Geçen gün hiç beklemediğim bir anda, neredeyse hayatımda izlediğim en iyi şey diye nitelendirebileceğim bir dizi bölümüne denk geldim. Netflix’in Love, Death and Robots isimli dizisini biliyorsunuz, geçen hafta önerisini yapmıştık. 10-15 dakikalık kısa ve birbirinden bağımsız animasyonlardan oluşuyor. Hepsinin ayrı bir başarılı tarafı var. Ancak bir kısa animasyondan Zima Mavisi gibi bir eser çıkabileceğini hiç düşünmemiştim. Alastair Reynolds’a böyle bir eser yazdığı için teşekkür etmek düşer bize. Kısa öykü, kısa film gibi alanların aslında romandan ya da uzun metrajlı filmlerden daha basit ya da eksik olmadığını, anlatılacak şeye göre en uygun alanlar olabileceğini gösteren bir örnek Zima Mavisi ya da Zima Blue. 

İzlemediyseniz sadece 10 dakikanızı ayırıp Love, Death and Robots’un 14. bölümü olan Zima Mavisi’ni izleyin ve hakkında beraber fikir yürütelim.

Kabaca bir üzerinden geçelim istiyorum 10 dakikanın, hem daha önce izlemiş olanlarla hatırladıklarımızı tazelemiş oluruz. Ben çok iyi hatırlıyorum diyen keskin hafızalı okurlarımız bu paragrafı geçebilir. Bir gazeteci hanımefendiyle başlıyor dizi, kendisi aynı zamanda anlatıcımız. Zima isimli zamanın en ünlü sanatçısı kendisini, hikayesini duyurmak için çağırıyor, bu sırada Zima’nın geçmişine gidiyoruz. İnsan formu çizerek başlıyor sanat hayatına. Sonra basit geliyor ve gözünü daha karmaşık bir yapıya çeviriyor: kainata. Birçok kainat resmi çizmeye başlıyor büyük duvarlara. Bir gün çiziminin ortasında küçük mavi bir kare yer alıyor. Bu kare, sonraki çizimlerinde gittikçe büyümeye başlıyor ve zamanla tüm resmi kaplıyor. Hatta daha fazla ileri gidip boyayabildiği her şeyi maviye boyayarak tatmini elde etmeye çalışıyor. Ancak başaramıyor. Bir türlü tatmin olmuyor. Bunun üzerine türlü işlemlerden geçip kainatla bütünleşmek için bir yolculuğa çıkıyor ve en zorlu koşullarda bile bulunarak kainatı anlamaya çalışıyor. Çıkardığı sonuç umduğu gibi olmuyor belki de: kainat kendini zaten en iyi şekilde anlatıyor, onu anlatmak için bir şey yapmak gereksiz ve nafile. Bunun üzerine son gösterisini hazırlıyor. Bu arada öğreniyoruz ki Zima aslında en başta, bir yüzme havuzunu basitçe temizleyen bir robotmuş. Sahibi onu geliştirmiş, diğer sahipleri de aynı şekilde ve her defasında biraz daha farkındalık kazanarak o anki konumuna gelmiş. Ancak bundan mutlu görünmüyor ve son gösterisinde kendini, o her şeyin başladığı havuzda demonte ediyor ve en baştaki basit robot haline dönüyor. Mutluluğu, başarıyla tamamlanmış bir görevin sonunda tatmin olacak kadar küçük olma şeklinde görüyor. Ve bölümümüz burada bitiyor. 

Baştan başlamak gerekirse incelemeye, Zima’nın basit bir robotken sahibinin yaptığı geliştirmelerle beraber yavaş yavaş farkındalık kazanmaya başladığını görüyoruz. Bu farkındalık ve gelişmişlik git gide artıyor ve en sonunda bir insan formu kazanıyor Zima. Burada akla evrim süreci geliyor. Her şey suda başladı, süreçle beraber gelişen ve farkındalığı git gide artan canlı formları oluştu ve en sonunda insan formu hayat buldu. Yani Zima’nın geçirdiği gelişim süreci, insanlığın geçirdiği evrim süreciyle benzer şekilde karşımıza çıkıyor. Zima, yüksek bir farkındalığa erişiyor.  “Bazen nereden geldiğimi hatırlamak benim için zor oluyor” minvalindeki söylemi ise aslında günümüz evrim tartışmalarını akıllara getiriyor.

Sonrasında ise sanata ve çizime merak sarıyor. Burada da Maslow’un piramitinin en üst katı olan kendini gerçekleştirme davranışını görüyoruz. Kazanılan farkındalık Zima’yı, bir şekilde kendini gerçekleştirmeye ve bir anlam arayışı içerisine girmeye zorluyor. Zima da bunu resim çizerek yapıyor. Zaten bir yerinde “sanat vasıtasıyla aradığım şey” şeklinde bir söylemi oluyor. Bu da sanatı, arayışı için bir araç olarak gördüğünü gösteriyor. 

Önce portre ressamlığı yapmaya başlıyor. Daha sonra daha derin anlam arayışı içine girmesi gerektiğini düşünüyor ve tarihte de birçok kişinin yaptığı gibi gözlerini kainata çeviriyor. Kainatın resimlerini çizmeye başlıyor kesin bir muntazamlıkta. Oldukça büyük duvarlara çizim yapıyor. Daha sonra bu da yetmemeye başlıyor ve resmin ortasına bir mavi kare koyuyor, soyut bir nesne. Bildiğiniz gibi her eserinde kare büyüyüp sonunda resmin tamamını kaplamaya başlıyor. Sonrasında duvarlar yetmiyor ve uzaydaki taşları da boyuyor, yani olayı tam bir gösteri haline getirip nesneleri de kullanarak sanatını icra ediyor. Bu sıralama size de tanıdık geldi mi? Aslında Zima’nın sanat gelişimi, aynı evrimde olduğu gibi, insanlığın sanat gelişimine çok benzer şekilde ilerliyor. Önceleri basit insan formları, daha sonra çevreye ve kainata bakış, tamamen realist şekilde resimlemek, sonra soyut kavramını işin içine katmak ve git gide genişletmek, en sonunda tamamen soyuta ulaşmak, yetinmeyip nesneleri de soyutlaştırıp bütünsel bir eser üretmek. Nihayetinde bildiğimiz gibi kendini de eserin içine katıyor ve son noktaya geliyor. 

Sanıyorum ki bu nokta, bu daha bariz noktaları aktardıktan sonra bazı yorumlamalarımdan bahsetmek için doğru bir zaman.

İlk olarak, kişisel olarak da çok önem verdiğim bir konudan girmek istiyorum: farkındalık. Kavram olarak çok bir şey ifade etmiyor gibi görünse de insan yaşamının en önemli kavramlarından olduğunu düşünüyorum. Ancak böylesine önemli bir kavram, yine çok önemli bir kavram olan mutluluk ile paralel yürümüyor her zaman. Dizide de buna benzer şekilde ele alındığını düşünüyorum. İnsan ilk farkındalıkla bir anlam arayışına girer, bu daha çok farkındalığı beraberinde getirir ve daha çok arayışı. Bu, insanın, bir sonunun olduğunu umduğu bir yolculuktur aslında. Bir sonuca ve anlama ulaşma isteği. Zima da bunu istiyor, hatta evrimde insan formunun da ötesine geçerek kainatla bütünleşmeye gidiyor. Ancak bulduğu şey, pek beklediği şey olmuyor. Kainat, kendi anlamını en iyi şekilde ifade ediyor zaten kendisiyle. Yani aslında bir bakıma kainatın kendisi, anlamın da kendisi. 

Tam da bu noktanın iki farklı şekilde yorumlanabileceğini düşünüyorum. İlki, anlam arayışı ve farkındalık acı verir ve insan kimi zaman başa dönmek ister. Farkındalığın olmadığı, anlamın sadece eylemin kendisi olduğu ve işlerin kompleksleşmediği noktaya. İnsan bunu yapamaz. Bir farkındalık edinildikten sonra bırakılıp eskiye dönülemez çünkü bu, farkındalığın doğasına terstir. Ayrıca evrim de tersine işlemez. Ancak bir robot bunu yapabilir ve Zima da bunu yapıyor. Farkındalığın acısından en baştaki basit formuna dönerek kurtuluyor ve basit bir formun basit bir görevi yaptığındaki mutlulukla hayatına devam etmeyi tercih ediyor. 

İkinci yorum, bu basit forma geri dönüşün anlamında farklılaşıyor. Farkındalığın acı veren doğasından kurtulup mutluluğa ulaştığını değil de, anlamın zaten bu basitlikte olduğunu anlatmaya çalışıyor olabilir. Yani kainat zaten anlamını en iyi şekilde ifade ediyor, Zima’nın bir şey yapmasına gerek yok ve anlam zaten kainatın kendisi. Bu yüzden basit forma dönmeyi tercih ediyor. Buradan da biraz, anlam arayışının gereksiz olduğu ve kainatın kendisinden başka bir anlamın olmadığı düşüncesinin verilme çabası çıkıyor aslında. Ben ilk yorumu tercih ediyorum. Ancak bu ikinci yorumdan başka bir yere daha varılabiliyor yanılmıyorsam: 

Zen kelimesini duymuş muydunuz? Budizm’in bir kolu ve düşünce sistemi olarak geçiyor sanırım. Her ne kadar hakkında fazla şey bilmesem de, araştırdığım kadarıyla temel dayanaklarını paylaşmak istiyorum. Böylece dizinin Zen ile ne kadar paralel olup olmadığı yorumunu size bırakabilirim. 

Zen’de başa dönme döngüsü diye bir kavramdan bahsediliyor. Teorinin önemsiz olduğu, her şeyin pratikle, yani eylemle anlamlı olabileceği savunuluyor. Bunun için de algı sürecindeki yorumlama safhası devreden çıkarılmak isteniyor. Yani zihin, zorlamadan kontrol altına alınmaya çalışılıyor ve dünya yorumlamadan, yargıları katmadan, nasıl ise o şekilde algılanmaya çalışılıyor. Bu da söz ile anlatılamayan bir evren algısını beraberinde getiriyor. Sadece algılamak, yorumlamamak bunu gerektiriyor çünkü. 

Bu düşünceler, dizinin verdikleriyle ne kadar benzer öyle değil mi? Dizinin amacının bu olup olmadığını, bu değilse yukarıdaki yorumlamalardan biri olup olmadığını size bırakıyorum. Düşüncelerinizi sosyal medyadan veya mail yoluyla iletebilirsiniz. 

Sonuç olarak Zima Mavisi (böyle deyince aklıma “sıçtın mavisi” geliyor ama bunun konumuzla alakası yok, ya da var mı?), böyle kısa bir anlatımla bile ne kadar vurucu ve derin anlamlı şeyler ifade edilebileceğini göstermesi bakımından benim için oldukça ilham verici bir bölümdü. Aynı zamanda, bilimkurgu ve animasyonun böylesine felsefi bir konu için aslında ne kadar uygun bir yol açabildiğini göstermesi bakımından da değerliydi. Böyle yapımlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Umarım daha fazlasını görebiliriz. Bu yazıyı Mahavatar Babaji’nin Zen’i anlatan bir özdeyişiyle (buralardan hiç emin değilim) bitirmek mantıklı olur sanıyorum. Umuyorum Zima gibi mutluluğu yakalayabiliriz hep beraber. 

“Siz gerçeği kendi geçmişteki şartlanmalarınızdan kaynaklanan, düşünce ekranınızdan yansıyanla görmektesiniz. Oysa ki siz düşünce değilsiniz, farkındalıksınız. Özgürlük, sizin düşünceler olmadığınız, sadece bunlara tanık olan olduğunuzu anlamanızla başlar.”