Ülke olarak aslında pek çok zaman olduğu gibi yine yoğun ve gerilimi yüksek günlerden geçiyoruz. 6 Mayıs akşamı YSK’nın kararı sonrası açıklama yapan Ekrem İmamoğlu’nun “Konuşun,” çağrısından sonra bir “hashtag” akımı başladı Twitter’da ve ülkenin her yerine yayıldı. Sanatçılar, gazeteciler, iş adamları ve yüzbinlerce kişi bu hashtag ile Ekrem İmamoğlu’na desteklerini gösterdiler. Ancak bu akım beraberinde suçlamaları ve fişlemeleri de beraberinde getirdi. Ben de bu konuya biraz değinmek istiyorum.

Son birkaç  yıldır sosyal medya, özellikle Twitter, düşünce ve duruş belirtmenin merkezi haline geldi. Yani insanlar bir olay karşısında fikirlerini ve duruşlarını Twitter üzerinden göstermeye başladılar, 6 Mayıs’tan sonra olduğu gibi. Ancak fikir belirtmeyen (hashtag ile paylaşım yapmayan) bazı insanlar, bu yüzden suçlanmaya başladılar. Bazı fikir belirtenler ise neden daha önceki bazı önemli olaylarda fikir belirtmeyip sadece bu olay hakkında yazdıkları sorgulanarak suçlandılar. Aşağıya bununla ilgili birkaç örnek bırakıyorum:

Bu sağlam olmayan düşüncenin bazı temel varsayımları olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, Twitter’ı merkeze koyup fikir ve duruşun bu platform üzerinden belirtme zorunluluğunu varsaymaktır. Yani bu şu demek. Son örnek üzerinden gidersek, İmamoğlu’na haksızlık yapıldığını düşünüyor olabilirsiniz, bu konuda arkadaşlarınıza ve çevrenize derin kaygınızı anlatmış olabilir ve haber haber gezip işin içinde olan insanların düşüncelerini öğrenmeye çalışarak bilginizi arttırmaya çalışıyor olabilirsiniz, hatta sinirden ağlamış ve o akşamki yürüyüşlere katılmış bile olabilirsiniz; ancak Twitter üzerinden bir fikir belirtmediğiniz için bunların hiçbir değeri yok, çünkü fikirlerinizi ve duruşunuzu sizi takip eden herkese göstermek zorundasınız, bunu da ekseriyetle Twitter üzerinden yapmalısınız. Tüm bunlar şu hatalı varsayımın üzerine temelleniyor: Fikir / duruş belirtmiyorsa, fikri / duruşu yoktur. Twitter’ı o kadar merkeze almışız ki insanların duruşlarını başka bizim görmediğimiz şekillerde göstermiş olma ihtimalleri aklımıza dahi gelmiyor. Tabi düşüncedeki hata bununla bitmiyor.

Sanatçı ve iş adamı gibi takipçisi fazla olan insanların fikir belirtme zorunluluğu olduğu düşünülmekte. Bu ayrı bir tartışma konusu olabilecek bir durum ancak bana göre kimse bir fikir belirtmek zorunda değildir. İnsanlara böyle bir sorumluluk yüklemenin haklı olmadığı kanısındayım. Nihayetinde politikacı değil, kendi işini yapması için politikanın içinde olması gerekmiyor. Oy vermeyi bir sorumluluk olarak kabul edersek, fikrini ve duruşunu sandıkta belirtmekten başka bir sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum insanların. Çekimserliğe izin vermeyip taraf belirtmeyi zorunlu tutmak, takdir edersiniz ki biraz da zorbaca bir tutum.

Bu sağlıksız düşünceyi kabul ettiğimiz takdirde, yani insanların fikir belirtmeye mevbur olduklarını ve bunu da Twitter üzerinden yapmaları gerektiğini kabul ettiğimizde, “sınırları çizememek” gibi bir sorun ortaya çıkıyor: hangi olaylarda fikir belirtmek zorundasın? Sınır çizilemediği için de herkes kendi açısından bakıp bulunduğu tarafın fikrini belirtmeyenleri suçlama işine giriyor. Örneklerle açıklamak gerekirse: 6 Mayıs akşamında fikir belirtmek zorundaydın çünkü demokrasiye bir darbe vuruldu, oldukça önemli bir olay; peki ondan önceki hafta birkaç defa şehit haber geldi, bunun hakkında da bir şeyler yazmak zorundasın çünkü önemli olay, biriyle ilgili yazıp diğerini yazmazsan olmaz; 15 Temmuz’da neredeydin peki, o da resmen bir darbe girişimiydi, az daha ülke elden gidiyordu; Suriyeli mültecilere ne demeli, savaşta ölmekten kaçıp gelen masum insanlar burada insanların zorbalığına uğruyor ve çok kötü koşullar altına yaşıyorlar, bir gün sen de onların yerinde olabilirsin, fikir belirtmek zorundasın; peki gazet… böyle uzar gider örnekler.

Bunların neresine çizeceğiz sınırı? Bunlardan birini paylaşmadığı için suçlanıyorsa bir kişi, nasıl bir gerekçe diğerlerini paylaşmamasını haklı gösterebilir? Bu şartlarda haklılık / haksızlık konusunda bir belirsizlik hakim. Bu yüzden bu “zorunlu tutma” olayından vazgeçmek gerekir diye düşünüyorum.

Sosyal medyayı merkeze alan bu düşünceyi biraz daha iyi anlamak için geçmişe dönmek gerekir diye düşünüyorum. Geçmişte insanların düşüncelerini anında binlerce insanla buluşturabileceği bir imkan bulunmamaktaydı. Fikir / duruş belirtebileceği tek ortam sosyal ortamlardı. Burada da bu konuları istediği kişiyle konuşup konuşmama konusunda özgürdü, herkese hitap etme gibi bir zorunluluk bulunmamaktaydı. Sosyal medya düşünüldüğünde bunun tehlikeli bir hal aldığı ortada. İnsanlardan neredeyse yeterince araştırıp düşünmeye vakit bulamayacak kadar anında paylaşım bekleniyor. Üstelik paylaşacağın kişileri seçemiyorsun, seni tanıyan yüzlerce, binlerce, milyonlarca kişiyle aynı anda paylaşacaksın düşüncelerini. Bunları, fikirlerini paylaşmayan insanları “Korkak!” diye yaftalayıp geçebilecek bir durum olmadığını, beklenen şeyin o kadar kolay yapılamayacağını düşündüğüm için yazıyorum. Yukarıda belirttiklerimden farklı ve görece subjektif bir perspektif.

İsteğimiz tabi ki yaşanılan sosyokültürel ve ekonomik şartları etkileyen politik olaylar hakkında kimsenin sessiz kalmaması, fikirlerini özgürce beyan etmesi. Ancak bunu yapmıyor diye suçlamak da yukarıdaki belirsizliğin ortaya çıkmasına neden olacaktır. O yüzden nasıl düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü gibi kavramları savunuyorsak düşünceyi ifade etmeme konusunda da herkesin özgür olduğunu kabul etmenin daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünüyorum. Bir adım daha ileri gidersek, kimsenin fikirlerini Twitter / sosyal medya üzerinden paylaşma zorunluluğunun olmadığını da düşünmek gerekir. Her şeyden öte, hatalı düşüncelere mahal vermemek için gündemin gerginliğinin aksine sakin olup temiz bir zihinle düşünmek daha sağlıklı olacaktır. Sağlıcakla.