Gecenin geç saatlerinde izlenen bir film oldu Yeraltı. Tam da izlemek istediğim gibi bir filmdi aslında, Türk sineması ve sanatını tam manasıyla yansıtan bir film. Sadece sineması demiyorum çünkü edebiyatımızda aslında çokça işlenmiş ve hala işlenmeye devam eden konulara parmak basmış ve bunun ötesinde bu konuları yine Türk edebiyatında işlendiği gibi işlemiş. Sinema konusunda teknik bilgiye sahip olduğumu söyleyemeyeceğimi bilmenizi isterim incelemeye başlamadan önce. Ben yalnızca bir sanatseverim, bilgisizliğimi görür ve düzeltmek için yeterince çalışmadığımdan yakınır durur ve utanmadan bu sitede bir şeyler karalamaya çalışırım bilgisiz bilgisiz. Affedin.

(Spoiler olan yerleri söyleceğim, rahatça okuyabilirsiniz.)

Film bir Zeki Demirkubuz filmi. Her filmini izleyip filmlerinin genel karakterleri hakkında bilgiye sahip olmadığım için yönetmen üzerinden konuşamayacağım, yalnızca film üzerinden ilerleyeceğim. Filmde başrolde Engin Günaydın var ve onun haricinde birçok isim dikkat çekiyor afişte de gördüğünüz üzere. Ayrıca şunu da başlamadan söyleyeyim, film Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar kitabından uyarlanmış. İzlerken birçok nokta dikkatinizi çekebilir bu bilgiyle.

Öncelikle oyunculuklara bayıldığımı söylemek istiyorum. Bazı yerlerde “daha güzel olabilirdi” desem de genel anlamda çok başarılı oyunculuklar izlediğimi düşünüyorum. Özellikle Engin Günaydın… Kolay olmadığını tahmin ettiğim birçok sahnede gerçekçiliği ve hayatın içindenliği hiç bozmamış, çok başarılı bir iş çıkarmış.

Film Ankara’da geçiyor. Ankara’nın sokakları, otelleri, kuytuları, havası… Böyle deyince aksiyon benzeri bir film olduğunu düşünmeyin. Film yoğun olarak bir karakter üzerinden dönüyor, Muharrem (Engin Günaydın). (Burada masum miktarda spoiler başlıyor, masum miktar ciddileşince haber vereceğim.) Bu karakter aslında hepimizde olan bir parçayı taşıyor içinde, farkı şu ki bunu biraz fazla dışarı yansıtıyor. Muharrem, çirkin ve utanç verici şeylere karşı bir ilgi duyuyor. Yani kimi sahnelerde de bunu görebiliyoruz. Kendini uzun uzun koklaması, külü pantolonundan alış şekli, hatta duş alışı gibi birçok sahneden bu düşünce hakim. Aslında hepimiz çirkinlikleri, özellikle kendimize ait çirkinlikleri severiz. Kimimiz bunu bastırıyoruz, sosyal hayatta bu gibi şeyleri yapmıyoruz, hatta kimimiz yalnızken bile yapmıyor ve bence fazla bastırdığı için bu düşünceyi artık kendisi de gerçekten çirkin bulmaya başlıyor. Bazılarımız ise bastıramıyoruz…

(Artık rahat rahat konuşmak istiyorum, kusura bakmayın, bundan sonra yiyeceğiniz spoilerdan Kuytu Kitap sorumlu değildir…)

… Muharrem gibi. Bastıramıyoruz. Sosyal hayatta da bir şekilde bu çirkin şeyleri yapıyoruz. Burnumuzu karıştırmıyoruz elbette herkesin içinde. Ancak bir şeyler yapıyor ve bu çirkinlikten keyif alıyoruz. Fark etmesek de. Filmde de Muharrem’in içsesini duyabiliyoruz ve bu içses bize bunu söylüyor: “Çirkin ve utanç verici olan her şeye karşı bir ilgi duymak…” Bu ilgiyi yalnızken yaptığı hareketlerde görebildiğimiz gibi, film ilerledikçe diğer zamanlarda da görebiliyoruz. Bu ilgiyi daha fazla açıklamamız gerekiyor sanırım. Bu “çirkin, iğrenç ve utanç verici olan her şeye karşı duyulan ilgi” aslında “dibe vurma zevki”nin bir formu. Dibe vurmuşluk… Öyle çirkin, öyle utanç verici şeyler yapmışsındır ki dibe vurmuşsundur. Ya da öyle dibe vurmuşsundur ki çirkin, utanç verici şeyler yaparsın. Ya da çirkin, utanç verici şeyler yaparsın ve bundan bağımsız olarak dibe vurmuşsundur. Fark etmez. Sonuç olarak bunların birbirlerinin bir formu olduğu bence ortadadır. Muharrem de bu durumda işte. Çirkin şeyleri seviyor, onlara karşı ilgi duyuyor. Bunları normalde bastırabiliyor. Ancak eski arkadaşı / arkadaş grubuna olan öfkesi öyle ağır basıyor artık bunu bastıramamaya başlıyor. Bu ilgi, öfkeyle birleşince dibe vurma zevkine dönüşüyor. Önce onlara gününü göstermek istiyor tabii, kim olduğunu, onlardan üstün olduğunu göstermek istiyor. Çünkü böyle düşünüyor, düşünmek istiyor. Ancak bunu yapamıyor. Bunlar tam yemek sahnesinde oluyor. Yapamayınca, bunu yapmaya cesaret edemeyince bu sefer ters bir tepki ortaya çıkıyor, dibe vurma zevki… Onlara gününü gösteremeyecek kadar eziksin çünkü, onlardan üstün olduğunu düşünüyorsun ama değilsin, öyle olsan bile bunu gösteremeyecek kadar zavallısın ve dibe vurmalısın, iğrençlikler içinde yüzmelisin, bunu hak ediyorsun, daha da kötüsü bundan zevk alıyorsun, ne olursa olsun dibe vurmalısın…

Filmin neredeyse başından sonuna kadar bazı sahnelerde görünen ve elden ele gezinen bir patates var. Patates, yanlış görmediysem ilk karşı apartmandaki bir daireden gürültü gelmesi, ve gece yarısı olduğu için Muharrem’in uyuyamayıp buna sinirlendiği sahnede ortaya çıktı. O sahnede Muharrem cesaretini gösterdi. Normalde gösteremediği cesaretini o olayda gösterebildi ve o dairenin camını kırdı. İşte o patates, o gecenin sabahında kahvaltıdaydı. Koltuğa geçti, elden ele dolaştı. Neyi simgelediği konusunda kafa karışıklığı yaşamıyor değilim ancak aklımda birkaç fikir var. Muharrem’in gösteremediği cesaretini simgeliyor olabilir. Yahut içinde olan çirkin ve utanç verici olan şeylere karşı ilgisini… Daha derin incelenip daha detaylı düşünmeyle bulunabileceğini düşünüyorum, belki de apaçık ortada bir şeydir ve ben gözden kaçırıyorumdur, bilmiyorum. Fikir yürütmekte serbestsiniz.

Onun haricinde, filmin işleyişini beğendim diyebilirim. İçsesi ilk duyduğumda garipsedim, hatta sevmedim. Ancak duydukça alıştım ve şu an diyorum ki içsesin olması iyi olmuş. Çünkü en nihayetinde Dostoyevskinin bir romanından uyarlama, içses ile Yeraltından Notlar romanını daha net hissetmiş oluyoruz ve bunun Ankara sokaklarında Muharrem adlı bir karakter vesilesiyle olması, sanatın ne kadar evrensel ve herkes için geçerli olduğunu gösteriyor insana, bu da güzel hissettiriyor. Ayrıca o içsesler olmasaydı bazı şeyleri bu kadar net anlayabilir miydik bilmiyorum. Anlasak bile bu şekilde hisseder miydik… Bunlar kafamdaki sorular ancak filmin bu şeklinin ben yerinde olduğunu düşünüyorum.

Özetle, bir gece, mümkünse geç saatlerde filmi açın ve izleyin. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanından uyarlanmış da olsa, buram buram Türk sineması ve edebiyatı kokusunu ben aldım. Sizler alacak olursanız, doğru düşünmeye yakınım demektir.

İyi seyirler…