Bu yazıda üzerinde durulmaya çalışılacak olan şey; küreselleşmenin Aydınlanma felsefesi dönemindeki teorik temellerinin gösterilmesi, bu fikrin köklerinin nerede olduğunun ve tarih içerisinde çeşitli düşünürlerce hangi yön veya yönlerden beslenerek mevcut duruma geldiğinin ifade edilmeye çalışılması ve ardından kuramsal eksikliklerinin kısa bir eleştirisinin serimlenmesi olacaktır.

Öncelikle Aydınlanma dönemine özgünlüğünü katan şey neydi? Onu kendisinden önceki, hatta kelimenin kendi anlamıyla düşünürsek “karanlık” olarak nitelenen, çok uzun bir dönemden farklı kılan, kendi kavrayış şeklini bir tür aydınlanma olarak takdim edecek kadar “ileri” götüren moment neydi? Bütün bu soruların cevaplanması ancak Antik Yunan’dan başlayıp Orta Çağ’da uzun bir Hristiyanlık dönüşümü geçiren ve ardından da modernite ve onun kültürel, teorik arka planı olan Aydınlanma ile bugünkü küreselleşme noktasına gelmiş olan Batı tarihinin takibi ile mümkün olabilecektir. Fakat burada üzerinde durulması planlanan küreselleşmenin Aydınlanmadaki temelleri olduğundan esas konunun  atlanmaması ve ona daha çok yer ayrılması tercih edildiğinden çok kısa bir tarihsel özetin sonrasında Aydınlanma dönemine geçilecektir.

Antiklerin dünya kavrayışı esas olarak kozmos fikrine dayanıyordu. Kozmos düzenli, uyumlu bütün anlamına gelmekteydi ve bu bütün canlı bir organizma olarak tasavvur edilen evrenin tamamıydı. Onlara göre evreni yani kozmos’u anlamak, onunla uyumlu yaşamak hem politik, hem de etik bir meseleyi içerisinde barındırıyordu ve onu anlamanın tek yoluysa “kutsal olanı ( theion) görüyorum (orao)” sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelen theoria, bugünkü deyimle teorik olanın, yani kozmos’un temaşasının gerçekleştirilmesiydi. Kozmos kendisi uyumlu, düzenli bir bütün olduğundan kendine içkin bir logos’u, yani akılsalığı olduğundan da bu temaşa sırf kelimenin anlamında olduğu gibi kutsal değil, aynı zamanda da akılsal bir durumdu.[1] 

Burada konuyu dağıtmaması nedeniyle girilemeyecek çokça sebepten ötürü bu kozmos fikri ve bu fikir üzerinden inşa edilen dünya tasavvuru yerini Hristiyanlığa bıraktı. Bu ne demekti peki? Bütün kozmos’a içkin olan akılsallığın aşkın hale getirilerek Tanrı’ya atfedilmesiydi, tabii ki. Ancak bu Tanrı kozmos gibi insanın kendi aklıyla onu anlayarak onunla uyum içerisinde yaşayabileceği bir şey değildi. İnsanı aşan, onun sınırlı algı gücünün kendisini anlamaya yetmeyeceği sonsuz ve mutlak bir Tanrı. Öyle ki, insanın yapabileceği tek şey artık; onun karşısında aciz ve pasif bir konuma geçerek cennetteki kralığında Tanrı’dan kendisini selamete erdirmesini ummak ve  bunun için O’na dua etmekti.

Çok uzun süren ve daha sonra tarihçiler tarafından “karanlık çağ” olarak adlandırılacak olan bu dönemin de bitmesiyle birlikte, daha doğrusu onun bitimine bizzat  yol açan unsurlardan biri olarak Aydınlanma dönemi denilen dönem gelecekti. Ama Aydınlama’ya gelmeden önce son bir hususun gözler önüne serilmesi Aydınlanmanın en önemli farklılıklarından birinin gösterilmesinde fayda sağlayacaktır. Hem antiklerin görüşüne, hem de Hristiyan anlayışına göre tekil birey, yani felsefi jargonda özne denilen kavram yoktu. Antikler için birey Aristoteles’in ünlü deyimiyle “ zoon politikon” yani toplumsal hayvandı. Öyle olmadığı bir durum düşünülemezdi. İnsanlar doğar doğmaz toplumsal olan varlıklardı; ardından kozmos’un akılsal yasasına uygun yaşayarak, onunla bir çeşit özdeşleşme, onun erdemli bir parçası olarak doğa durumuna geçmeyi, kendilerine kozmos tarafından verilmiş olan bir niteliği, telos’u (amacı) yerine getirmeye çalışırlardı ki, erdem de bu amacın yerine getirilme düzeyinin fazlalığıydı. O nedenle bir insan kadar bir at veya bir bıçak da erdemli olabiliyordu: Yeter ki, insanın özü olan aklını kullanabildiği ölçüde at kendi özü olan sahibini taşımak, bıçak da kendi özünü olan iyi kesmeyi yerine getirebiliyor olsun. Hristiyanlıkla bunun benzerliği ise antikler için bu özü veya telos’u belirleyen kozmos iken, Hristiyanlar için bunun Tanrı olmasıydı.

Antik kozmolojilerin ardından Hristiyanlığın da ekonomik, coğrafi, salgın hastalıkların yıkıcı sonuçları, bilimsel alanda yapılan keşifler gibi birçok nedenle zayıflaması sonucu Aydınlanma, Rönesans ve  bir süre sonra modernite -aralarında ince farklılıklar olsa da- dönemi gelmişti. Bunun en büyük sonucu ise öznenin doğması; belki nitelik ayrımlarının hepsinin olmasa bile, öznenin kendisini önceleyen nitelik ayrımlarının, yani telos veya Tanrı’dan hareketle anlaşılan bireyin, yerini neden- sonuç ilişkilerine bırakmaları oldu. “Modern fizik- örneğin dünyanın belli bir hiyerarşiye ve nizama tâbi olmayan, anlamdan yoksun, sonsuz bir kaos; ahenk ahenk fikrine sığmayacak şekilde birbirleriyle çarpışıp duran güçlerin ve nesnelerin alanı olduğunu ve hiç de düz olmadığını, kapalı bir sistem olmadığını ileri sürerek- eski kozmolojileri yerle bir ederken, aynı zamanda, Hristiyanlığın ilkelerini de kayda değer ölçüde zayıflattı.”[2] Özsel hiyerarşi ve amaçsallığın ortadan kalkması epistemolojik problemler doğurduğu gibi; aynı zamanda büyük bir etik problem, yani anlamlandırma problemi de doğurdu. Artık ne doğru bilginin, ne de öznenin yaşamını anlamlandırabilecek bir kozmos ya da Tanrı vardı. İşte tam da bu dönemde Aydınlanmanın temel mihenk taşlarından biri olan hümanizm fikri ortaya çıktı. Farklı dönemlerde Batı insanının orijini olmuş olan kozmos ve Tanrı fikrinin yerini, bizzat o insanın kendisi alacak ve bununla birlikte epistemolojik, etik ve politik sorunların çoğu özneden hareketle hümanist yani insan-merkezci bir görüşle çözülmeye çalışılacaktır. 

Ama nasıl oldu da kendisini önceleyen kozmos’tan ya da Tanrı’dan değil de, yalnızca kendinden hareketle kavranmaya başlandı, özne? Hiç kuşkusuz bu kavrayışın inşasının en önemli müsebbibi Descartes’tır. Özne felsefesinin ve modern felsefenin kurucusu kabul edilen ve bir 17. yy filozofu olan Descartes’ın esas başlangıç noktası “doğru bilgi”ye ulaşmaktır. Bunun en büyük nedenlerinden biri yukarıda da kısaca aktarıldığı üzere, Descartes’ın içerisinde yaşadığı dönemin epistemolojik açıdan kaotik olan durumu ve Descartes’ın eski fikirlerin zayıflaması sonucu orijinsiz kalan düşünceyi  “kurtarmak” istemesidir. Bu yolda öznenin öznelliğinden bağımsız, her özne için ortak sonuç veren bir yöntem, “evrensel” geçerliliği olan bir düşünce hattı inşa etme iddiasına girişir ve bu hususta dört kural belirler: (1) Doğruluğunun apaçık şekilde bilinmediği hiçbir şeyin doğru olarak kabul edilmemesi, yargıda bulunurken acelecilik ve önyargıdan kaçınılması. (2) İncelenen şeylerin mümkün olduğunca parçalanması, onların çözümlemeye en uygun duruma getirilmesi. (3) Basit düşüncelerden kademe kademe zor olanlara ilerlenmesi. (4) Bütünsel ve genel kontrollerle hiçbir şeyin dışarıda bırakılmadığından emin olunması.[3] Bu dört kuralın belirlenmesi sonucunda Descartes herkes için geçerli olma iddiasında olduğu yöntemini kendi düşüncesi üzerinden uygulamaya sokar. Açık ve seçik olarak algılamadığı her şeyden şüphe ederek başlar işe ve uzun bir argümantasyon neticesinde dış dünyadan gelen bütün duyusal verilerin apakçılığının bulunmadığını söyler. Matematik ve geometri gibi akla dayanan bilimlerin varlığından doğrudan şüphe etmek için bir neden bulamaz ama yine de kendisini yanıltan bir kötü niyetli cin veya şeytan varmış gibi düşünür ve bu cin düşünceleri konusunda da onu yanıltmakta olduğu varsayımına gider, Descartes. Ama her şeye rağmen, yanıltılıyor da olsam yanıltılacak bir Ben, bir özne olmalı diyerek düşünen bir Ben’in varlığı konusunda emin olduktan sonra Tanrı ve dış dünya gibi şeyleri artık emin olduğu sağlam temelden yani özneden hareketle kurmaya başlar.[4] Böylece Descartes hem yöntem fikriyle küreselleşmenin de ileride en önemli dayanak noktalarından birisi olacak olan “evrensel bilgi”  fikrini inşa etmiştir. Zira dünyanın küreselleşmesi, sınırların giderek zayıflaması hatta ortadan kalkması ancak her düzlemde bir ortak payda bulunduğu veya en azından bulunabileceği tasavvuruna dayanmak zorundadır ki, epistemik düzlemde bunu sağlayan Descartes olmuştur. Aynı zamanda Descartes’ın modern bilimsel düşüncenin  kurucularından sayılması ve bugünkü bilimin büyük oranda ulusal bazda değil de, küresel bazda işyeliş kazanmış olması tesadüf değildir.

Ancak özellikle bilimsel bilginin evrenselliği sayesinde çözülen ya da çözüldüğü iddia edilen epistemik problemin dışında küreselleşmenin politik, etik ve hukuki yani pratik zeminleri nasıl ve kimler tarafından oluşturulmuştur? Yukarıda bahsedilmiş olan Antik Yunan’ın doğa durumu ile toplumsal durum anlayışı modernitede tersine çevrilir. Peki bu ne demektir? Anlatılmış olduğu üzere antikler gibi toplumsal durumun doğal durumu öncelediği ve insanın özünü yerine getirmesi, doğasını gerçekleştirmesi sonucu doğal duruma ulaşıldığı ve bunun hedeflendiği bir düşüncede doğal hak öze uygun olan şey olmuştur. Deleuze’ün de haklı olarak işaret ettiği üzere doğal hak, antikler için toplumsuz birey düşünülemediğinden, yetersiz bir toplumdan doğa durumundaki kendi özünü, doğasını gerçekleştirmiş, erdemli bir topluma geçiş ile mümkün olabiliyordu. Ancak bu “erdemli toplum” nasıl gerçekleştirilebilirdi? Bilgenin, yani özlerin bilgisine sahip olanın, diğerlerine söylediği ödevlerin gerçekleştirilmesiyle. Bu doğal hak tanımı Hristiyanlık tarafından da büyük ölçüde değiştirilmeksizin kullanılmış ancak bilge kişinin yerini kilise almıştır.[5] Modern döneme gelindiği zaman ise yukarıda anlatılmış doğa durumu ile toplumsal durum anlayışı tamamen tersine çevrildi. Artık düşünülen insanın önce doğa durumunda bulunduğu ardından bir sözleşme ile – toplum sözleşmesi- toplumsal duruma geçildiğiydi. Bunun önemli sebeplerinden biriyse yukarıda da söylenen tekil birey yani özne kavramının düşüncenin temeli haline gelmiş olmasıydı.Bu öznenin nasıl “keşfedildiği”, Descartes tarafından, ve O’nu buna iten tarihsel şartlardan yukarıda kısaca bahsedilmişti. Hem antik kozmolojilerin yıkılışı, hem de Hristiyanlığın temelden sarsılan otoritesi sonucu Aydınlanma felsefesi yitirilmiş olan değerlerin yerine özneyi koydu ve böylece hümanizm olarak, yukarıda da ifade edilen düşünce, modernitede merkezi bir rol aldı. Ama bu nasıl mümkün kılındı? Bu soru burada  iki modern düşünür üzerinden yanıtlanacaktır: Bunlardan ilki de toplum sözleşmesi kavramını ilk ortaya atan kişi olan Hobbes’tur. Hobbes antiklerin ve Hristiyanların şeylerin öz tarafından tanımlanması geleneğini ve  niteliksel ayrımlarını ters düz etmiştir. Zira, O’na göre, öz denilen kavramlar soyut ve içi boş şeylerdir; varolan her şey cisim olmalıdır. Bu anlamda bir materyalist olan Hobbes şeylerin tanımlanması meselesini güce bağlamıştır. Her şey gücüyle, o şeyin doğal hakkıysa yapabildiği her şeyle tanımlanır.[6] O halde, Hobbes’a göre, herkesin birbiriyle bitmek bilmez bir mücadele içinde olduğu, “insanın insanın kurdu” olduğu doğa durumu insanın aşağı yukarı nicelikçe eşit olduğu bir durumdur. Burası çok önemlidir; zira nitelik ayrımının yapıldığı modernite öncesi dönemde kadın-erkek, köle- efendi gibi özsel, değişmez ayrımlar vardı, ancak Hobbes’un söylediği doğa durumunda ne niteliğe dayanan bir kadın-erkek, ne de köle-efendi ayrımı vardır. Çünkü her şey gücüyle tanımlanır ancak bu güç salt bir şeye indirgenemez: Bir erkek bir kadından fiziksel olarak güçlü olabilir ancak kadın da erkeği kandırarak ona üstün gelebilir. O nedenledir ki, böylesi bir doğa durumu insanların özgür olduğu ama can güvenliklerinin bulunmadığı bir durumdur.[7] Can güvenliklerini sağlamak için bir toplum sözleşmesi aracılığıyla insanlar güçlerini ve özgürlüklerini bir hükümdara veya bir zümreye devrederler, karşılığındaysa can güvenliklerini koruma altına almış olurlar. Birinin komşunu öldürmek doğa durumunda gücünün yettiği ölçüde hakkıysa, yapılan sözleşme gereği toplumsal durumda artık hakkı değildir – tabii doğa durumuna geri dönmek istemiyorsa- . Toplumsal durum yasakları da beraberinde getirmiştir ama bütün bunlar Hobbes için doğal hak değil; toplumsal hak yani hukuktur.[8] Aydınlanmanın hukuk anlayışının temellerini ,özellikle ulus devletlerin, Hobbes’ta bulmak mümkündür. Yani Hobbes da, bir benzetme yapmak gerekirse Descartes’ın düşüncenin epistemik orijinini belirlemek için özneyi ortaya çıkarması gibi, toplumsal durum öncesi bir özneden bahsederek bunu mümkün kılan sözleşmenin bozulma ve doğa durumuna geri dönüş tehlikesinin her zaman baki olduğunu söyleyerek politik ve hukuki düşüncenin orijinini güçle tanımlanan bir özneden başlatmıştır. İleride ulusal hukuktan evrensel hukuka geçiş konusuna tekrar değinileceği için burada ikinci olarak bahsedilecek toplum kuramcısı Jean-Jacques Rousseau’ya geçmek hümanizm fikrini açıklamak için daha faydalı olacaktır.

Rousseau hümanist ahlakı temellendirmek için, yani insan merkezli bir düşünce tasarısı sunabilmek için insan ile hayvan arasında bir nitelik farkı arar. Rousseau’dan önceki görüşler ve özellikle de yukarıda da anlatılmış olan Descartes, bu üstün niteliğin akıl ve duygulanım(dil de buraya dahil) olduğunu söylemekteydiler. Fakat şu anki bilim açısından da kabul görmeyen bu ayrımı Rousseau da kabul etmemektedir. O’na göre böyle bir nitelik farkından bahsedilebilecek tek insani farklılık özgürlükte ve onun sonucu olan “mükemmelleştirilebilirlik”tedir.[9] Rousseau’ya göre hayvan tamamen doğa tarafından, içgüdüyle yönlendirilmektedir ki, bir kedi iki yüz sene önce nasılsa hâlâ öyledir; değişmemiştir. Ancak insan tersine içgüdülerinden sıyrılarak doğal olandan koparak kültürel olana geçmiştir, içgüdülerin yerini irade almıştır: Kendi deyimiyle “doğa susar, yerine irade konuşur”. Bu özgür iradesi sayesindeyse kendisine bir tarih inşa eder, giderek gelişir, “mükemmelleşir”. Böylelikle Descartes nasıl Aydınlanma düşüncesinin orijinsiz kalan epistemolojisini “kurtar”dı ise, ya da kurtardığını iddia ederek özneden yola çıkmışsa veya Hobbes nasıl politik ve hukuki düşüncenin orijinini özneden başlattı ise Rousseau da bu düşüncenin etik kısmının orijinini özneye kaydırarak hümanist bir etik anlayışla düşünceyi “kurtarma” işine girişmiştir. Burada dikkat çeken bir diğer noktaysa doğal durum geçmiştekinin aksine artık modern insana cazip gelmemekte, aksine o artık kendisini düşüncenin merkezine atayan kültürel özne kimliğine yönelmektedir. Bu durumda kendini doğal temelinden soyutlamış kültür doğaya dönerek, ama eskinin aksine onu dönüştürmek ona egemen olmak için dönerek doğa-kültür karşıtlığını başlatmış, küreselleşme ve onun sonucu olan neo-liberalizm, emperyalizm gibi ideolojilerin de bu durumun şiddetini giderek artırmasıyla ekoloji problemi küresel bir boyuta ulaşmıştır.

Aydınlanma ile küreselleşme arasındaki bağın sunulması için olmazsa olmaz bir figür varsa o da Rousseau’dan çokça etkilenmiş olan ve Aydınlanma felsefesinin doruğu olarak gösterilen Kant’tır. Kant’ın hümanizm ve evrensellik fikrine katkısı buradan önceki kısımlara da zaman zaman göndermelerde bulunularak esas olarak üç alan üzerinden gösterilecektir: Epistemoloji, ahlak ve hukuk.

İlk olarak Kant’ın epistemoloji anlayışından kısaca bahsedilmesinden önce Descartes’ın epistemolijisinin hatırlatılması gerekmektedir: Descartes öncelikle bütün önyargıları ve kesinliği apaçık olmayan fikirleri dışarıda bırakacak bir yöntem inşa ettiğini ardından da bu yöntemle kendi Ben’inin saf bir düşünce olarak  varlığını açık ve seçik olarak algıladığını söylemişti. Bunun ardındansa Descartes önce Tanrı’nın, sonra da maddi dünyanın varlığını kanıtlamaya girişmiş kendinden, yani bir özneden hareketle de bunu yapmış olsa; özneye aşkın olan tözlere ( kendinde olan, kendisi aracılığıyla kavranan varlık) varmak durumunda kalmıştı. Kant’ın yapacağı, hatta kendi iddiasıyla felsefenin “Kopernikçi devrimi” olacak şey ise öznenin, aklın kendisini aşan, kendisine aşkın olan bir tözün varlığını bilemeyeceği böyle bir şeyin ancak bir inanç konusu olabileceğini söylemesidir.[10] Böylelikle öznenin varlığınından bağımsız töz fikri ortadan kalkmış, Descartes’ın özneden hareketle ulaştığı bilgiyi, Kant tamamen özneye tabi kılmıştır. “Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ndeki Kopernik tarzı devrimi, bilginin nesnelerini, öznenin etrafında döndürmeye yönelikti; ama Pratik Aklın Eleştirisi’nin, İyi’yi Yasa’nın etrafında döndürmeye yönelik devrimi kuşkusuz çok daha önemlidir.”[11]Deleuze’den hareketle, Kant’ın hukuk ve ahlak konusundaki görüşüne hızlı ama yerinde bir sıçrayışla geçilirse: Kant daha önce de söylenildiği üzere Rousseau’nun özellikle kültür ve özgür irade fikirlerinden etkilenmiş ve doğanın insana akla dayalı bu irade özgürlüğünü vermekte bir amacı olduğunu söylemiştir. Bu amacın veya ilerlemenin gerçekleşmesi ise tikel özneler düzleminde değildir; zira insanlığın birikimi kültürel ve tarihsel olduğundan toplumsal düzlemde olmalıdır. Kant’a göre, insanların içerisinde içgüdüsel veya doğal tek başına yaşamaya yönelik bir eğilim, “toplumdışı toplumsallık” olduğu açıktır, çünkü onda bencil eğilimler, yalnız kendi düşüncesini uyguluma arzusu vardır; ama bu bile tarihin ilerlemesi, insanlığın gelişmesi için doğanın kullandığı bir araçtır. İnsanın yaşadığı toplumsallıkla toplumdışılık arasındaki direnç onun gücünü uyandırır, tembellikten kurtarır onu. Şeref, güçlülük ve mülkiyet isteği gibi şeylerin de eklenmesiyle insan diğer insanlar arasında bir mevki elde etmeye yönelir, Kant’a göre: Böylece de kültüre ilk adım atılmış olur ve insan giderek ahlaki eylemeye başlar. Çünkü bu çatışma olmasaydı Kant’ın deyimiyle insan pastoral bir hayat sürer, güttüğü koyunlardan farkı kalmazdı. Ama bütün bunlar, Kant’a göre, “evrensel adalet yaptırımı”nı uygulayacak bir “yurttaşlar toplumu”na ulaşmak içindir.[12] Zira uluslar kurulmuş ve kendi yasalarınca yönetiliyor olsa da uluslararası durum Hobbes’in doğa durumundaki bireyler için kullandığı şekliyle doğa durumudur hâlâ. Hobbes her ne kadar, yukarıda da belirtildiği üzere, doğa durumunun tehlikelerini göstermiş ve bunlardan korunmanın yollarını politika teorisinde sunmuşsa da, ulusların birbirlerinin “kurdu” olduğu doğa durumu için çözüm getirmemiştir. Bunu amaçlayan ise Kant olmuş, daha doğrusu doğanın bunu amaçladığını söyleyen kişi O olmuştur. Yukarıdaki kısımdan da anlaşılacağı üzere Kant’ın tarih anlayışı ilerlemecidir. Geçmişte nasıl ki aileler, birleşerek kabileleri, kabileler birleşerek devletleri olmuşturmuş iseler, ve bu oluşumlar giderek daha kapsayıcı, deyim yerindeyse daha  “küresel” hale gelmişlerse üstelik bunu da birbirleriyle çatışarak yapmışlarsa aynı şekilde ulusların çatışmasının sonucunda da varılacak bir üst şemsiye vardır ki, o da yukarıda söylenilen evrensel adalet yaptırımını uygulayacak yurttaşlar toplumudur, Kant’a göre. Bunun temeli ve koruyucusu ise evrensel nitelikteki “Yurttaşlar Anayasası” olacak, yurttaşları ise “dünya yurttaşı” olacaklardır. [13] Deleuze’ün de yukarıda verilmiş olan vurgusunda olduğu gibi iyi Yasa’ya göre belirlenmiş olacak; yasa iyinin tabiiyetinden kurtarılacaktır. Burada daha fazla ayrıntıya girilemeyecek olsa da Kant’ın bu fikri ile Birleşmiş Milletler gibi uluslararası – hatta üstü-  yapıları fikirsel olarak öncelediği ortadadır.

Bu bağlamda Kant’ın ahlak görüşü de tamamen bu evrensellik ilkesine göre şekillenmektedir. Ahlaki dilin bir buyruk olduğu ortadadır, ama Kant’a göre iki çeşit buyruk vardır: İlk koşullu buyruklar olan bir şeye ulaşmak, bir şeyi elde etmek için yapılan buyruklar, diğeri ise Kant’ın kategorik buyruklar dediği;  bir araç değil amaç olan, hatta evrensel bir amaç olan değer yargılarıdır. Bu Kantçı “evrenselleştirebilme” prensibi doğru  eylemenin ahlaki ölçütünü vermektedir: Buna göre de bir insan eylerken her zaman  gerçekleştirdiği eyleminin herkes için geçerli olmasına dikkat etmelidir.[14] Yani burada da Kant nasıl hukuki iyiyi Yasa’ya bağladıysa, ahlaki iyiyi de Yasa’ya, kategorik buyruğa bağlamakta onu evrenselleştirmektedir.

Sonuç olarak Aydınlanmanın ve onun ideallerinin zirve noktası olan Kant’ın “evrensellik”, hümanizm ve uluslararası ebedi barış, evrensel bir ahlak yasası olarak “kategorik buyruk”, tümel olanı hedefleme gibi küreselleşmeyle uyumlu fikirlerin sahibi ve hatta bizzat onun ortaya çıkmasında payı olan bir düşünür olduğu söylenebilir. Ancak bütün bunlara rağmen Kant’tan sonraki dünya onun söylediğinin aksine – iki büyük dünya savaşı, BM’nin işlevsizliği, hukukun evrensel bir denetim mekanizması olamaması gibi- bir yöne gittiği Kant’ın kendi tabiriyle söylersek bir fenomen olarak karşımızda durmaktadır. Ayrıca hümanizm gibi insan merkezli bir düşüncenin bir çeşit modern kibrin ifadesi olmadığını, evrensellik ve evrenselci ahlak adı altında ötekilerin veya güçsüz ulusların sömürülerek evrenselci ahlak sayesinde elde etmiş oldukları soyut hakka sahip olma hakkını hiçbir zaman yerine getiremeyecek pasif ve apolitik özneler doğurulmadığını[15], iyinin kaynağı haline gelmiş evrensel bir hukuk ve ahlak yasasının belirsiz konumun bir yargı ağına dönüşmeyeceği; verdikçe daha çok isteyen bir yapı olmayacağını[16], tümelin içinde tikelin; yani çokluğun, farklı çoklukların erimeyeceğini kim söyleyebilir? Bu soruların cevapları burada aranamayacak olsa da kendilerinin bulunması zorunludur.

KAYNAKÇA

  • Kant, Immanuel. “Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi (çev. U. Nutku).” İstanbul: Yazko Felsefe Yazıları (1982).Kant, Immanuel. “Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi (çev. U. Nutku).” İstanbul: Yazko Felsefe Yazıları (1982).
  • Ferry, Luc. Gençler İçin Batı Felsefesi( çev. D. Çetinkasap), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (2018)
  • Deleuze, Gilles. Sacher- Masoch’un Takdimi ( çev. İ. İgan), İstanbul: Norgunk (2019)
  • Deleuze, Gilles. Spinoza Üzerine On Bir Ders ( U. Baker), Ankara: Öteki Yayınevi, 2000
  • Hobbes, Thomas. Leviathan (Semih Lim), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları (2018)
  • Descartes, Rene. Meditasyonlar ( Ç. Dürüşken), İstanbul: Alfa (2017)
  • Descartes, Rene. Yöntem Üzerine Konuşma( A. Timuçin), Ankara: Cumhuriyet (1998)
  • Horner, Chris; Westacott, Emrys. Felsefe Aracılığıyla Düşünme ( A. Arslan), Ankara: Phoenix (2016)
  • Soysal, Ö. 2010. Evrenselcilik-Tikelcilik Gerilimi Işığında Ötekiler’in Kaderi. Uludağ Üniversitesi Birinci Uluslararası Felsefe Kongresi , (Bursa, Turkey).

[1] Bkz. Luc Ferry, Gençler İçin Batı Felsefesi, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018

[2] Ferry, a.g.e., s.82

[3] Bkz. Rene Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, İstanbul: Cumhuriyet, 1998, s.46

[4] Bkz. Rene Descartes, Meditasyonlar, İstanbul: Alfa, 2017

[5] Bkz. Gilles Deleuze, Spinoza Üzerine On Bir Ders, Ankara: Öteki Yayınevi, 2000

[6] Bkz. Deleuze, a.g.e., s.104

[7] Bkz. Thomas Hobbes, Leviathan, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018, s.99-103

[8] Bkz. Deleuze, a.g.e., s.105

[9] Ferry, a.g.e., s.93

[10] Bkz. Chris Horner, Emrys Westacott, Felsefe Aracılığıyla Düşünme, Ankara: 2016

[11] Gilles Deleuze, Sacher- Masoch’un Takdimi, İstanbul: Norgunk, s.68

[12] Bkz. Immanuel,Kant. Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi.İstanbul: Yazko Felsefe Yazıları 1982.

[13] Bkz. Kant, a.g.e

[14] Bkz. Chris Horner, Emrys Westacott, Felsefe Aracılığıyla Düşünme, Ankara: 2016, s.158

[15] Bkz. Alıntılayan Soysal, aktaran Ranciere

[16] Bkz.Gilles Deleuze, Sacher- Masoch’un Takdimi, İstanbul: Norgunk, s.69

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 5 / 5. Oy sayısı: 3

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...