Üzerinde duracağım iki yazar ve onların varoluşçu anlayışlarına geçmeden önce biraz varoluşçuluktan bahsetmek sanıyorum meseleyi daha anlaşılır kılacaktır. Varoluşçuluk, insanın doğuştan getirdiği bir özünün veya doğasının olduğunu reddeden, yaptığı seçim ve eylemlerle onun kendi özünü kendisinin yarattığını söyleyen ve bu seçimlerin de deterministik bir yapının değil özgürlüğümüzün bir sonucu olduğunu öne süren felsefi görüştür. Hristiyan ve ateist varoluşçuluk olmak üzere ikiye ayrılmakla beraber ben burada ateist varoluşçulardan biri olan Jean Paul Sartre’ın üzerinde duracağım. Sartre’a göre özgürlük birey için kaçınılmaz bir hakikattir. İnsan özgür olduğu için yaptığı eylemlerden sorumludur ve bu sorumluluk bireyde bir kaygı veya bulantı yaratır. Özgürlük, Sartre’de sanıldığı kadar cazip, her zaman mutlulukla anılacak bir kavram değildir. Çünkü özgürlük olumsallığın bulunduğu bir dünyada seçim yapma zorunluluğunu beraberinde getirir, seçim yapma zorunluluğuysa hayal kırıklıklarına, can sıkıcı bir sorumluluk duygusuna, bireyin kendi içine dönmesine ve de hepsinin sonucu olarak bulantıya yol açar. Descartesçi bir tezden yani bireyin kendi zihninden yola çıkan Sartre’da Descartes’dan farklı olarak kanatlarının altına sığınabileceğimiz bir Tanrı yoktur artık, dünyaya fırlatılmış varlığımız ve sonrasında ise ölene kadar bitmeyecek olan varoluş sürecimiz vardır. Bu sebeple de kendi zihinlerimize mahkum olarak yaşamamız gerekmektedir. Dünya bizim için iki gözün ve bir bilincin arkasında eriyip giden bir fenomenler bütünüdür. Bu da bizi kaçınılmaz olarak yabancılaşmaya götürecektir. Düşüncenin üzerine düşünmek, varoluşçu anlamda kendi üzerine düşünmek demektir ki, bu öznelliği doğurur.

BULANTI

Bulantı’da yabancılaşma kavramı çeşitli yerlerde kendisini göstermektedir. Mesela başkarekter Antoine Roquentin sahilde bir taşı sektirmek için eline aldığı zaman taş, elinde sıradan bir madde olmaktan çıkıp daha farklı hallere bürünür. Daha önce defalarca kez dokunmuş olduğu kapı tokmağı fiziki varlığının yanısıra bir anda sadece onun için kendi bilincinin bir uzantısına dönüşür, kafede kullandığı aynı bira bardağı değişen bir fenomen olarak acı bir şekilde önünde durmaktadır. Bütün bu anlar olumsallığı vurgulamakta, Sartre’in “dünyanın absürtlüğü” dediği şeyi ve Roquentin’de de bulantının ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. Bu durumu göstermek için bir diğer güzel örnekse romanın içinde geçen Roquentin’in şu monoloğudur: “Aklıma esen her şeyi yapabiliceğimi hissediyorum. Sözgelimi şu peynir bıçağını Otodidakt’ın(romandaki başka bir karekter) gözüne sokabilirim.” Burada mesele sıradan bir şiddet güdüsü veya eylemi değil, bu durumun “saçma”lığıdır, rastgeleliğidir, yapılabilir oluşudur. İşte tamda bu noktada Roquentin’i bulantı teslim alıyor. Neden bıçağı Otodidakt’a sokmasın ki? Neticede bu da özgürlüğün kendisine sunduğu bir seçenek. Ancak burada başta değinmiş olduğumuz öznelliğin ve bireyselliğin dışına çıkma çabası Sartre’de baş gösteriyor. “İnsan kendinden sorumludur denildiğinde amaç onun yalnız öznel kişiliğinden sorumlu olduğu değil, bütün insanlardan sorumlu bulunduğudur.” diyen Sartre, bireye toplumsal bir sorumluluk da yüklemektedir. Yani birey yarattığı karekteriyle toplumsal bir imge haline gelmekte, bir örnek teşkil etmektedir. İnsanın tüm davranışlarının bilinçle açıklanmasının mümkün olduğunu düşünen Sartre’a göre bu bilinç onun ahlaki açıdan “doğru” olanı yapmasını sağlayacak, bıçağın Otodidakt’in gözüne girmesini engelleyecektir.

Bulantı’daki bir diğer önemli husus ise diğer klasik romanlardaki olay örgüsünden çok daha farklı bir yapıya sahip olmasıdır. Kitabın sonunda ne olacağı gibi bir kaygıya kapılmaz, her cümlenin, her paragrafın sonunda ne olacağıyla, neyin seçileceğiyle ilgilenirsiniz. Varoluşçu felsefenin genel cümlesi olan “varlık özden önce gelir” ifadesi romanda Roquentin karekteri aracılığıyla hayat bulur. Hangi eylemleri gerçekleştireceğinde, hangi değerleri benimseyeceğinde insanın özgürlüğünü yansıtır Roquentin. Modern bir birey olarak eskiden kalma metafizik inançlara göre hareket etmez daha doğrusu edemez çünkü o rahatlık yitirilmiştir, bulantısıyla baş başadır artık. Bulantıyı tasvir etmek için bir örnek vermek gerekirse eğer, Sartre bir insanın uçurumun kenarında duyduğu korkudan bahseder, ona göre bu korkunun temel sebebi kişinin kendini oradan aşağıya atabilme özgürlüğüne sahip olmasıdır, eğer onu bir ağaca bağlarsanız özgürlüğünü elinden almış aynı zamanda da korkusundan kurtarmış olursunuz.

Bugün çeşitli iplerle(dinler, popüler kültür, medya…) insanlar hala kendilerini o ağaca bağlıyor gibi gözüküyor ancak o ağaç da uçurumdan düşerken hangi ip kurtarabilir insanı yalnızlığından ve bulantısından?

Yeraltından Notlar

Bir başka varoluşçu felsefede olan veya ona yakın olan eserse Dostoyevski’nin yazmış olduğu Yeraltından Notlar’dır. Sartre’ın kendisinden çokça etkilendiği söylenen Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da oldukça ilginç bir karekter yaratmış, kitabın başındaysa determinizm ve özgür irade arasındaki karşıtlığı gözler önüne sermiştir. Bulantı ile karşılaştırıldığında daha karamsar olduğu söylenebilir, ki bence bunun esas sebebi kitabın büyük bülümünün bir monolog şeklinde ilerlemesidir. Bir bireyin kendisiyle olan savaşının, varoluşundan duyduğu hıncın psikolojik açıdan başarılı bir aktarımını görürüz romanda. Dostoyevski’nin bilinçle ilgili tutumu Sartre’ninkinden çok daha sert olmuştur. Kendi cümleleriyle aktarırsak: “değil fazlasıyla bilinçli olmak, bilincin her türlüsü hastalıktır.” der, Dostoyevski. Ama yine de ondan sıyrılamaz, onun karekteri de Roquentin gibi-hatta belki de daha fazla- kendi bilincine mahkumdur.

Gerek Sartre’ın Bulantı’sında gerekse Dostoyoveski’nin Yeraltından Notlar ve Suç ve Ceza’sında (bu yazıda değinmemiş olsam da Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünde) bireyin toplumla olan çatışmasına tanık oluruz. Varlığın özü yarattığı bir durumda hiçbir şeyin “kendinde değeri” kalmayacaktır, ne Freud’un söylediği gibi kötü bir insan doğası, ne de dinlerin söylediği gibi iyi bir insan doğası. Nietzsche’nin de kitabına vermiş olduğu isim gibi “iyinin ve kötünün ötesinde” bir şeylerle, yani kendi değerlerini yaratmaya çalışan bireylerle karşılaşırız. Bunu ne kadar başarabilmiş oldukları sorusunun cevabıysa Roquentin, Raskolnikov ve Zerdüşt’te bulunmaktadır.