Gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir film Lillian. Daha önce belgeseller çekmiş bir fotoğrafçı tarafından yönetilmiş. Eğer hareketli olmayan, “sanat filmi” kadar da yormayan sakin bir film istiyorsanız, bundan sonrasını bile okumanıza gerek kalmayacağını düşünüyorum.

Film, Amerika’da tutunamamış bir kadının Rusya’ya yürüyerek ulaşmaya çalışmasını anlatıyor. Bunu yepyeni bir hikayeyle değil, 1926 yılında aynı yolculuğa çıkmış Lillian Alling’in hikayesi üzerinden yapıyor. Kendisi de benzer bir yolculuğa çıkmış. Polis kuvvetleri arasında ismi bilinir bir hale gelmiş. Öyle ki Oakalla Hapishanesi’nde kış olduğu ve bırakıldığında yolculukta muhtemelen öleceği düşünüldüğü için 2 ay geçirmiş, aynı yerdeki sonrasında bir restoranda çalışmış. Ardından tekrar yola koyulmuş. Bu tanınırlık, ona telegraf kabinlerinde yemek, kıyafet gibi yardımlar bırakılmasını sağlamış.

Hikayesinin sonunu hemen söylemeyeceğim. Buraya kadar yazılanlar, filmi izleyip izlememeye karar vermeniz için yeterli olacaktır sanıyorum. Muhteşem görüntülerin olduğunu, izlerken sıkılmadığımı, yönetmenin belgesellik özelliğinin ön plana çıktığını ve yeterince dikkatli olursanız bazı göndermeler yakalayabileceğinizi de ekleyeyim ve sizi karar vermeniz için yalnız bırakayım.

Bundan sonrasını filmi izlemeden okumanızı önermem.

Lillian Alling’in Hikayesi

Biraz başa saralım hikayeyi. Lillian, Polonya doğumlu 30 yaşında Katolik bir kadın. New York’ta Rusya’ya gemiyle gitmek için para biriktirmeye çalışıyor Lillian. Ancak daha sonra Sibirya’ya yürümeye karar veriyor. Artık parayı biriktiremeyeceğini mi anladı, yoksa farklı aydınlanmalar içerisine mi girdi, meçhul. Yolculuğu için haritalara ve bazı kitaplara çalışmış kütüphanede. Önce Buffalo, sonra Kanada’daki Niagara Şelalesine gitmiş.

Kanada’nın batı kısımlarına, British Columbia’ya varmış. Günde 48 ortalama 48 km yürümüş. Vardığı bölge telgraf yolunun ağzıymış ve yolda belli aralıklarla telgraf kabinleri olduğundan bir görevli Lillian’ı fark etmiş ve hayatının tehlikede olduğunu düşünerek yetkililere bildirmiş. Bir yetkili de kış gelirken yolculuğa devam etmesine izin vermenin etik olmayacağını düşünmüş ve 2 ay hapishanede tutmuş. Sonrasında Lillan bir restoranda çalışıp para biriktirmiş ve devam etmiş. Yolculuğu sırasında da telgraf kabinlerinden kendisi için bırakılan yardımlara ulaşmış.

1928 Ekimde Yukon’daki Dawson şehrine varmış. Kışın yine burada çalışıp para biriktirmiş, nehirden ilerleyebilmek için bir bot alıp tamir etmiş ve suyun üzerinde buza kadar yolculuk yaptıktan sonra önce Nome’ye, daha sonra Bering Boğazı’na ulaşmış.

Lillian’ı son olarak 1929’da, Kuzey Amerika’nın en batısı olarak geçen Teller’de bir eskimo kadın görmüş. Sonrasında ise ne olduğu belirsiz. Belki Rusya’ya geçti ve gözlerden uzak yaşamını sürdürdü, belki de yolculuğu başarıya ulaşamadan bitti.

Film Hakkında

Sakinliği huzur veren, her ne kadar tehlikenin içinden geçse de izleyiciyi germeyen bir film. Filmde olanlara fazlaca duygusal tepki veren biri olarak böyle hissetmiş olmaktan memnunum. Fark ettiğim birkaç noktaya değinmek istiyorum.

Metropol’den Amerika’nın kırsalına kaydıkça değişim bariz şekilde belli olmaya başlıyor. Yaşam tarzı, mekanlar, insanların konuşması, radyo programları… Sanki hepsi sıcaklaşıyor, içtenleşiyor. Belki biraz da eski’leşiyor. Sorunsuz bir şekilde ihtiyaçlarını giderebiliyor Lillian. Ancak madalyonun diğer yüzü ortaya çıkmıyor da değil. Lillian, kırsalın kötü insanıyla karşılaşsa bile zarar görmeden atlatmayı başarıyor.

Filmin tamamen bir biyografi olmaması epey hoşuma gitti. Lillian Alling’in hikayesini olduğu gibi yansıtma yoluna da gidebilirdi ancak günümüz şartlarında aynı yolculuğu yapmak, farklı konulara parmak basılabilmesine kapı aralamış. Mültecilik, yaşadığın yerden göç etmek, yerinden edilmek gibi çağın sorunlarına göndermelerde bulunmuş. Boş evlere girmesi, radyoda çokça hava olaylarından bahsetmesi, yerlilerin hava olaylarını konuşması… Hava olaylarına bu kadar fazla temas etmesi, bunun bir şeyi simgelediğini düşündürüyor ve akla gelen ilk şey savaş oluyor. Yani savaştan dolayı göç etmek zorunda kalıp evini kaybedenlere fazlaca değiniyor film. Ana karakterin de bir göç yolculuğu içinde olduğunu düşünürsek çağın sorunu göç ve mültecilik gibi konulara belirsiz fakat sertçe değinildiğini söyleyebiliriz.

Kızılderililer gibi Amerika’nın iç sorunlarıyla ilgili göndermeler de bulunuyor. Bir taraftan savaş gazilerinin kutlaması ve onlara saygı gösterilmesi gibi festivaller gösterilirken, diğer yanda Kızılderililerin topraklarına yapılan saygısızlığı kınamak için bir araya gelmeleri aktarılıyor. Bir tarafta ülkeye bağlılık yeminleri edilip milliyetçilik gazlanırken diğer tarafta ülke eleştiriliyor ve ülke bütünlüğünden önemli konuların olduğu söyleniyor. Savaş gazilerinin kutlamasında şekerlemeler arabaların üstünden halkın önüne atılırken Kızılderili toplanmasında yiyecekler masanın üzerinde ücretsiz bir şekilde sunuluyor. Yönetmenin konuya bakış açısını da görebiliyoruz böylece.

Filmde Lillian’ın çantasında kirli bir oyuncak bebek taşıması da çok manidar. Direkt olarak mülteci sorunu ve çocukların yaşadıkları sorunlar akla geliyor. Anne ve çocuk yolda, çeşitli engelleri aşarak hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar ancak aşmalar gereken bir deniz var. Annenin durumu belirsiz. Çocuk vefat etmiş, kıyıda yatıyor. Filmin sonu, benim için beklenen ancak yine de çarpıcı bir sondu.

Sakinliğiyle, göze sokulmayan göndermeleriyle, arada bir verilen gerginlikle ve muhteşem görüntülerle çok keyifli bir filmdi. Umarım siz de keyif almışsınızdır ve bu metin, film hakkındaki yorumlarınızı biraz olsun belirginleşmiştir.

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...