Tekin Budakoğlu – Ölümsüz Hüzüler Kitabı

Yayınevi: Alakarga Yayınları

Sayfa Sayısı: 189

Basım: 1. Basım, Haziran 2015, İstanbul

Karışık bir yapıt, kafası karışık bir yazarın elinden çıkabilir fakat böyle olduğunda yazarın kafasının karışık olduğunu fark edebilir dikkatli bir okur. Gerçekten kaliteli bir karışık yapıtsa kafasında hiçbir karışıklık barınmayan, zihni ve yazacaklarından emin bir yazar tarafından kaleme alınır ki bahsi geçecek kitap ikinci dediğime daha yakın sanırım. Şu ana kadar okuduklarınızdan bile nasıl bir kitapla karşı karşıya olduğunuza dair aklınızda bir fikir belirmiştir diye tahmin ediyorum. Karışık, anlaması güç fakat anlatımı sağlam ve bu yüzden de okuduklarınızı aklınızda bir yere koyamasanız da sıkılmadan devam edebiliyorsunuz ki yazarın kafasında yazacakları net olmasaydı sıkıcı bir kitaptan söz ediyor olurduk. Ancak altını çizmeden edemeyeceğiniz cümleleri, daha önce düşünmediğiniz fikirleri, akıcı ve sağlam anlatımı ve her şeye rağmen sürükleyiciliğiyle bu kitabı yarım bırakmak zor.

Konusunu öğrenmek istediğinizi biliyorum fakat bu kitabın konusundan bahsetmek çocuk oyuncağı değil, beni de anlayın. Roman kahramanımız isimsiz (isimsiz roman kahramanlarına ayrı bir saygı duyarım), kafası biraz karışık, toplumsal konularda çoğu zaman muhalif bir yazar. Yani kimi zaman sıradan bir insan, kimi zaman yazar… Hepimizin başından geçen şeyleri yaşadığını söyleyemesem de hayat üzerine düşünen ve yorum yapan, üstelik hayatı düşüncelerine göre yaşayan bir karakter. Öykü’yü arıyor her yerde, bir arayışın romanı bu. Kimi zaman sokak sokak, cadde cadde, insanlara sora sora; kimi zamansa başına buyruk… Normal bir karakter olarak başlayıp giderek silikleşiyor Öykü, her şey gibi, karakterin başından geçen çoğu olay gibi Öykü de giderek hayalileşiyor. “Ve sonrası karakterin Öykü’yü ararken yaşadıkları…” diye geçiştirecek kadar basit olmasa da hiçbir şey, sanırım şimdilik böyle geçiştirmek zorundayım.Tekin Budakoğlu genç ve farklı yollara girme konusunda cesareti olan bir yazar, zincirleri kırmak istiyor bir bakıma. Ölü Zaman Hikayesi ilk romanı, onu Aşk Yüzleri isimli öykü kitabı takip ediyor ki bu kitapla 1. Naim Tiralı Öykü Ödülü’ne layık görünerek dikkatleri üzerine çekmeyi başarabildi. Hem öykü hem roman dalında eser vermesi bu iki ayrı türü birlikte götürebildiğini gösteriyor ki günümüzde bu da azaldı. Ya öykü, romana geçiş basamağı sayılıyor, ya da öykü yazan romandan uzak durmaya çalışıyor. İki türün de sadece kendinin anlatabileceği bazı şeyler var ve Tekin Budakoğlu edebiyat bölümü okumuş bir yazar olarak bunun farkında. Teknik bilgisi de onu öne çıkaran unsurlar arasında.

Böyle bir alıntıyla başlıyor, ne kadar kötü olabilir ki?

Kitabın tuhaf olacağını ilk bölümden hissedebiliyorsunuz. Ancak hissettiklerinizi kenara bırakmanızda fayda var, çünkü yazarımız kitabın tuhaf olduğunu kendi de söylüyor. “Bir derviş sabrıyla, gördüğü alametler arasında hikâyemi arayan okur, evet sen, sen de bil; bil ki yanlışa yönlendireceğim seni, daha önce yaptığım gibi çıkmazlara sokacağım. Uyarıyorum seni, inanma her söylediğime, doğru bilme. Bırak bu kitabı, bırak ve düş yakamdan” diyor mesela bir bölümünde kitabın. Alıştığımız romanlardan farklı, okuduğumuz her şeyi bir sıraya ya da bir karakterin bölümüne ya da bağımsız bir yere koyamıyoruz okurken. Postmodernizm etkileri demek yerine olur sanırım. Muhakkak bir yerlerde soru işareti kalıyor. Soru işareti bir his oluyor bu kitabı okurken, bir duygu haline geliyor ve bu bilinmezlik duygusu içinizden hiç gitmiyor. Bu hoş bir tat, okurken bu hissi yaşamaya, bundan keyif almaya bakmalısınız çünkü bu his her kitapta karşılaşabileceğiniz bir his değil.

Ölümsüz Hüzünler Kitabı üslup olarak da farkını ortaya koyuyor. Değişen anlatıcıların metne zenginlik kazandırdığı kesin. Kelime türetme konusunda da Tekin Budakoğlu bilinçli bir yazar, bazı birleşik yazdığı kelimeler bu alanda sınırları zorladığını gösteriyor. Ayrıca bu alanda böylesine girişimlere de ihtiyaç olduğunu da kanıtlıyor. Dil dokunulmaz, sonsuza kadar aynı şekilde korunması gereken bir yapı değil, aksine canlı, özen ve değişim isteyen, insanlar değiştikçe onun da değişmesi gereken bir yapıdır. Öyle olmasaydı, herkes TRT spikerlerinin okuduğu metin gibi yazsaydı çekilir olur muydu Türkçe? Üvercinka’nın Üvercinka değil de Güvercin Kanadı olduğunu düşünsenize?

Bu bölümde son olarak bir basım hatasından söz etmek istiyorum. Kitabın yan şeridinde kitap ve yazarın ismi yerine “Daniel Defoe – Korsanlar Kralı” yazıyor. Önce bilerek yapılıp yapılmadığını düşündüm, sonra bir hata olduğuna karar verdim. Kitabın değerini düşüren bir hata değil belki ama yine de söylemekte yarar var.

Buradan sonrası detaylı inceleme… “Ben kitaba başlamadan önce ipucu istemem,” diyen okurlar, kitabı okuduktan sonra inceleyebilirler. “Ben kitaba başlamadan önce kitaba hazırlanmalıyım,” diyen okurlar, lütfen buyurun. Heyecanı kaçıracak ipuçları değil bunlar, merakı körükleyecek ipuçları. (‘Güzel Alıntılar’ bölümü de burada ve tabi en sonda yer alan Sonsöz’ü okumadan gitmeyin.)

Toplumsal Eleştiri

Ölümsüz Hüzünler Kitabı’nda toplumsal ve siyasi eleştiriye dair birçok yargı bulabilirsiniz. Sekizinci bölümde seziliyor bu hava, bir belediye başkanı ve metresi… On birinci bölümde daha çok gelenek eleştirisi yapılıyor, toplumun kalıplaşmış hareketlerinin eleştirisi diyelim veya… “Hiç gitmediğimiz, düşlerimizde bile görmediğimiz yerlerin kartpostallarını birbirimize hediye etmek gibi amaçsız bir geleneğimiz olduğu düştü aklıma: ortak geçirilen bir zamanı birlikte yaşanmış anıları anımsatmadıktan sonra güzel de olsa bir yerin fotoğrafı, sevilen bir insana neden gönderilirdi?” cümlesiyle karşımıza çıkıyor bu yerinde eleştiri, her kalıplaşmış ve düşünülmeden yapılan şeyi sorgulayan bir karakterimiz var ve böyle karakterlere de ihtiyacımız var…

On ikinci bölüm bu işin zirvesi olsa gerek. Kitabın içinde muhteşem bir distopya kurmuş Tekin Budakoğlu “Yaşasın Toplum!” diyerek. Aslında çoğu distopya gibi bu da günümüze rahatça uyarlanabiliyor. Toplumun anlamadan-dinlemeden vardığı yargılar, verdiği kararlar, bir türlü kıramadığı zincirleri, kalıplaşmış ve hayatı zorlaştıran düşünceleri güzel bir kurguyla eleştirilmiş. Tekin Budakoğlu gözlem ve cesaretiyle bu konuda gelecek kitaplarını bekleten yazarlardan.

-Fantastik Unsurlar ya da Düşsel Gerçeklik

Düşsel gerçeklik bakımından çok zengin bir kitap olduğu her ne kadar söylenemese de bu kavrama hayal gücünü de kattığımız takdirde kitap epey zenginleşiyor. Bir sisten söz ediliyor mesela kitap boyunca. Şehre inen, insanların aklını bulandıran ve kötülükleri örten bir sis bu. Fantastik bir öğe olarak kabul edebiliriz ki bence her ne kadar daha önce örnekleri olan bir konu olsa da güzel bir düşünce. Saygıyı hak ediyor. Hayal gücü olarak da kitabın tamamını göstersek yanlış olmaz sanırım. Gerek karakterleri gerekse olayları bakımından fantastiklik sınırına epey yaklaşılmış.

Tüm bunlar kitaba çok farklı bir hava katmış. Güzel bir yemekten sonra damağınızda kalan ve üzerine su içmeye dahi kıyamadığınız tatlar gibi, kitabı okuduktan sonra da içinizde hoş bir his kalıyor. Bolca bilinmezlikten, biraz fantastiklik ve yine bolca sağlam bir üsluptan kaynaklanıyor bu his. Hani bir şarkıyı bir defa dinlersiniz, aylar geçse de melodisinin birkaç saniyelik kısmı hala aklınızda kalır ya, bu kitabı okuduktan sonra da Ölümsüz Hüzünler Kitabı ismini duyduğunuzda hoş bir melodi geliyor aklınıza. Konuyu, karakterleri, detayları hatırlayamasanız da bu melodi, bu hoş his gitmez diye düşünüyorum.

Metinlerarasılık

Birçok romandaki efsaneleşmiş karakterleri bu kitapta görmek mümkün. Burada da, kitabın tamamına sirayet eden postmodernist etkiyi görmek mümkün. Bu konuyu da bu bölümde detaylı bir şekilde anlatmak istemiyorum çünkü görünce şaşırması hoş bir an, bunu elinizden almak istemem. O yüzden daha fazla uzatmıyorum.

-Diğer Ayrıntılar

Hayatın içinden bazı durumları anlatma konusunda Tekin Budakoğlu epey başarılı yollar izliyor. Mesela karakterin hem düşünüp hem konuşulan şeyleri dinlediği durumlarda bu iki durum farklı paragraflarda işleniyor ve bu uğurda cümleler kesilebiliyor. Anlatım serbest, zorlama değil hiçbir yerde. Yani sahiden bazı durumlar en samimi nasıl işlenebilirse öyle işlenmiş bu yolda, romanın kalıplaşmış kuralları kırılmış. (İlk defa Tekin Budakoğlu kırmış demiyorum, yalnızca sadece belli başlı yazarları okuyanlar için epey bir kuralsız gelebilir kitap. Böyleleri için üzgünüm fakat buna alışmalılar, gümbür gümbür geliyor çünkü bu akım!)

-Güzel Alıntılar

Hemen hatırlatayım, aşağıdaki bazı alıntılardan bazıları karakterlerin söylediği ya da bir şekilde başka anlatıcı tarafından söylenen alıntılardır. Yani yazarın düşünceleri sanmayın ki böyle olmasaydı dahi yazarın düşünceleri olmadığı ortada olurdu sanırım. En azından kesin öyleydi diyemezdik, şimdi olduğu gibi…

Sıkıldığım kitabı, içinde çözemediğim binlerce imge, belirti ve gizil anlama rağmen hiç düşünmeden tozlu ve düzensiz kitaplığıma geri koydum. Kimi zaman yarım kalmaları, bitmelerinden daha iyi. Kimi zaman yarım kalmaları, bitmelerinden daha belirgin bir son verir çünkü.

“ ‘İnsanlar, kahramanının adını bile bulamadığın bu nevrotik saçmalıkları okuduklarında önce anladıklarını sanacak ve dudak büküp beğenmeyecekler’, diyordum kendi kendime. ‘Bir süre sonra hiç değişmeyen sayfalara bakıp dururken, aslında değişenin kendi beğenileri, zevkleri ve kişilikleri olduğunu fark bile etmeden, kimbilir bu kez çok matah bir şey başarmışsın gibi senin bile aklına gelmeyecek övgüler dizecekler ardından ve hatta yücelttiklerini sanarak Franszıca –eksiltili, yok oluşa yakın- demek olan manque sözünü yakıştıracaklar sana; derken tutup büyük bir özensizlikle, yakıştırdıkları sıfatın sonuna yine aynı dildeki yazar kelimesi yerine İngilizcesini ekleyecek ve maymun edecekler seni. O zaman <kimi zaman anlamamanın anlamaktan daha büyük bir hediye olduğunu> kavrayamadıklarını fark ettiğin o kısa boşluk anının ardından, bir daha ne sen çıkabileceksin artık bu kısır döngüden, ne de onlar

(Umarım bahsedilen kişilerden olmamışızdır bu eleştiride. Manque sözcüğünü de kullanmadım ama…)

Bay K, siz bu masumiyetle, bu toplumda zaten uzun süre yaşayamazsınız.

Gerçek her zaman toplumun söylediğidir. O her zaman haklıdır ve onun karşısında birey hiçbir şeydir.

Masum olanların, kabahati her zaman kendilerinde aramak gibi romantik bir zafiyeti vardır.

Suçluyuz … çünkü kusursuz dünyanın var olabileceğine inanıyoruz.

Yeryüzündeki en eski ve örgütlü suç yapılanması devlettir.

Asıl marifet, dünyanın bunca ağırlığına rağmen geride hiçbir şey bırakmadan gidebilmek… Ama o güç, ne yazık ki hiçbirimizde yok.

Unutma, demişti eski milletvekili, devletin gözünde en kötü vatandaş, en iyi bireyden her zaman evladır.

Eğer aslından önce kopyayla karşılaşırsan, kopya aslının yerine geçer.

…çünkü toplum var olduğundan beri, en çok kendisi adına işlenmeyen suçlardan korkar.

Buradan sonrasıysa kitabı tamamen okuyanlar için. Dikkat, ağır ipuçları içerir…

-Kurgu

Biliyorum, en rahat anlatabileceğim bölümlere geldik, açıkla artık ayrıntısıyla, diyor olabilirsiniz ama üzgünüm, burada rahatça ahkâm kesemeyeceğim bu kitabın kurgusu hakkında diğer konularda olduğu gibi. Ölümsüz Hüzünler Kitabı konusu ve kurgusuyla gerçekten “farklı” olmaya aday. Benim gözümde oldu bile… Kitap boyunca sizinle gelen ve bazen konuşan bir yazar olduğunu görüyorsunuz. Bazen hırsız çıkıyor karşınıza, bazen Öykü’yü arayan bir adam. Ancak zaman geçtikçe görüyorsunuz ki bunlar farklı kişiler değil. Önce hırsızla Öykü’yü arayan adam birleşiyor mesela kafanızda, kitabın en sonunda da aslında hepsinin aynı kişi olduğunu görüyorsunuz. Kitabı nasıl özetleyebilirim diye sorduğumda aklıma tek cümle geliyor: Bir yazarın elinden kendi hayatını anlatan yazar. Ancak buradaki iki yazar da Tekin Budakoğlu değil. (Söylememe ne kadar gerek vardı bilmiyorum.) Tekin Budakoğlu, Bir yazarın elinden kendi hayatını anlatan yazarın yazdığı romanı yazmış yazar. (Cümleyi kurmak zevkliydi, sanırım sadece bunun için yazdım, çok dikkate almayın.)

-Metinlerarasılık

Kitabın en dikkatimi çeken tarafı bu esasında, böyle bir postmodernist teknik, Türk romanında sıkça kullanılan bir teknik değildir. Şaşırtıcı olma noktasında güzel, ama nedeni hakkında Tekin Budakoğlu’yla uzun uzun konuşmak isterdim (Bu yazıyı okuyorsa eğer sessiz kalmama hakkına kesinlikle sahiptir). Tabi ki bu noktaları anlayabilmiş olmak için karakterlerin geçtiği kitapları okumuş olmak lazım. Ben dört kitaptan alıntı fark edebildim. Belki daha fazladır…

Beşinci bölümde başlıyor şaşırma. Yazar Kara Kitap’ın köşe yazısı Celal Salik’le karşılaşıyor. (Şu an o isimle yazan biri var Radikal’de ama işin aslını inanın bilmiyorum.) Okuyunca Celal Salik ismini “Ben bu ismi bir yerden hatırlıyorum!” diye heyecanlanıyorsunuz birden. Sonra düşüveriyor aklınıza Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı. Pek aklınızdan çıkmaz zaten okuduysanız… Hatırlamak çok zor olmuyor.

Altıncı bölümdeyse başka yere gidiyoruz bu sefer. Saatleri Ayarlama Enstitüsü çıkıyor karşımıza, bir başka üstad Ahmet Hamdi Tanpınar yani… Topal İsmail, Nevzat Hanım, İspiritizma Cemiyeti, Öksüz, Şerbetçibaşı Elması… Eğer Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okumuşsanız bu isimler hafızanızın bir köşesinden çıkıp sizi buluyor altıncı bölümü okurken. Topal İsmail’in dayak yiyişi bile canlanıyor gözünüzün önünde.

Daha sonra tekrar Kara Kitap’a dönüyoruz. Dokuzuncu bölümde yazar Celal Salik’le konuşuyor, onuncu bölümdeyse Kara Kitap’ta bolca bahsedilen yüz okuma tekniklerine dem vuruluyor.

Bir alıntı: “Kendimi oyalamam, zihnimi bu roman dışında da bir dünya olduğuna inandırmam gerektiğine karar verince sevdiğim kitapları karıştırıp yeniden okudum; Sartre, Camus, Woolf, Faulkner, Karasu, Pamuk, Borges ve Proust ve daha birçoğunu didik didik ettim günler boyu, kimi zaman tiksindim içlerinde, kimi zaman düşlere daldım, kimi zaman ‘zeka bu zeka’ diye haykırırken buldum, kendine yabancılığı hissettim siniruçlarımda, hüzünlendim.

Kitapta bir bölümde geçen Bay K, Orhan Pamuk’un Kar’ındaki Ka’yı hatırlattı ama emin değilim. Belki başka bir şey ifade ediyordur, bundan da emin değilim. On altıncı bölümde de Aylak Adam’ı görüyoruz, Yusuf Atılgan’ı. Kitapta daha fazla karakter olabilir ve ben gözden kaçırmış ya da bilmediğimden ilk defa okuyormuş gibi okumuş olabilirim ama benim gördüklerim bunlar. Olup da görmediklerim affola… (edit: Kafka’nın Dava’sındaki Bay K. imiş, sonradan öğrendim.)

Hemen sizin de fark ettiğiniz bir alıntı paylaşayım bu konu hakkında, belki tekrar okumak istersiniz bu yazının üzerine.

Romandaki âlemle, işte sizin de içinde yaşamayı çok sevdiğiniz ve adına ‘gerçek’ dediğiniz âlem arasına saydam köprüler kurmaya ve kimi zaman ikisini bile bile iç içe geçirmeye bayılsam da kendi yaşadıklarımın başka bir romanda satır satır yazması ihtimali, belki benim de bir roman kahramanı olduğumu, beni de yazan bir ikinci bir yazarın (olabileceğini ve varlığımı katıksız bir hayalden.*)

*Tahmin ettiğiniz üzere eksik harflerle oluşturulmuş cümle. Durum yarıda kalıp başka bir olay cereyan ediyor. Ben tamamladım harfleri.

Sonsöz

Sonuç olarak Tekin Budakoğlu, Ölümsüz Hüzünler Kitabı’yla beğenimi kazandı, sizin de kazandığını düşünüyorum. En azından yüz binlerce adet baskıya ulaşmış kimi kitapları okumaktan daha keyifli. Edebiyat adına bir çaba verildiğini görüyoruz, bir şeyler değiştirilmeye, sınırlar zorlanmaya çabalanmış. Hırsız girmiş bir ev gibi bu kitap; her şey dağıtılmış, eşyalar savrulmuş, kimi eşyalar olması gerektiği yerde yok, kimileri hiçbir yerde yok… Ancak o kimsenin giremeyeceğinin ifadesi olan kapılar zorlanıp açılmış ki saygı duyulması gereken nokta bu. Ve –yukarıdaki alıntılardan birinde söylenildiğinin aksine- bu, kafası karışık, yazdıklarını öylesine yazan bir yazar olduğundan kaynaklanan bir durum değil. Bu, kafası karışık bir yazarın romanını yazabilecek kadar saygıdeğer bir durum.

Bence çok satanları okuyarak çokça adımlanmış yolları emin adımlarla tekrar adımlamaya çalışmaktansa bu kitabı okuyup anlamaya çalışmak ve her şeyden öte daha önce karşılaşmadığınız şeyleri okumak emin olun daha keyifli… Ölümsüz Hüzünler Kitabı, damakta bıraktığı tadıyla raflarda güzel bir yeri hak ediyor.

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...