O dönemlerde, doğumu henüz gerçekleşmemiş Saykodelik Black Metal türünü özellikle 1990’ların sonunda icra etmiş, 2000’lerin hemen hemen tamamında dağılmış halde kalakalmış, 5-6 yıl önce ise ana kadrosundan sadece davulcu Anders Kobro kalmasına rağmen tekrar ayağa kalkmış Norveçli bir metal grubudur In The Woods… Dağılmaları hüzünlü ama tam da gerekenmiş. Insan bunu 2010’larda anlayınca, ’90’lardaki nefis müziklerini özlemle anıyor, albümlerini peşi sıra baştan sona döndürüyor tabii.

Diskografi:

Heart of Ages (1995)
Omnio (1997)
Strange in Stereo (1999)
Pure (2016)
Cease The Day (2018)

Grubu 1990’ların başında kuran 3 kişi var: Grubun halen davulcusu olan Kobro ile ikiz olan Botteri kardeşler. Ritimci Christian Botteri ile nefis bas riffleri bulunan Christopher Michael Botteri. Grubun 2000’lere gelene kadarki oldukça üretken dönemini ele almak daha iyi olacak çünkü birçok In The Woods… hayranı gibi, son 2 albümle birlikte progresif rock’a doğru döndükleri yüzlerini ben de sevmiyorum.

Grubun temel kadrosu bu 3’lü ama ilk albüm Heart of Ages’de Kobro konuk sanatçı kontenjanında çalıyor, henüz gruba tamamen eklemlenmemiş durumda. Rahmetli Oddvar Moi (daha bilinen adıyla Oddvar a:m) ilk albümdeki soloları atıyor, nefis bir Black Metal gırtlağı olan, her albümde farklı bir adla yer alan Jan Kenneth Transeth de vokalde. İlk albümün kadrosu Botteriler ile birlikte 4 kişi+Kobro olarak şekilleniyo. Heart of Ages grubun en iyi albümlerinden biri. Girişte de yazdığım gibi, Black Metal’in saykodelik uçurumların tepesinden aşağıya atıldığı hiçbir albüm yok ’90’ların ilk yarısında. Synne Diana Larsen’in birkaç şarkıdaki back vokali güçlü (Kendisine “Soprana” adını takmış, egoya bak). Albümü, daha önce Burzum’a, Mayhem’e, Katatonia’ya destek vermiş Misanthropy Records’tan çıkarıyorlar.

Heart of The Ages, In The Woods…’un hangi özelliklere sahip olduğunu anlamak için giriş niteliğinde bir albüm. Riffler çiğ, bütün şarkıların fonunda sürekli döndüğü zannedilen rüzgar sesi sanki grup elemanı gibi, Transeth’in vokali -core gruplarının arayıp da bulamadığı scream vokal düzeyine de inebiliyor, akorlar temel olarak Norveç Black Metali’ni simgelemesine rağmen, Burzum ve Mayhem’a göre oldukça ritmik, bunaltıcı, karanlık düşler kurmaya yardımcı olacak kadar derin, Kobro’nun çift crosslu atakları “İşte, bu Norveç Metali’dir” demenizi kolaylaştırıyor. Albümdeki 7 şarkının en serti olan Wotan’s Return, tam bir Black Metal marşı ama albümdeki tek hit değil. Albümü açan, uzunluğuna değil, “Lovemaking has the potential to reach even the spiritual world and at the highest level it will reach your spiritual world” benzeri delici sözlerine yoğunlaşmanızı adeta emreden Yearning The Seeds Of A New Dimension ve albümün hızıyla oluşan baş dönmenizi birkaç dakikalığına gideren Mourning The Death of Aase Heart of The Ages’in içeriğini iyi özetliyor. Yazdığım gibi, In The Woods…’un nelerden oluştuğunu görebilmek adına ideal albüm bu.

2 yıl sonraki albüm Omnio. Tür de, grup elemanları da değişiyor. Oddvar a:m sabit kadroya katılıyor, Soprana hemen hemen her şarkıda yerini hazır ediyor (ve kulaklarınız da her şarkıda onu arıyor zaten), 7 şarkılık albümün en az yarısının fonunda yaylılar var, Bjorn Harstad de ritimlere destek veriyor. Kalabalıklaşan grup, Transeth’in vokalinin de giderek Doom Metal çizgisine oturmasıyla birlikte bambaşka bir yoğunluğa erişmiş şarkılar karşımıza çıkıyor. Bu noktada, Oddvar a:m’in ritimlerinin katkısının altını çizmem gerek. Rahmetli piyano da çaldığı için içe işleyen, Black Metal’dense Doom Metal’in ciğer delen notalarını üretme noktasında grubun müzikal yönünün değişmesinde büyük etki sahibi. Hatta, bence Transeth’in de doğrudan Clean vokalle dinleyiciyi etkilemesini de sağlayan kişi Oddvar. Soprana ile Transeth’in birlikte söyledikleri, Soprana’nın çoğunlukla Back vokalde kalıp sözlere derinlik kattığı şarkılar, In The Woods…’un ’90’lara attığı imzanın kalıcılığını artırdı. Soprana sanırım 3 dil biliyor (Norveççe, Ingilizce ve Dransızca). Özellikle Fransızca sözlerin şarkılara eklenmesi Doom Metal’in yükte de, pahada da ağır olan yükünü yenilir yutulur cinsten bir çizgiye çekiyor. Yaklaşık 15 dakikalık, doğa sevgisi ile “Rahatla ve öl. Gerçeği ancak ve ancak bu berrak zihinle görebilirsin” mottosunu sahiplenmiş 299 796 km/s “How can we go through this/with wounded wing before we learned how to fly/How can I control desires/when desires burns on a chilly autumn night?” sözleriyle ne istediğini bilmeyen ama şu anki halinden de hastalıklı bir yönden mutlu olan insan tanımını mükemmele yakın bir gerçeklikte tasvir eden Weeping Willow ve albümün en iyisi olarak görmekten vazgeçemediğim, “The child’s blood was made/by you, do not blame him/The killing were made by you/do not blame him” sözleriyle sarhoş bir zihnin içinde bile isteye sürüklenmenizi sağlayan I Am Your Flesh ile birlikte Omnio, grubun yaptığı en derin albüm olmayı sürdürüyor. Artık Black Metal’den bahsedemiyoruz belki ama Saykodelikliğin Doom Metalle birleştiği noktalardan dev hazlar almayı da sürdürüyoruz.

Grubun single ürettikten sonra dağılmasına neden olan 2000’den önceki son albümü Strange In Stereo. oddvar konuk sanatçı olarak piyanonun başında, onun yerine ise kemik kadroya Christer-Andre Cederberg geçiyor. Yaylıların sayısı Omnio’dakine göre çok daha az, şarkıların içeriklerindeki yoğunluk düpedüz azalmış olsa da, his yoğunluğundan eksilen bir şey yok, Transeth’in vokali ise gene değişim geçiriyor ve Jonas Renkse’nin Doom Metal’e yaptığı etkiye benzemeye başlıyor. Sözler ise, Omnio’nun yumuşak ama delici yönünden uzaklaşarak doğrudan -kendini ya da bir başkasını- kesip biçmenin tüm yönlerini ele alır bir şekle bürünüyor (Albümü açan Closing In’deki “A song about the words so commercially despised/Prostitution trapped them in a corner of my life/ Lines, though I know a place where they still can be written down and blossom like only spring can do when winter has been around/So come with me and the pleasures of mine” sözleri gibi). Strange In Stereo söz odaklı, müzikal özellikleri ve değerleri bilinçli olarak arka plana göndererek üretilmiş bir albüm. Soprana’nın vokali bile daha yoğun. Basement Corridors’ta adeta kulağınıza fısıldayarak kendini bulması için evin (ya da kendisinin?) bodrumuna inmesi gereken ve bu yolda kendisine rehberlik edecek kadını dinlemesi salık verilen kişiyi anlatıyor size. Fonda sadece viyola ve bas gitar var. Albümün iletmek istediği temel duygu birikimini tek bir şarkıdan alabiliyorsunuz. Bu yüzden, dikkatli dinlemek gerektiğini düşünüyorum. By The Banks Of Pandemonium’un Saykodelik olarak nitelendirildiğinde hafif kalacak yapısı ile albümü bitirirken, orta kulağınızdan akan melankolik hisleri neredeyse elinize alıp tartabileceğinizi zannediyorsunuz.

In The Woods…’un özellikle ’90’lardaki Black Metal’e ve Doom Metal’e katkısı yadsınabilecek, görmezden gelinebilecek ve unutulabilecek gibi değildir. Black Metal’in doyumsuz, elem dolu çığlıklarının altındaki güzellikleri de; Progresif Metal’in katlanılması durumunda ortaya çıkacak lezzetlerini de gösteren bir grup olarak In The Woods…, özellikle Z Kuşağı’na dahil olan metal dinleyicilerinin keşfetmekten uzak oldukları bir grup olmayı da sürdürüyor. Tiamat’ı, Katatonia‘yı bilen, dinleyen ve seven bir metalseverin In The Woods…’u pas geçebileceğine hiç inanmadım; bundan sonra da inanmamayı sürdüreceğim.

Heart of The Ages’i buradan (1), Omnio’yu şuradan (2), Strange In Stereo’yu da buradan (3) dinleyebilirsiniz.

1: https://www.youtube.com/watch?v=sD176uh4j5w&feature=youtu.be

2: https://www.youtube.com/watch?v=2VxA2YwR2k0&feature=youtu.be

3: https://www.youtube.com/watch?v=0sA2Iz2v7gk&feature=youtu.be

Metni Kulzos üzerinden, https://kulzos.com/entry/192281 linkinden de okuyabilirsiniz. Yazarın izni ve isteği dahilinde KifiSanat’a alınmıştır.

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...