“that was God disguised as Michael Jordan”

-Larry Bird

Papa’dan daha çok takipçisi olduğuna ve daha çok seveninin olduğuna inanılan tek bir olgu vardı; The Beatles. Tüm albümleri, dünyanın her tarafında milyonlarca kişi tarafından satın alınır. Verdikleri her konserde stadyumlar dolup taşardı. Kuruluş tarihi 1957, ilk albüm 1963, dağıldıkları yıl 1970. Fakat dünya The Beatles hakkında konuşmayı 1970 yılında bitirmedi. 1970’li yılların da 80li yılların da en popüler olgusu hep onlardı. Müzik tarihi onların albüm satışlarıyla başarı referansı almaya başladı kendine. Afişler, onların isimleriyle süslenince bir anlam ifade etmeye başladı. The Beatles sadece bir müzik grubu değil, bir başarı ölçütü, bir marka haline geldi. Bu etki müzik tarihi adına hâlâ devam ediyor olsa da kendilerini diğer alanlardaki başarı ölçütü olma tahtlarından düşürecek bir isim NBA’deki ilk basketini potaya sokuyordu 80li yılların ortasında. Michael “Air” Jordan, “MJ”, “Magic Jordan”, “his Airness”, “poetry in motion”, “Black Cat”, “the G.O.A.T”… Game of Thrones’daki Demir Taht’ın sahibine verilen ünvanlar gibi bir lakap listesi verilmişti kendisine.

Tüm spor tarihinin en dominant, en ünlü takımı belki de 90lar Chicago Bulls. “The Beatles olmaya en yakın şey” döneminin gazete manşetlerine göre. 6 şampiyonluk kazanan takımın John Lennon’ı ise elbetteki Jordan. 98 şampiyonluğundan sonra emekli olan, arada 18 aylık bir ara verme süreci de yer alan Jordan, baştan sona oynadığı her sezonu şampiyon bitirdi o dönem. Geriye kalan tüm takımların en büyük kâbusu ve tek hedefiydi topu eline aldığı her an. Belki de en görkemli sezonlarını şampiyonluk alamadığı seksenlerde yaşayan Jordan, ilk şampiyonluğuna uzanmadan önce bile tarihin en iyi basketbolcusu olarak gösteriliyordu bazıları tarafından. İlk şampiyonluk ise altın çağın başlangıç atışı olmuştu. Muhammed Ali ve Babe Ruth gibi isimlerle karşılaştırılıyordu artık spor adına. Basketbol her şeyden önce bir takım sporu, bireysel isimler her ne kadar ön plana çıksa da takımın kendi markası çoğu zaman daha önemli görülmüştür. Bird ve Magic 80lerin iki dominant yıldızı olarak karşı karşıya gelirken bile ön planda olan çekişme Celtics-Lakers olmuştu her zaman Bird-Magic değil. Jordan ise tüm bunları yıkan isim olmuştu. Tüm takım sporlarındaki en dominant isim belki de sırf bu yüzden. İsim olarak gelmiş geçmiş en büyük marka, üzerine en çok konuşulan isim olması da bu yüzden. Chicago Bulls belki The Beatles olmaya en yakın şeydi, başka bir deyişle onlar kadar büyük değildi fakat Michael Jordan, John Lennon isminden çok daha büyük bir markaydı. Larry Bird’e göre basketbol oynamak isteyen tanrının kendisine seçtiği yüzdü. 

“My mentality was to go out there and win at any cost”

-Michael Jordan

1997-98 sezonuna doğru yol alırken, beş şampiyonluğu olan Bulls takımının bu sezondan sonra dağılacağı haberi ilan edilmişti. Koç Phil Jackson’ın son sezonu, onun dışında başka bir koçla çalışmak istemeyen Michael Jordan’ın da son sezonu anlamına geliyordu. Takımın genel menajeri Jerry Krause ile arası zaten bozuk olan Scottie Pippen, sezon bitiminde ayrılma kararı almıştı. Sezonun hikâyesini belirleyen koç Jackson, “the last dance” ismini vermişti sezona. Beş şampiyonluğun ağırlığı ve takımın çoğunda yer alan doymuşluk hissinin üzerine, tüm basketbol severlerin tarihin belki de en iyi takımından istediği beklentiler eklenmişti. Sezon öncesi belli bir film ekibiyle anlaşan Bulls yönetimi, bu ekibe soyunma odasına kadar girme hakkı tanımış ve sezonun hikâyesini kayıt altına alma kararı almıştı. 

Daha önce hiç yayınlanmış bu görüntüler ile döneme birebir tanık olan efsane isimleri bir araya getirme kararı alan Espn, spor tarihinin en etkili figürü ve takımını anlatma kararı almıştı. Larry Bird, Magic Johnson, Justin Timberlake, Charles Barkley, Barack Obama, Bill Clinton, Kobe Bryant, Carmen Electra, Pat Riley, David Stern ve daha nicesi, “bir jenerasyonu tanımlayan” takımı konuşmak için kameranın karşısına geçti. Normal yayın tarihi olarak Haziran ayını seçen Espn, pandeminin patlak vermesi ve insanların birçoğunun eve sıkışıp kalması nedeniyle yayın tarihini 19 Nisan’a çekti. Haftalık iki bölüm yayınlamayı planlayan kanal, yayın ağına destek vermesi için Netflix ile de anlaştı. Toplam 10 bölüm olacak belgeselin ilk iki bölümü yayınlandı. Türkiye saatiyle yayına girdiği gece 4’ten 6 saat sonra Netflix Türkiye hesabına da girişini yaptı pazartesi günü. 

“Competition was an addiction”

-Phil Jackson

Michael Jordan’ın çocukluk ve kolej döneminin yanı sıra çaylak yılına da ilk bölümünde bir bakış atan belgesel, 97-98 sezonunun ise ağustos-ekim sürecine göz attı. Aynı yıl oynanan Fransa’daki hazırlık turnuvasını da es geçmedi. Scottie Pippen’ın çocukluk dönemi ve ekim ayının sonlarında yer alan sezonun başlangıç maçları ise ikinci bölümde işlenen kısım oldu.  Bundan sonraki süreçte de her bölümün 97-98 sezonundan bir aya odaklanması planlanıyor fakat şu ana kadar yayınlanan iki bölümle benzer bir formatı takip edip, hem takımın hem de Jordan’ın kariyerinin daha erken dönemlerini de anlatacağı kesin gibi. Belgesel türünün geneli anlamında son dönemin en etkileyici ismi Asif Kapadia imzalı değil belki The Last Dance ama son günlerin en keyifli olayı olacak gibi duruyor. En azından ilk iki bölüm itibariyle koyduğu çıta bir hayli yüksek. 

Spor tarihinde hem sahada yaptıkları, hem imzaladığı reklam sözleşmeleri hem de saha dışında takım arkadaşlarıyla olan kavgaları nedeniyle çok konuşuldu Jordan. Mücadele bağımlılığı olarak tanımladığı kişiliği, sahada zayıf olan tüm yönlerini en güçlü yönüne çevirmeye çalıştırdığı azmiyle her zaman geri kalan spor kişiliklerinden bir adım daha yukarıda oldu. Onun hikâyesini, ondan ve onla bir şekilde temas etmiş kişilerden dinlemek için The Last Dance inanılmaz büyük bir şans. 

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...