Öncelikle henüz izlememiş olanlar için neden izlemeleri gerektiğinden bahsetmek ve daha sonra benim filmden anladıklarımı naçizane anlatmak istiyorum.

Film bir Aronofsky filmi. Aslında filmlerini hepimiz biliyoruz. Requiem For a Dream (2000), Black Swan (2010), Noah (2014) gibi filmlerin yönetmeni. Geçmişine baktığımızda zaten bir kalite beklentisi oluşuyor. Başrollerde Jennifer Lawrence ve Javier Bardem’in olması ise beklentiyi daha da arttırıyor. Ancak yine de “böyle bir” film beklemediğimi söylemeliyim. Keyifli bir film izlemek istiyorsanız bu filmi biraz erteleyebilirsiniz çünkü izlerken kendinizi kasıp rahatsız olacağınız sahneler olabilir.

Henüz izlememiş ve izlemek isteyenler için bunları söyleyebilirim. Şimdi ise izleyenler için filmden anladıklarımı aktarmak istiyorum.

Sizin de fark ettiğiniz gibi film baştan sona simgelerle dolu bir film. Gerçekçi bir gözle izlendiğinde gerçekçi gelmiyor ve bir gariplik olduğu her zaman belli oluyor. Hatta öyle ki gerçekçilik için filmin bir yerinden sonra hiç uğraşılmamış bile denebilir. Simgeler o denli izleyicinin gözüne sokulmuş. Herhangi bir gerçekçilik ve simgeleri bu gerçek olayların içine yedirme kaygısının olduğunu zannetmiyorum.

Gelelim bu simgelerin ne olduğuna… Javier Bardem, filmde isim geçmediği için yazamıyorum, Tanrı’yı simgelemekte. Şair olması, bir yaratıcı niteliğinin olması ve daha sonrasında yazdıkları karşısında insanların ona tapması onun bir Tanrı olduğu fikrini filmin ortalarında zihnimize yerleştiriyor. Lawrence ise filmin başından beri evle uğraşıyor, evle bir bütünlük kuruyor. Ev, evrene karşılık geliyor bu durumda ve Lawrence ise doğa ana olarak karşımıza çıkıyor. Evi bir cennete dönüştürmek için çabalıyor.

Daha sonra ilk insan yani Adem geliyor, doktor olduğunu söylüyor. Tanrı bu yarattığını doğa anadan daha fazla benimsiyor, onun kendini övmesi hoşuna gidiyor. Burada ve diğer birçok yerde Tanrı’nın insansı duyguları olduğunu görmekteyiz ki bu da Aronofsky’in bir eleştirisi olarak yorumlanabilir. Tanrı bu misafiri çok seviyor. Bir sahnede Adem’i kaburgası yara içindeyken görüyoruz ve hemen ardından sahneye Havva yani karısı da çıkıyor, Adem’in kaburgasından yaratılma hikayesine bir karşılık olarak. Doğa ana yine memnun değil, karısı olduğunu biliyor muydun diye sorup duruyor adama. Filmin başından beri bir kristal göze çarpıyor, Tanrı’nın çok değer verdiği bir nesne. Adem en başta ilgi gösteriyor ancak fazla üstelemiyor. Havva’nın ise baştan beri o kristalde gözü olduğu belli oluyor, her fırsatta yasaklanmış olmasına rağmen o odaya girip o kristale bakmak istiyor. Sonunda Adem ile Havva o kristali düşürüyorlar yani yasak elmayı yiyorlar ve kovuluyorlar, kapı ise Tanrı tarafından “bir daha buraya giremeyecekler” diye kapanıyor. Sonraki sahnede de Adem ile Havva’nın seviştiğini görebiliyoruz.

Sonrasında ise Adem ile Havva’nın çocukları Habil ile Kabil görünüyor. Kabil, Habil’i kafasına vurarak öldürüyor ve hepimizin bildiği hikaye tekrarlanmış oluyor. Tanrı bu duruma çok üzülüyor. Bir kitap yazıyor. Sonrasında eve herkesi davet ediyor, insanlık genişliyor. Bundan doğa ana rahatsız oluyor. Çünkü insanlık eve yani evrene zarar vermeye başlıyor. Karmaşa da burada başlıyor aslında. Buradan sonra her bir olayı tarihsel bir olayla bağdaştırmak mümkün. Örneğin çok defa uyarılmalarına rağmen bir kadın ve adam tezgaha oturup zıplıyorlar ve su boruları patlıyor, içeriyi su basıyor, Nuh’un hikayesindeki gibi. Sonrasında Tanrı “Olsun yeniden tamir ederiz,” diyerek sakinleştiriyor. Yahudi olayları, savaşlar vs. gibi birçok olay yakalanabiliyor bu karmaşada. Evin duvarlarını yıkan birine “Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sorduğunda doğa ana, “Burada olduğumuza dair bir iz bırakmak için,” yanıtını alıyor ki bu insanlığın iz bırakma arzusuna denk düşüyor.

En sonunda Tanrı’nın oğlu doğuyor, İsa. Kadın istememesine rağmen Tanrı onu insanlığa bağışlıyor. Önce el üstünde tutuluyor, daha sonra öldürülüp eti yeniyor, dini metinlerde geçtiği gibi. Kadın bundan dolayı Tanrı’ya kızgın ancak her şeye rağmen onu sevdiğini söylüyor ve Tanrı, kadının sevgisini (kalbini) çıkarıyor. Bunu kıyametle eşlemek mümkün.

Sonrasında ise aslında her şey yeniden başlıyor. Bir döngü.

Tüm bu olayları görüp, üzerinde düşünüp karşılık geldiği şeyi bulmak film izlerken en çok keyif aldığım şeydi aslında. Sonrasında arkadaşlarımla beyin fırtınası yapmak da oldukça keyfliydi. Ancak bu simgeselliği yakalayabilmek adına gerçeklikten tamamen ödün vermek, belki de bunun kaygısına hiç düşmemek, filmin sevmediğim bir yanıydı. Böyle olunca tüm simgeler insanın gözüne sokulmuş gibi oluyor. Daha az belirgin olabilirdi diye düşünüyorum. Yine de böyle bir tarihselliğin bu şekilde kurulması, bir ev imgesiyle verilmesi ve tüm olayların işaretlerini bulabilmek film adına epey beğendiğim bir özellikti. İzlenmesini kesinlikle önerebileceğim bir filmdi.