Bu yazıda sosyal psikolojinin en önemli deneyleri arasında bulunan ve son yıllarda aldığı eleştirilere rağmen oldukça saygıdeğer bir deney olduğunu düşündüğüm Stanford Hapishane Deneyi ve 2001 yılında BBC tarafından yapılan replikasyonundan bahsedeceğim.

İnsanlık tarihi boyunca kitleleri yönlendiren, kırıp geçen, peşinde sürükleyen bir şey temel konumuz: Güç. Gücün pek çok şekilde operasyonel tanımını yapmak mümkündür.  Bizim odaklanacağımız güç, peşinden kötülüğü ve zulmü getiren güç. 

Insanın doğası, kötülüğün doğası, “kötü” tipolojileri çok uzun yıllardır tartışılıp eleştiriliyor.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük tartışma konusu olan Adolf Eichmann üzerine Hannah Arendt kötülüğün sıradanlığından (banality of evil) bahsediyor. Bunu, bir kişinin cani eylemlerde bulunması için sıradışı biri olmasının gerekmediği, herhangi bir vasat bireyin akla gelen kötülükleri yapabileceği şeklinde özetlemek mümkün. 

Tüm bunların ışığında 1971 yılında Stanford Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde Profesör Dr. Philip Zimbardo liderliğinde bir grup araştırmacı tarafından bir hapishane deneyi yapılıyor. Üniversite binasının psikoloji bölümü bodrumunda düzenlenen bir hapishanede 3 koğuş, bir ceza odası ‘hole’, gardiyanlar için bir oda, lavabo, hapishane müdürü odası ve hapishane müfettişi (Zimbardo) odası bulunuyor. Deney katılımcıları, iki hafta sürecek deneye katılanlara günlük 15 dolarlık bir ödeme yapılacağı ekiyle üniversite içinde verilen bir ilan ile değerlendirmeye alınıyor. Tüm katılımcıların erkek olması koşulu sunuluyor. 70 öğrencinin başvurduğu katılımcı adayları arasından 24 kişi seçiliyor. Yapılan değelendirmede suç geçmişi ve uyuşturucu kullanımı dışlama kriteri olarak kullanılıyor. Değerlendirme sırasında adaylara gardiyan mı mahkum mu olmak istedikleri soruluyor ve çoğu mahkum olmak istediğini, genelde daha kolay olduğu için, söylüyor. Fakat kimlerin mahkum veya gardiyan olacağı seçkisiz atama yöntemi ile belirleniyor. 

Deney başlamadan bir gün önce gardiyan olarak atanan kişiler davet edilip görevleri hakkında bilgilendiriliyor. Zimbardo’nun verdiği yönergeye göre mahkumlar üzerinde açıktan iktidar olma hakları bulunmakta olup, fiziksel şiddet harici her türlü baskıyı yapmakta özgür oldukları ve mahkumların kendilerine her koşulda itaat etmelerinin beklendiği belirtilmektedir. Mahkumların özgürlüğü ellerinden tamamen alınacaktır. Gardiyanların hepsine haki üniformalar, düdük, cop, ve aynalı güneş gözlüğü veriliyor ki gücü görünüş itibari ile de yansıtmak mümkün olsun. Özellikle aynalı gözlük detayı mahkumların gardiyanlarla iletişim kurarken yüzlerinden herhangi bir duygu almalarını engellemek adına seçiliyor. 

Deney günü tüm mahkumlar kendi evlerinden polis aracıyla silahlı soygun ve hırsızlık suçlamalarıyla tutuklanıp hapishaneye getiriliyor. Hapishaneye geldiklerinde iç çamaşırları dahil tüm kıyafetleri çıkartılıp bit ilacı sıkıldıktan sonra çuval benzeri bir kıyafet giydiriliyor. Hepsinin bir ayak bileğine zincir bağlanarak, başlarına şapka olarak kadın çorabı giydiriliyor. Bu da mahkumların hapishaneye girdikleri andan itibaren benliklerini ve “erkekliklerini” yok etmek için seçilmiş bir yöntem. Giydikleri kıyafetlerin üzerine mahkum numaraları yazılı olup tüm mahkumlara bu numaralar ile hitap ediliyor. Deney bu şekilde 8’er saatlik vardiyalarda görevli 3’er kişilik gruplardan oluşan 9 gardiyan ve 9 mahkumun katılımı ile başlıyor. Kalan katılımcılar yedek olarak bekletiliyor.

Ilk gece saat 02.30’da gardiyanlar tüm mahkumları uykudan uyandırıp sayım yapıyor. Gardiyanlar içinden özellikle biri oldukça despot bir şekilde sayımı geçersiz sayarak birçok kez sayımı en baştan yaptırıyor. Mahkumlara şınav çekmelerini emrediyor ( bunun ciddi bir cezalandırma olmadığı düşünülmüş olsa da sonrasında Nazi döneminde toplama kampında kullanılan bir ceza olduğu fark ediliyor). Daha ilk gece olmasına rağmen işler öylesine kızışıyor ki 2. gün büyük bir isyan çıkıyor. Mahkumlar birlik olup koğuşlarının kapılarını yatakları ile kapatıp gardiyanların komutlarına uymayı reddediyorlar. Gardiyanlar bu durumda ne yapacağını bilemeyip hapishane müfettişi Zimbardo’ya başvuruyorlar. Zimbardo gardiyanlara bu krizi çözmeleri gerektiği, güçlerinin yetmediğini düşünüyorlarsa diğer gardiyanlarla işbirliği yapabileceklerini söylüyor. Bunun ardından isyan bastırılıyor ve gardiyanlar hapishanedeki otoriteye yeniden kavuşuyor. Isyanı başlatan 8612 numaralı mahkum ceza hücresine alınıyor ve sonrasında fenalaşarak deneyden çıkmak istediğini söylüyor. Numara yaptığı düşüncesiyle deneyden çıkarılmıyor fakat bu durumu kabullenemiyor ve mental bir çöküntüye giriyor. Bunun ardından deneyden çıkarılıyor. Mahkumların geneline bakıldığında ise gün geçtikçe bu rolü kabullendikleri ve gardiyanların gücüne itaat ettikleri gözleniyor. Öyle ki düzenlenecek aile görüş günü için ailelerine yazılan mektuplardan birinde bir mahkumun kendi ismini değil mahkum numarasını yazdığı görülüyor. 

4. Gün hapishaneye bir papaz getiriliyor ve mahkumların hepsiyle neden burada oldukları hakkında konuşuyor. Mahkumların yarısı kendilerini numaralarıyla tanıtıyor ve çıkmak için avukat talep ediyorlar. Içlerinden 819 numaralı mahkum görüşme yapmak istemiyor, yemek yemeyi reddediyor, hapishaneden çıkmak istiyor. Öyle bir ruhsal çöküntüye giriyor ki Zimbardo ona bunun bir deney olduğunu hatırlatmak zorunda kalıyor. Bu sırada o kadar ilginç bir şey oluyor ki benim için deneyin en kötü kısımlarından biri buydu. Gardiyanlar tüm mahkumları koridorda sıraya dizip yüksek sesle “819 kötü bir şey yaptı. O kötü biri.” şeklinde defalarca bağırmalarını sağlıyor. Buna dayanamayacak hale gelen 819 numaralı mahkum deneyden çıkarılıyor. Gardiyanların despotluğu gün geçtikçe artıyor ve mahkumların karşı çıkma istenci de aynı şekilde azalıyor. Öyle ki tuvalete gitmelerine dahi izin verilmiyor. Bunun için kendilerine verilen kovaları kullanıyorlar. Daha sonra hapishaneye 816 numaralı yeni bir mahkum getiriliyor. Bu yeni mahkum kurallara uymayı en başından reddediyor ve yemek yemiyor. Ceza hücresine alınsa dahi itaati hiçbir şekilde kabul etmiyor. Işler iyice kızışıyor ve gardiyanlar mahkumları taciz edecek seviyeye geliyorlar ve deney beklenenin aksine 6. gününde sonlandırılıyor.

Burada önemli bir nokta var ki deneyi bitirmeyi en son isteyen kişi Zimbardo oluyor. Zimbardo daha sonra da söylediği üzere deney süresince bir deneyci olmaktan ziyade kendini hapishane sorumlusu olarak görüp bunun verdiği güçten kendini alamıyor, bu yüzden de deneyi bitirmesi gerektiğini fark edemiyor.

Bu deney ile gücün özellikle hapishane şartlarında kişileri nasıl şekillendirdiğini görebilmek mümkün. Deney yıllarca konuşuluyor, insanlık ve kötülük üzerine tartışmalar devam ediyor. Fakat Zimbardo’nun gardiyanları oldukça manipüle ettiği yönünde bir eleştiri de mevcut. Etik standartlara uymaması bir yana bu manipülasyonun deneyi ciddi şekilde yönlendirdiği düşünülüyor.

Bunun üzerine 2001 yılında BBC bu deneyin replikasyonunu yapmak için bir ekip oluşturuyor. Zimbardo’nun oluşturduğu bir etik kurulun da dahil olduğu deney ekibi deneyi yeniden şekillendirerek başlatıyor.

Orijinal deneyden farklı olarak kişiler mahkum ve gardiyan rollerine rastgele atanmıyor. Kişilik özellikleri dikkate alınarak belli gruplar oluşturulup bu gruplar içinden eşit bir dağılım sağlanacak şekilde atama yapılıyor. Ki bu, seçkisiz atama genelde oldukça fazla kullanılan bir yöntem olsa da katılımcı sayısı az olduğundan riski ortadan kaldırmak bakımından daha güvenli bir yöntem gibi geldi bana da.

Deney için gardiyan sayısı 5, mahkum sayısı 10 olarak belirleniyor ve gardiyanlara Zimbardo’nun yaptığı gibi manipülatif bir bilgilendirme yapılmıyor.

Bunların dışında benzer bir süreç izleniyor. Sürece ve sonuçlara göz atıldığında ise replikasyon koskoca farklı bir deneye dönüşüyor!

Deney benzer şekilde başlamış olsa da önemli noktalardan biri gardiyanların tutumlarındaki değişiklikler oluyor. Gardiyanlar ellerindeki gücü hiçbir zaman orijinal deneydeki gibi kullanamıyorlar. Mahkumların kendilerinden daha kötü kalitedeki yemeği yemelerine üzülüyor ve kendi yemeklerinden arta kalanları onlara vermeyi teklif ediyorlar. Mahkumlar genel anlamda duruma tepkili olduklarından bu onlara bir şey ifade etmiyor ve isyan çıkıyor. Ilk deneyde isyan gardiyanların bir araya gelip güçlerini birleştirmeleriyle bastırılmıştı. Bu deneyde ise gardiyanlar bir türlü kendi içlerinde birlik oluşturamıyorlar. Bu sebeple isyanlar karşısında otorite kuramıyorlar ve bastıramıyorlar. Bu sırada hapishaneye yeni bir mahkum getiriliyor. Bu mahkum planlı şekilde hapishanede örgütlenmeyi sağlaması için deneye dahil ediliyor. Girdiği andan itibaren hapishane yönetimini kötüleyip bunu durdurmaları konusunda herkesi örgütlüyor ve bir devrim başlıyor. Gardiyanların da mahkumlar gibi kendilerini kötü hissettikleri deneyde kendilerine atfedilen rolleri uygulamaktan vazgeçiyorlar. Koğuş kilitleri açılıyor. Herkesin eşit statüye sahip olduğu bir komün hayatı kuruluyor. Daha sonra hapishaneye son giren kişi uydurma bir rahatsızlık sebebiyle deneyden çıkartılıyor. Bu beni oldukça şaşırtan bir kısım oldu. Bu noktada Zimbardo’nun deneyi geçersiz kılınıyordu. Ki çok geçmeden komün hayatı kendini feshediyor. Daha önceden oldukça sivri bir mahkum olan katılımcılardan biri bu şekilde yaşamaktan sıkıldığını, ortada kullanılmaya müsait bir gücün olduğunu ve kendisinin bu gücü kullanarak eski yönetimi yeniden oluşturmak istediğini söyleyerek birkaç arkadaşı ile örgütlenerek hapishanede bir darbe yapıyor. Eski gardiyanlar mahkum edilerek yeni bir düzen oluşturuluyor. Deney bunun sonrasında çok geçmeden sonlandırılıyor.

Her iki deneyde de görüldüğü üzere kişiler hayatı genel olarak bireysel seçimlerle, çıkışlarla sürdürmeye meyillidir. Eğer ortaya bireysel güçleriyle çözemeyecekleri problemler çıkarsa kitlesel hareketi tercih ederler, ki bunu alt edebilsinler. Fakat sorun çözüldükten sonra yaşamlarını yeniden bireysel şekilde sürdürmeye devam ederler. Kitlesel hareketlerin başarılı bir savunma gücü olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Bununla birlikte Zimbardo’nun fikirlerinde yeniden haklı çıktığını söylemek mümkün. Ortada bir güç olduğunda manipülasyon olsun olmasın, kişiler gücü ele geçirmek ve kullanmaktan memnun olurlar. Güç cazibesi ister istemez çoğunluğu etkiliyor.

Fakat benim hala güç kullanımının kişilik özellikleriyle büyük ilgisi olduğu konusunda değişmeyen bir fikrim var. Zimbardo ilk deneyde gardiyanları 3 grupta tanımlıyor:

  1. Iyiler: gücünden ötürü kötü hissedip mahkumlara yardım edenler
  2. Disiplinli ama adiller: kuralları takip edenler
  3. Sadistik gardiyanlar: mahkumlara aşağılayıcı tavırlarla yaklaşıp gücünü sonuna kadar kullananlar.

Hepsi başlangıçta aynı manipülasyona maruz kalmış olsa da böyle bir farkın ortaya çıkması gücün her koşulda herkesi mutlaka despot bir kişilik haline getirmediğinin göstergesi.

Her ne kadar pek çok eleştiriye maruz kalmış olsa da Zimbardo ve ekibi psikoloji tarihinin en güzel deneylerinden birini gerçekleştirmiştir.

Bu konuda 3 farklı film çekilmiş:

  • The Stanford Prison Experiment
  • Das Experiment
  • Experiment

Içlerinden orijinal deneyi en iyi yansıtan (bire bire yakın) filmin The Stanford Prison Experiment olduğunu düşünüyor ve deneyi en detaylı şekilde anlayıp öğrenmek isteyenler için bu filmi öneriyorum.

Ayrıca okumak isteyenler için Zimbardo’nun bu deneyi ve dahasını anlattığı bir kitabı var:

Şeytan Etkisi “Kötülüğün Psikolojisi”

Deneyin orijinal kayıtlarından kesitler ve Zimbardo’nun anlatımıyla deneye şuradan ulaşabilirsiniz:

BBC replikasyonunun detaylı açıklaması için de şuraya göz atabilirsiniz:

http://www.bbcprisonstudy.org/index.php

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...