Hieronymus Bosch – Deliliğin Tedavisi

Psikolojik Aklın ve Deliliğin[1] Eleştirisi

“Psikoloji alanında hangi şartlar altında hastalıktan bahsedilebilir? Akıl patolojisinin olgularıyla organik patolojinin olguları arasında ne tür bir ilişki tanımlanabilir?”[2] Michel Foucault bu can alıcı soruyla başlar, Akıl Hastalığı ve Psikoloji kitabına. Hastalık denilen durum kendi başına varolan özsel bir şey midir, yoksa içerisinde tanımlandığı- ki her tanımlama bir sınırlandırmadır , o da tanımlanan şeyin olumsuzlanması anlamına gelmektedir- toplumun, o toplumun kültürünün inşa ettiği bir ilinek, bir tür ilişkiler toplamı mıdır? Deli veya modernitede “akıl hastası” olarak adlandırılan psikiyatri ve psikoloji gibi modern disiplinlerin araştırma nesnesi olan bu özneler tarih içerisinde bulundukları toplumlarda nasıl konumlandırılmışlardır? Bu yazıda yapılmak istenen işte bütün bu soruların elden geldiğince cevaplanması, “aydın”latılmasa bile irdelenmesidir. Yani bu yazıda yapılmaya çalışılacak olan şey toplum ruh sağlığı merkezleri, akıl hastaneleri veya kliniklerin pratik işleyişi değil, orada “tedavi” edildiği söylenen delilik davranışının bu kurumların akademik arka planında bulunanlarca yani psikologlar ve psikiyatristlerce nasıl değerlendirildiği, kuramsal açıdan bu davranışa nasıl yaklaşıldığını göstermek olacaktır.

Öncelikle psikolojinin veya zihinsel patolojinin organik patolojiye göre en çok sıkıntı çektiği şeylerden biri psikolojik hastalık ve sağlık tanımlarının yapılmasıdır. Bazı birtakım psikolojik yaklaşımlar, fenomenolojik ve analitik gibi, hasta zihni normal zihnin anlayabileceğini söylerken, bunun mümkün olmadığını söyleyen, Blondel gibi, psikologlar da vardır. Bu anlaşmazlığın hastalık, sağlık gibi kavramların aynı anlamda kullanılmadığından kaynaklandığı düşünülebilir. Ancak Foucault’ya göre; böyle bir sorunun en temel sebeplerinden biri psikolojik sağlık ve hastalığın, organik patolojiye yönelik kavramlarla açıklanmaya çalışılmasında yatmaktadır.[3] Psikoloji ve psikiyatri gibi disiplinlerin ortaya çıktığı ve kendilerine yer bulmaya çalıştıkları erken modernitede dönemim hakim algısı olan pozitivist doğa bilimlerinin yöntemlerini benimsemeye, onları kullanmaya ve hatta taklit etmeye çalışmaları anlaşılabilecek bir fenomendir. Zira birey yerine toplum gibi incelenmesi daha kompleks, daha doğrusu bambaşka bir yorumlama isteyen yapılarla uğraşan sosyoloji gibi bir disiplin bile bu tarihsel havayı solumuş hatta tabir-i caizse bu havadan zehirlenmiştir ki, ileride bu havayı solumuş bir sosyolog olan Durkheim’ın da patoloji hakkındaki görüşlerinden bahsedilecektir.

Tam da bu dönemlerde, yani erken modernitede, psikolojide patolojiye dair iki yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bu hastalığın nasıl tanımlanması gerektiğine yönelik iki yaklaşımdan ilki, tıpkı organik patolojide de o zaman düşünüldüğü gibi, hastalığın bir öz, kendinde varlık olduğuna ve kendini ele veren semptomları önceleyen hatta onlardan kısmen bağımsız bir varlık olduğuna inanan psikolojik yaklaşımdır.[4] Böyle bir hastalık tanımının kendisinin metafizik olduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Zira bir Antik Yunan filozofu olan Aristoteles’in metafizik madde-form öğretisine[5] gidersek her tikel varlığın yani maddenin bir kavramsal varlığı, maddenin kendisine içkin ideal bir formu vardır ki, her maddenin telos’u(amacı) ideal formuna ulaşmak üzere hareket etmesidir, onun için çabalamasıdır. Yani bunu somutlaştırırsak; insan gözleri olduğu için görmez, görmesi için gözleri varolmuştur, bu anlayışa göre. O halde göz örneğini sürdürmekte ısrar edeceksek, sağlıklı bir gözünün ideal, niteliksel formuna yaklaştığını; sağlıksız, hasta bir gözün ise yaklaşamadığını söylememiz gerekir. Anlaşılacağı üzere burada formların maddeyle ilişkileri, iç içe geçmişlikleri olmasına rağmen onları önceleyen ve hatta aşan kavramsal gerçeklikleri vardır. Şimdi hastalığı ayrı bir varlık olarak gören psikolojinin hastalık tanımına geri dönersek, bu tanım da özsel, niteliksel bir hastalık varlık olarak, hatta bir kavram olarak hastalığı karşımıza koymaktadır. Bu açıklamaya göre, delilik bir hastalık olarak aslında kendini göstermeye başlamadan önce bir öz, bir kavram olarak varlığını davranışın kendisinden önceki bir durumda bulmak zorundadır, ki bunun bir soyutlama, bir ön kabul olduğunun söylenmesine gerek yoktur. Böyle bir yaklaşımın zorunlu sonucu olarak hasta ile hasta olmayan, “normal olan” arasında çok keskin bir sınır çekilmiş olup delilerin ya da artık akıl hastası olarak nitelenen kişilerin ötekileştirildiği görülmektedir.

İkinci  yaklaşım ise ilk yaklaşımın soyutluğunu, “metafiziksellik”ini gidermek için Foucault’un deyimiyle hastalığı “botanik türü” gibi ele alan doğacı bir postula bulunmaktadır.[6] Bu görüşe göre, hastalık semptomları belli değişmez özelliklere etrafında kategorize edilir, grup ve alt gruplara ayrılır. Ancak bu yaklaşım ilk yaklaşımın soyut yanını ne ölçüde somutlaştırmaktadır ya da somutlaştırabilmekte midir? “Eğer akıl hastalığı, organik hastalığı tanımlamadaki aynı kavramsal yöntemlerle tanımlanmaya kalkılıp, psikolojik belirtiler, fizyolojik belirtiler gibi izole edilip bir araya getirilirse, bunun nedeni her şeyden önce, akıl hastalığı olsun organik hastalık olsun, hastalığın belirli semptomlar tarafından açığa çıkarılan doğal bir öz olarak değerlendirilmesidir. Böylece, bu iki patoloji biçimi arasında gerçek bir birlikten ziyade, sadece bu iki postulat aracılığıyla soyut bir paralellikten söz edilebilir. Bununla birlikte, insanın birliği ve psikosomatik bütünlük sorunu tamamıyla yanıtsız kalmaktadır.”[7] Foucault’nun dikkat çektiği “psikosomatik bütünlük” sorununun burada açımlanması, özellikle deliliğin akıl hastalığına nasıl dönüştüğünü görmek ve aklın akıl olmayana tahakkümünün nasıl kurulduğunu anlamak açısından, gereklidir.  Psikosomatik sözcüğü Yunanca’da “ruh” anlamına gelen “psyche” ile “beden” anlamına gelen “soma” kelimelerinin birleşmesinden türetilmiştir. Ruh- beden ilişkisi bilimsel düşüncenin özellikle de yöntem fikrinin[8] inşacılarından Descartes tarafından modern anlamda tartışılmaya açılmıştır. Descartes’a göre, burada ayrıntısına girilemeyecek olsa da, özü yer kaplamak, bir uzama sahip olmak olan beden ile özü düşünce olan ruh birbirinden bağımsız iki ayrı tözdür. Descartes felsefi kesinlik arayışına her şeyden şüphe ederek başlar ve “açık ve seçik” olarak doğruluğundan emin olduğu “sağlam bir zemin” bulana kadar her şeye karşı duyduğu şüpheyi sürdürür. Ta ki düşündüğünden, düşünen bir Ben olduğundan şüphe duyamayacağını anlayana kadar.[9] Artık, o, saf bir düşünce olarak bedensiz varlığını, tam anlamıyla “psyche” oluşunu kendinden, yani özneden hareketle kurmuştur. Descartes’ın birçok modern bilimin inşasında, daha doğrusu modern bilim fikrinin inşasında payı olduğunu söylemek mümkün olmakla beraber; bir araştırma nesnesi olarak özneye ihtiyaç duyan psikoloji ve psikiyatri gibi alanlara diğerlerinden farklı bir kapı araladığı, onlara nesnesini verdiğini söylemek de yanlış olmayacaktır. Ancak Descartes’ta bir problem vardır ki; o da birbirinden ayrılmış beden ile zihnin nasıl ilişkilendirileceğidir. Descartes’ın buna verdiği cevabın artık bir geçerliliği kalmaması nedeniyle burada tekrar anlatılması yersiz olacaktır. Ancak Descartes’ın düşüncesinde meydana gelen bu sorunun geçerliliği, onun buna verdiği cevaptan çok daha fazla gibi gözükmektedir. Eğer hastalık özsel bir durum olarak tanımlanırsa, tıpkı Descartes’ın beden ve zihni ayırıp sonra onları ilişkilendirmekte sıkıntı çektiği gibi, bedensel hastalık ile zihinsel hastalık arasında özsel bir farklılık, yani kapatılamaz bir uçurum açılacaktır. Zira yukarıda Foucault’un da vurgusundan anlaşılacağı üzere psikoloji ve psikiyatri gibi alanlar – her ne kadar kendi içinde farklı ekollere ayrılmış da olsalar- büyük ölçüde pozitivist bir yönde araştırmalarını temellendirme niyeti gütmelerine rağmen psikosomatik bütünlük problemini mevcut hastalık tanımlarıyla aşamamaktadırlar. Bu açmaz karşısında, Foucault’dan hareketle söylersek, hastalık bir kendinde varlık olarak görülmekten vazgeçilerek – önce tıpta- bireyin bütünsel tepkileriyle, onun bir ilineği olarak açıklanmaya başlanmıştır. Yani başta kişiliği önceleyen zihinsel hastalık fikri yerini yapılandırılmış bir kişilikte gerçeklik bulan bir hastalık fikrine bırakmıştır.[10] Böylece özsel olan hastalık fikrinin terk edilmesiyle bedensel ve zihinsel hastalıklar arasındaki ayrımın kapatılarak organik patoloji ile zihinsel patoloji arasında bir bütünlük sağlanmaya çalışılmıştır. Ama bu durum da kendi içinde farklı başka bir soruna yol açmıştır: Zihinsel hastalık ile bedensel hastalığı birbirlerine indirgeme sorununa. Foucault’nun da dediği gibi: Birleştiriciliğiyle ve sorunları gidermesiyle bu bütünlük kavramı, patolojiye yönelik kavramsal bir mutluluk havası estirmede iyi bir noktada bulunmaktadır.(…)Ama ne yazık ki, mutluluk beraberinde bilimsel disiplini getirmeyecektir.”[11] Organik patolojideki tümel ve soyut hastalık kavramından tikel ve somut hastaya dönülmesi ve bunu fizyoloji ve anatomi gibi alt alanların yardımıyla yapılması; hastalığın değil de, hastanın iyileştirmesi tıbbın bilimsel bir disiplin olmasını sağlarken; “fizyolojinin tıbba kazandırdığını, psikoloji psikiyatriye hiçbir zaman sağlayamamıştır: Rahatsızlığın alanını sınırlayarak, bu rahatsızlığın kişiliğin bütünüyle olan işlevsel bağını ele almaya olanak verecek analiz aracını.(…)Öyleyse, soyutlama, psikolojide ve fizyolojide aynı biçimde yapılamamaktadır ve organik patolojide, patolojik bir rahatsızlığın sınırlarının belirlenmesi, zihin patolojisinden farklı yöntemleri gerektirmektedir. ”[12]

 “Descartes ile birlikte epistemolojiyi merkezi meselesi haline getiren modern felsefenin en büyük hatası doğru bilgiyi, ona dışsal bir ölçüt sağladığı kabul edilen bir yöntem uyarınca tarif etmeye çalışmasıdır.” [13] Daha önce de değinilen doğa bilimlerinin yöntem fikrinin psikoloji ve psikiyatri tarafından da kabul görmesi zorunlu olarak araştırma konusu olan özneyi nesne kılmak, bir farklılık ve davranış olarak delilikten, bir patoloji olan akıl hastalığına geçmek durumundadır. Ama nesne ile nesnenin algısının birbirine tekabül ettiği ve bunun “doğru” bir mütekabiliyet olduğuna dair her görüş aslında bir ön kabuldür. Husserl’in de dediği gibi doğa bilimi, “ fenomenal olanda kendini gösteren doğayı aramak için, ilkece fenomenal olanı” dışarı atar, onu araştırmasına dahil etmez. Bu durumda doğa biliminin incelediği şey her zaman varlığını kendinde bulan bir nesne, “kendinde nesne” olmalıdır ki, hastalık gibi iki farklı ilişkinin bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkan bir kavramı bile, başlangıçta yukarıda da gösterdiğimiz üzere, bir varlık olarak araştırmasına dahil etme hatasına düşmüştür . O nedenledir ki, doğa bilimlerinin ihtişamlı yükselişi ile doğrudan ilişkili olan modernizm bir nesneleştirme düşüncesidir. Adorno’nun da çok güzel ifade ettiği gibi; “bilim adamının nesnesi ile olan ilişkisi ne ise, Hitler’in toplumla kurduğu ilişki de odur”. Peki bu cümle ile biraz oynansa, yani somutlaştırılsa ne olur? Bilim adamı veya kadını yerine bir psikiyatrist onun nesnesi yerine de aslında başta özne olarak tanımlanan ama paradoksal şekilde öteki tarafından nesneleştirilen bir “akıl hastası” konulsa doğacak olan bu ilişkinin bir tahakküm ilişkisi olduğu reddedilebilir mi? Burada söylenmek istenen elbette naif bir şekilde o ya da bu psikiyatristin ya da psikoloğun karakteri ile doğrudan ya da dolaylı şekilde ilişkili değildir: Psikiyatrist ya da psikoloğun bu gücü kullanması gerekmez; zira tabiiyet ilişkisinin devamlılığını koruyan çoğunlukla gücün edimsel kullanılışı değil, onun potansiyel tehdidinin korkusudur. O halde psikoloji ve psikiyatrinin insanla kurduğu ilişki iki özne arasında gerçekleşen yatay bir özneler arası denklik ilişkisi değil, dikey ve hiyerarşik bir düzlemde gerçekleşen özne-nesne ilişkisidir. Tıpkı doğa biliminin nesneyle kurduğu ilişkinin onu anlamak veya anlamlandırmak değil; bilmek, egemen olmak için bilmek üzerine kurulu olduğu gibi. Zira ancak nesnenin bilgisi olur, özne her zaman için anlam ile sarmalanmıştır: Kartezyen de olsa, kendisini önceleyen bir yapının içinde kurulmuş da olsa; anlamdan veya onun türlü maskeleri olan din, ideoloji, iktidar gibi yapılardan bağımsız değildir: Psikoloji, psikiyatri veya diğer sosyal bilimler gibi. 

Bu nedenle tarihsel bir inşa olan insanın ve onun kavramlarının insan algısından ve o algının dönüşümünden koparılarak, nesnel bir kendinde varlık olarak düşünülmesi psikoloji ve psikiyatri gibi doğrudan insanla temas ettiğini söyleyen disiplinlerin yapmış olduğu bir “tersine çevirme”: Öznenin nesneleştirilmesidir. Hastalık olarak veya anomali olarak adlandırılan davranışların kendisi; içerisinde bulunduğu, kendini gerçekleştirdiği kültürden bağımsız değildir. Psikoloji ve psikiyatri alanından farklılaşarak kurulan -Freud tarafından kurulan- Foucault’un da işaret ettiği üzere , psikanalizin özgünlüğünün görüldüğü: “Freud’un dehasını gösterdiği nokta, libido kavramı tarafından tanımlanmış bu evrimsel ufku, görece erken bir zamanda aşıp insan psişizminin tarihsel boyutuna ulaşabilıııesiydi”[14]. O nedenle psikanaliz büyük oranda bu eleştirilerin hedefinde değildir. Ama esas konudan uzaklaşmamak için burada daha ayrıntıya girilmeyecektir, zira psikanalizin kendisi başlı başına farklı bir disiplindir.

Kısaca buraya kadarki kısım toparlanacak olursa yapılmaya çalışılmış olan; psikolojide başlangıçta ortaya çıkmış hastalığa yönelik iki yaklaşımın ve ondan sonraki yeni çözüm arayışlarının eksikliklerinin eleştirilmesiydi. Bu yapılırken de öznenin ve kavramların tarihselliğinden ve onların tarih içindeki değişiminden koparılmaması gerektiği vurgulanmış, koparıldığı takdirde zihin- beden ikiliği gibi birçok sorunun da peyda edeceği söylenmişti.

Patolojiye yönelik bir diğer görüş birbirine çokça benzeyen evrimci ve istatiksel bir yaklaşımı olan Durkheim ile birtakım Amerikalı psikologların görüşüdür: Durkheim’ın yaklaşımıyla Amerikalı psikologların yaklaşımlarının ortak noktası, hastalığı hem negatif hem de potansiyel yönüyle ele almalarıdır. Negatif yön söz konusu iken, hastalık, bir ortalamaya, bir norma, bir “pattern’e bağlı olarak tanımlanır ve bu sapmada, patolojik olanın bütün özü bulunur: Hastalık, doğası gereği marjinal olup bir kültüre ilişkin olması ancak bu kültüre dahil olmayan bir davranış olması koşuluyla mümkündür. Hastalığa potansiyel açıdan yaklaşılmasının nedeni ise, hastalığın içeriğinin, hastalıkta vuku bulup kendi içlerinde marazi olmayan olasılıklar tarafından tanımlanmasından kaynaklanır. Durkheim için bu, bir sapmanın ortalamaya bağlı istatistiksel potansiyeli iken; Benedict için, insanın özünün antropolojik potansiyelidir. Her iki analizde de hastalık, bir toplumsal grubun kültürel gerçekliğinin kenarında yer alan potansiyellikler içinde yer alır.”[15] Ancak böyle bir istatiksel ve hastalığın sadece kültürler içerisindeki negatif yönünü ortaya koyan bir açıklamanın meselenin önemli bir bölümünü göz ardı ettiği söylenebilir. Foucault’un da buna itiraz ederek söylediği gibi; bir davranışın hastalık olarak kabul edildiği ve buna rağmen kabul edildiği grup içerisindeki hasta kişinin statü ve saygınlığa sahip olduğu kültürler vardır. Yani hastalığın belli bir pozitifliği olabileceği, her zaman kültürel bir sapma olmak zorunda olmadığını söylemektedir, Foucault: Buna örnek olarak da pre-modern dönemdeki köy delilerini ve sara hastalarının bazı toplumlardaki yerini göstermektedir.[16] Kaldı ki çokça yerde ifade edildiği üzere çok geniş bir toplulukta saygı gören bir peygamber olan Muhammed bile bir saralı değil midir? Ayrıca bir şeyi sapma olarak nitelemek için sapkın olmayanın, “doğru” olanın bilinmesi gerekmektedir ki; böyle bir “doğru” bilgiye kim sahiptir, ya da daha önemlisi böyle bir bilgi var mıdır? O halde Foucault’nun vardığı sonuca göre, Durkheim ve Amerikalı psikologlar, sapmayı ve ortalamadan ayrımı, hastalığın tam da doğası olarak ele aldılarsa, bu kuşkusuz, onlara özgü ortak bir kültürel yanılsamadan kaynaklanır. Toplumumuz, kovduğu ya da hapsettiği bu hastada kendini görmek istemez. Hastalığı teşhis ettiği anda bile, hastayı dışlar. Hastayı bir sapkın yapan ve marazi olanın başlangıcını anormal olanda arayan psikologlarımızın ve sosyologlarımızın analizleri, her şeyden önce, kültürel temaların bir projeksiyonudur.[17] Bu dışlamanın en ağır karşılığı ise kendisini modernitede akıl hastaneleri ile göstermiş olup delilerin kapatılması ve çeşitli tedavi yöntemleri adı altında onlara tahakküm uygulanması ile karşılaşılmıştır.

Kapatma pratiğinin tarih içerisinde hem etik hem de işlevsel sorunlarının anlaşılması ile akıl hastanelerinin giderek azalması ve onların yerine toplum ruh sağlığı merkezleri denilen kurumlarda kapatma uygulanmadan, delilik davranışını gösteren kişilerin toplumdan soyutlanması engellenmeye çalışılarak toplum temelli ruh sağlığı hizmeti verilmesi amaçlanmıştır. Ancak her şeye rağmen toplum ruh sağlığı merkezlerinde  “tedavi” gören delilerin ve de çalışanların damgalanmasının önüne geçilememektedir.[18] Bir başka sorunsa kapatılma pratiğinden vazgeçilmesine rağmen çalışan- deli arasındaki dikey hiyerarşi ilişkisinin terk edilmemesi, hâlâ aklın akıl olmayana tahakkümü söz konusudur ki,bu noktada diğer bütün iktidar pratikleriyle ortaklığını hâlâ korumaktadır bu merkezler. Foucault’un deyimiyle söylersek “psikiyatri iktidar” iken; onların olumsuzluklarını kapatmak için ortaya çıkan bu kurumlar ne kadar kendilerini iktidardan ayırabilmişlerdir? Her şeye rağmen çeşitli yaptırımlarla belirli öznelliklerin deliye dayatılması, onun kontrolünün sağlanmaya çalışılması söz konusudur. Belli sınırlar ve damgalamaların dışında kalan “normal birey”lerin gerçekleştirebildiği davranışları artık mutlak anlamda kapatılmaktan azade olmuş delinin farklı bir sınırlamaya -ki her sınırlamanın aslında bir olumsuzlama olduğu yukarıda söylenmişti- tâbi olmasıyla birlikte gerçekleştiremediği ortadadır.

Sonuç olarak bu yazıda yapılmaya çalışılmış olan aklın akıl olmayana, sağlıklının hastaya, öznenin başka bir özneyi nesneleştirmek suretiyle onun üzerinde tahakküm kurmasına karşı çıkılmasına ve deliliğin özsel bir patoloji olmadığı o nedenle de ötekileştirilmemesi gerektiği, herkesin delilik davranışını gösterme ihtimalinin her zaman baki olduğu hatırlatılmaya çalışılmıştır.

Kaynakça

  • Foucault, Michel (2013). Akıl Hastalığı ve Psikoloji. İstanbul: Ayrıntı
  • Descartes, Rene (2017). Meditasyonlar. İstanbul: Alfa
  • Descartes,  Rene (1998). Yöntem Üzerine Konuşma. İstanbul: Cumhuriyet
  • Özcan, Hüseyin Deniz (2016). Psikolojinin Fenomenolojik Eleştirisi, 2016, Düşünbil, s. 1
  • Başer, Doğa; Kırlıoğlu, Mehmet; Aktaş Mavili, Aliye (2013).  Sosyal Hizmet Mesleğinin Bir Uygulama Alanı Olarak Toplum Temelli Ruh Sağlığı Sistemi Ve Güncel Değişimler
  • Aristoteles (2014). Metafizik. İstanbul: Sosyal Yayınlar

[1]    Hasta sözcüğü tasvip edilmediği için bu yazıda delilik sözcüğü kullanılacak ve olumsuz bir anlam içermeyecektir.

[2]    Michel Foucault, Akıl Hastalığı ve Psikoloji, İstanbul: Ayrıntı, 2013, s. 7

[3]    Foucault, a.g.z, s.8

[4] Foucault, a.g.z., s. 12

[5] Bkz. Aristoteles, Metafizik, İstanbul: Sosyal Yayınlar, 2014

[6]    Foucault, a.g.z., s.13

[7]    Foucault, a.g.z., s.13

[8]    Bkz. Rene Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, İstanbul: Cumhuriyet, 1998

[9]    Bkz. Rene Descartes, Meditasyonlar, İstanbul: Alfa, 2017

[10]   Foucault, a.g.z., s.13

[11]   Foucault, a.g.z., s. 16

[12]   Foucault, a.g.z., s. 17

[13]   Hüseyin Deniz Özcan, Psikolojinin Fenomenolojik Eleştirisi, 2016, Düşünbil, s. 1

[14]   Michel Foucault, Akıl Hastalığı ve Psikoloji, İstanbul: Ayrıntı, 2013, s. 40

[15]   Foucault, a.g.z., s.75

[16]   Foucault, a.g.z., s.76

[17]   Foucault, a.g.z., s.77

[18]   Bkz. Sosyal Hizmet Mesleğinin Bir Uygulama Alanı Olarak Toplum Temelli Ruh Sağlığı Sistemi Ve Güncel Değişimler, Başer, Kırlıoğlu ve Mavili Aktaş, 2013

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 5 / 5. Oy sayısı: 3

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...