Jack London gibi özgün yazarlardan bahsetmeden önce özgün yazar tipi hakkında konuşmak daha doğru olacaktır diye düşünüyorum. Edebiyatın ve edebiyat tarihinin gelişimini incelerken tikel eserleri ya da yazarları ayrı ayrı incelemektense bir bütün olarak takip etmek süreci bizim için çok daha anlaşılır ve yorumlanabilir kılacaktır.

Peki özgün yazarlık nedir ve bu özgün yazarlara kimler örnek olarak gösterilebilir? Edebiyat gerek felsefeden gerekse tarihin süreçlerinden – özellikle günümüz için modern ve kapitalist toplumdan- bağımsız düşünülemeyeceğinde, sanıyorum ki birçok insan hem fikirdir. Özgün yazarlık olarak kullandığım kavramda, burada kendi dönemine kadarki tarihsel süreci içselleştirip çağdaşı olan diğer yazarlardan farklı olarak onun üstüne yeni bir edebi yapı veya konu konması olarak düşünülebilir. Bu yeni tarzın edinilmesi mevcut değerlerin üstüne tamamlayıcı ve artı değer olarak konulabileceği gibi var olan kalıp, değer ve özellikle gelenekleri yıkıcı bir biçimde de ortaya çıktığı kimi yazarları inceleyince görülmektedir. Ancak yıkıcı tavır yanlış anlaşılmamalıdır çünkü bir yazar her ne kadar kendinden önceki edebiyat geleneğini eleştirse de ondan tamamen kopması ve beslenmemesi en radikal yazarlar için bile düşünülemez. Peki özgün yazarlara örnek olarak kimler anılabilir? Ben burada Dostoyevski, Tolstoy, Stefan Zweig ve son olarak da esas yazma amacım olan Jack London üzerinde durmak istiyorum fakat elbette bu yazarları çoğaltmak oldukça mümkündür çünkü edebiyatın kendisi başlı başına çok uzun bir tarihtir.

Tolstoy

İlk olarak kısaca Tolstoy’dan ve onun yazarlığının esas farklılığından bahsetmek istiyorum. Tolstoy bir Rus aristokrat doktordur. Oldukça ilginç bir yaşantıya sahip olan Tolstoy’un romanlarının en dikkat çeken yanı yaptığı betimlemeler, yarattığı karekterlerin özellikleri ve sayıca çokluğudur. “Savaş ve Barış” adlı romanında Rus ordularının Napeolon ile yaptığı savaş dönemini anlatırken cephede bulunmuş ve en ince ayrıntısına kadar çevre gözlemi yapmıştır. Yaptığı bu gözlem sonucunda da beş yüze yakın karekteri aynı romanda toplayarak her tipten insana yer verir. Başka bir örnekse sadece birayı betimleyebilmek için bira fabrikasına biranın üretilişini izlemeye gitmesidir. Rus realizminin doruk noktasıdır Tolstoy ve bu realizm dünya edebiyatına da etki etmiş çok özgün bir yapıdır.

Dostoyevski

İkinci olarak başka bir Rus yazar olan Dostoyevski önemlidir. Çünkü Tolstoy’un çevre ve madde üzerinde yaptığı gözlemi Dostoyevski insan ve insan psikolojisi üzerinde yapmıştır. Bu öylesine derin bir incelemedir ki Freud onun için “Dostoyevski’den öğrendiğim kadar başka hiçbir yazardan psikoloji öğrenmedim.” demiştir. En tanınan ve dünyanın birçok yerinden satan eseri “Suç ve Ceza” polisiye denilebicek bir yapıya sahiptir fakat kitapta esas anlatılmak ve üzerinde durulmak istenen ne cinayet ne polis ile başkarakter Raskolnikov arasındaki kovalamaca ne de aksiyondur. Dostoyevski’nin diğer kitaplarında da anlatmak istediği direkt olarak insanın kendisi ve derinlikleridir. Bunu da daha kolay anlatabilmek için Suç ve Ceza’da cinayet temeli üzerine olayları kurgular. Felsefeden de edebiyatın ayrılamayacağını yukarı da belirtmiştim, bunun en güzel örneklerinden biri de Dostoyevski’dir. Varoluşçu felsefeye yakın olarak değerlendirilebilecek yazarın bu konudaki en temel eserlerinden biri “Yeraltından Notlar” isimli kitabıdır. Konu, karekter ve karekterlerin zihinsel süreçleri itibariyle Camus’un “Yabancı” , Sartre’nin “Bulantı” ve Kafka’nın “Dönüşüm” isimli kitaplarıyla büyük ortaklıklar gösterir.

Stefan Zweig

Bir diğer varoluşçu konularda yazan yazarda Stefan Zweig’dır. Zweig iki açıdan çok özgün bir yazardır. İlki yazdığı biyografiler anlattığı kişileri çok farklı ve derin açılarda ele almaktadır ki bunlar içerisinde Dostoyevski ve Nietsche de vardır. İkincisi ise öyküleridir. Yazdığı öyküler oldukça kısa olmakla beraber varoluşçu temalara sahiptirler. Özellikle beni en çok etkileyen kitabı “Olağanüstü Bir Gece” bunalımlı bir yaşantı ve bu yaşantının sorgulanmasını çok etkileyici ve sadece meselenin özüne temas ederek anlatmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse Zweig’ın farkı yani özgünlüğü de Tolstoy’un çok uzun, ayrıntılı, oldukça fazla betimlemeli olan roman yapısını felsefi bir altmetin üzerindeki hikayeye başarılı şekilde indirgemesidir.

Jack London

Son olarak Jack London’a geldiğimizde ilk göze çarpan bu yazıda bahsettiğim diğer yazarlardan farklı olan yaşam biçimidir. Çünkü Jack London bir maceraperesttir, bir eylemcidir ve belli zamanlarda da serseridir.London, Annesi ruhsal sorunları olan ve gayri meşru bir ilişkiden doğan, babasıyla ancak 20’li yaşlarda sadece birkaç mektup üzerinde tanışabilmiş bir kişidir. Orta öğrenimi bitirdikten sonra liseye maddi koşullar nedeniyle gidememiş ve fabrikalardan tutun istiridye korsanlığına, ütücülükten tutun fok balığı avcılığına ve hatta savaş muhabirliğine kadar çok fazla sayıda işte çalışmıştır. Jack London’un edebiyat açısından diğer yazarlardan ayrıldığı noktaya gelirsek bu da hemen hemen yazdığı bütün romanların otobiyografik olmasıdır. Ama bu sıradan bir başından geçenleri anlatan, amacı sadece kendini tatmin etmek olan ve bir heyecan içermeyen bilinçsizce yazılmış otobiyografi değildir. London’un bir kitabını okuyan artık onun yaşamının bir parçasını keşfetmiştir. Hayatının belli dönemlerini belli kitaplarında anlatan yazarın kitapları arasında konu bütünlüğünü yakalamak ve kendi içindeki tutarlılığı görmek mümkündür. Bu kendini anlatma daha doğrusunu hayatını anlatma işini bilinçsizce ve sorgulamadan yapmadığını, romanlarındaki tek bir karektere değil de birçok karektere kendisinin farklı özelliklerini vermesinden anlamak çok zor değildir. O, Nietsche’nin devinim kazanmış, hayatın içine girmiş hâlidir. Gerçek peşinde korkusuzca geçmiş macera dolu bir hayattır onunkisi. “Gerçeği saklıyorsanız; ya da herkesin içinde tüm açıklığıyla ortaya koyamıyorsanız, gerçeğin ne olduğunu bilmiyorsunuz demektir. Gerçekle yüzyüze gelmek isterim. Biri çıkıp da bana gerçeğin ne olduğunu anlatsa…” demiştir London. Bu gerçek uğrunda kendi yarattığı ve aynı zamanda kendisinin bir parçası olan karekterlerini acımasızca ezer. “Deniz Kurdu” romanı buna iyi bir örnektir. Romanda iki zıt karekter vardır biri materyalist kaptan Wolf Larsen – ki Nietsche’nin üstinsan tipini andırır- diğeriyse idealist burjuva Bay Van Weyden’dir. Bu karekteri fikirsel hatta zaman zaman fiziksel olarak durmadan çarpıştırır London ve amacı tamamen güçlünün üstünlüğüne dayanan, bütün değer ve toplumsal ahlaktan soyutlanmış karekterle kibar ,insanlığı bir değer olarak gören ve toplum tarafından saygı gören karekter arasında seçim yaptırmak veyahut birini kötülemek değildir. Tek amacı gerçekliği yansıtmaktır. London’un fikirsel yapısında Nietsche, Darwin, Spencer ve Marx gibi isimler etkin rol oynarlar. Tabii burada Nietsche ve Marx nasıl olurda yan yana olur? Gibi bir sorunun kafalarda oluşması çok muhtemeldir. Fakat bunu kendi içerisinde kısmen tutarlı bir boyutta tutmayı başarmıştır detaylarına burada yer vermeyeceğim.

Bir de serseri Jack London vardır ki o da oldukça enteresandır. O günlerini anlattığı kitap “Yol” isimli eserdir. Çocuk yaşta yapmak zorunda olduğu işlerden ve yaşamdan – özellikle konserva fabrikalarında çok uzun süre çalışıp çok az para aldığı zaman – bunalan London, Beat Kuşağı’nın zamanla bir parçası olacaktır. Trenlerin arkasında kaçak şekilde yolculuk etmiş, insanlara farklı farklı hikayeler kurgulayarak dilenmiş, altın avcılığına yeltenmiş ve asla bir serüven olarak gördüğü yaşamdan kopmamıştır.

Çok önemli kitaplarından biriyse başlığı “Vahşetin Çağrısı” olarak çevrilen orijinali “The Calling of the Wild” olan kitabın yanlış çevirisi, yaban hayatı vahşet olarak göstermekle Jack London’un anlatmaya çalıştığı kitabın fikrine zarar vermiştir. Vahşetin aksine kitapta her ne kadar modern dünyada yaşasak da doğanın, tehlikenin ve yapısı gereği hem kendi içinde hem de birbirleriyle savaşmakta olan canlıların durumunu gerçekçi bir şekilde gözler önüne sürer ve doğal seçilime yer verirken bunu da bir köpeğin gözlerinden yapaylıktan kaçarak doğaya dönme arzusunu vurgulayarak yapar.

Jack London tarihte yaşarken hak ettiği yeri bulamamış birçok yazar gibi değildir. Elbette yazarlık kariyerinin başlarında yazılarını dergilere defalarca postalayarak kabul görene kadar büyük sıkıntılar çekmiştir fakat belli bir kırılma noktasından sonra zamanla başta ABD’nin sonra da dünyanın en çok tanınan ve en çok kazanan yazarlarından biri olmuştur.Para ihtiyacı olduğu için yazmak zorunda olan London kırkın üzerinde eser yazmıştır. Bu eserlerin çoğunluğu hikaye kalanı da roman ve makaledir.İlk yazdığı hikayelerde özellikle Alaska’da altın avcılığı günlerinde gördüklerini yazdığında eleştirmenler tarafından üslubuna çok dikkat çekilmiştir. Dilindeki ve karekterlerdeki canlılığa övgü yazıları yağmaktadır. Ama tabii ki de bu kadar üretken olan ve para kaygısı da güden bir yazarın bütün eserlerinin çok büyük edebi değer taşımasını beklemek mantıksızca olacaktır.Bunu değerlendirmenin en iyi yolu bence bir yazar öldükten sonra kalan eserlerine bakılarak karar verilmesidir. Çünkü bugün Jack London’u edebiyatın önemli bir parçası yapan hikayeleri değil romanlarıdır. Tarih sanatsallıktan uzak olan eserlerini zamanla bir elek gibi elemiştir.

İnişli çıkışlı, sürekli dalgalanmalarla geçen bir yaşam ve bunun sonucunda yıpranan sinir sistemi bir gece yüksek doz morfinle son bulmuştur.