Klasik dönem yani Antik Yunan ile modern dönemin politika anlayışlarının farklarını anlayabilmek açısından öncelikle klasiklerin görüşünden bahsedilecek olursa; onların dünya, daha da doğrusu “kozmos” (düzenli bütün) tasavvurunun “doğal hak” kavramına göre şekillendiği görülecektir. Peki doğal hak ne demektir? Deleuze’ün de vurguladığı üzere o, öze uygun olan şey demektir.[1] Deleuze bundan hareketle dört önerme ileri sürer: (1) Şeyler özleriyle tanımlanıyorlar ise ve insanın da özü akıl, akıllı bir hayvan olmak ise onun doğal hakkını bu tanımlar.[2] Yani insanın özü onun akılsallığıyla karakterizedir. (2) Bu doğal hak toplumdan önce varolduğu düşünülen bir doğa durumuyla ilintili değildir, zira doğa durumu, klasikler için, toplum öncesi bir durum değildir: Aksine iyi bir toplum, insanın içerisinde özünü yani akılsallığını gerçekleştirebileceği bir toplumdur.[3] Ki o nedenle de verili değil inşa edilen bir toplumdur; ki, antikler için, tam da bu noktada politika bu toplumun kurulması faaliyeti olacaktır. (3) Bu bağlamda da aslında, klasikler için,  önce gelen kavram “ödev”dir[4]; zira bahsedildiği üzere insanın özünü gerçekleştireceği politik topluluğu, yani polis’i kurması onun ödevidir. (4) Son olarak ise, Deleuze’ün politik boyutuna bizzat dikkat çektiği gibi, oldukça pratik bir önerme çıkar bu üç diğer önermeden: Bilgenin yeterliliği.[5] İnsanın politik faaliyetinin bir telos’u varsa ve telos özün gerçekleşmesine yönelmişse aynı zamanda politik bir faaliyet olan bu gerçekleşmeyi kim sağlayacaktır, kim onun bilgisine sahiptir? Bu kişi yukarıda da işaret edildiği üzere  Deleuze’ün ifade ettiği bilgedir ya da Platoncu bir deyişle söylenecek olursa İdea’ların bilgisine sahip olan bilge, yani filozof-kral’dır.[6]

            Anlaşılacağı üzere, klasikler için Strauss’un da belirttiği gibi politik yaşamın özü aynı zamanda da ahlaki bir kavram olan erdemdir ama onlar ahlakın tözsel bir kavram olduğunu düşünmelerine rağmen onun toplumsal alanla değil de, bireysel alanla ilgili bir kavram olduğunu düşünüyorlardı.[7] Dolayısıyla, klasiklere göre, ahlak bireysel düzlemde bir erdemle veya özle ilgilenirken, politika kolektif bir erdem veya öz ve onun gerçekleştirilmesiyle ilgilenmektedir: Aristotelesçi bir ifadeyle söylersek kuvveden fiile geçişle.

            Peki modern döneme gelindiğinde nasıl bir kırılma yaşanmıştır, neler kırılmıştır? Deleuze bu soruya klasik dönem ile modern dönem arasında gerçekleşen üç tersine çevirmeyle cevap verir: (1) Şeyler artık, klasikler için olduğu gibi özleriyle değil, kudretleriyle tanımlanırlar; ki bu da doğal hakla şeyin özü arasındaki bir uygunluğun yerini, hakkın şeyin yapabileceği şey olduğu yani onun gücü olduğu fikrinin alması demektir.[8] (2) Bu durumda doğa durumu toplumsal durumdan ayrılır ve kuramsal açıdan ondan önce gelir; dolayısıyla da toplumsal durumdaki yasaklar, yapılabilecek ama yapılmasına izin verilmeyen şeyler, artık bir doğal hak değil bir toplumsal hak yani hukuk olacaktır.[9] Doğa durumunun toplumsallıktan önce gelmesi, klasik politika teorisinin büyük öncülünün ters düz edilmesi ne anlama gelir? İnsanın toplumsal doğmadığı, onun toplumsal olduğu anlamına gelir ama burada da kalmaz çünkü artık toplumun meşrulaştırılması gerekmektedir, zira o verili bir mefhum değildir artık. (3) Son olarak ise toplumsallığı önceleyen, her şeyin muktedir olduğu her şeyi yapmaya hakkı olduğu doğa durumuysa o halde ilk gelen klasiklerdeki gibi ödev değil, hak olacak; ödevler ise bu hakları toplumsallaşma uğruna sınırlandıracak mecburiyetler olacaktır.[10]

            Strauss ise özellikle modernite içerisinde Machiavelli ve Hobbes tarafından gerçekleştirilen bu kırılmayı klasik anlayışın gerçekleştirilmesi imkansız bir tasavvura sahip oluşunda ve onların bu yüksek standartları alçaltarak kurulan planların politik düzlemde gerçekleştirilebilme ihtimalini arttırmaya çalışmalarında görür.[11]

            Klasik politika anlayışıyla modern politika anlayışı arasındaki fark kabaca belirlendikten sonra bu fark bağlamında Hobbes’un görüşlerinin ve onun politika- din ilişkisine karşı yaklaşımının ne olduğu meselesine gelinecek olursa, ilk olarak Hobbes açısından, onun dine yönelik politik bir kavrayışının olduğu ve dini toplumsal birlik ve barışı sağlamanın bir aracı olarak gördüğünü söylemek mümkündür: O nedenledir ki, Hobbes dinin özüyle teolojinin ilgilendiği şekliyle ilgilenmez, onun politik yaşamla ilişkisi sebebiyle onunla ilgilenir.[12] Dolayısıyla da Hobbes kilise ve devleti iki ayrı varlık olarak ele almaz, onlar toplumsal birliği kurma ve barışı koruma işlevleri açısından özdeşleştirir.[13] Bu vesileyle de o güne kadar Batı dünyasında ciddi bir sorun teşkil etmiş olan kilise ve devlet arasındaki konumlanmada kilisenin devlete olan üstünlüğü yıkılmış ve Batı’daki iktidarı bölmek suretiyle zayıflatan ve çatışmalara neden olan dini unsur politik alana dahil edilerek iktidarın üzerindeki bölünmüşlük ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Aynı sebepledir ki Hobbes, “egemene tüm dini öğreti ve ibadet biçimleri üzerinde tam yetki tanır. Dinin amacı esasen dünyevidir; insanları itaate, yasalara, barışa, yardımseverliğe ve sivil topluma daha eğilimli kılmak”[14]tır. Bunun esas amacı politik birliktir zira “uyruk”un itaat edeceği iki “efendi” yani kilise ve devlet olsaydı bunun toplumsal birliği bozacağı açıktır, çünkü uyruk aynı anda iki efendiye itaat edemez.[15] Hobbes’un politika felsefesi ve din- politika ilişkisini işleyişinin genel stratejisi olarak modern politik kavrayışın odağı olan güç kavramını, kaosun hüküm sürdüğü, “insanın insanın kurdu olduğu” doğa durumundan çıkıp bir toplum sözleşmesi ile hukuki ve toplumsal bir güvenlik ortamını ve bu ortamı koruyacak olan egemeni (Leviathan) öne çıkardığı ve de bunu yaparken her zaman doğa durumuna geri dönülebilme tehlikesine karşı deyim yerindeyse tetikte olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Zira yukarıda da belirtildiği üzere Hobbes için, antikler için olanın aksine, insan doğuştan  bir “zoon politikon” değildir; o, doğduktan sonra “toplumsallaşan” bir hayvandır. Bu çıkarımın en büyük sonuçlarından biri ise her zaman toplumun ve devletin birey karşısında meşrulaştırılmak zorunda oluşudur. Hobbes’un da esas amacı tekrar doğa durumunun çatışma ve kaosu dönmeksizin meşru, yani güçlü, bir politik düzen kurmaktır. Bu bağlamda da geçmişte politik erki zayıflatan unsurları, kilise gibi, dönemindeki diğer birçok filozof gibi politik erkin altında, ona tabi olarak konumlandırmıştır.


[1]  Gilles Deleuze, Spinoza Üzerine On Bir Ders, çev., Ulus Baker (Ankara: Öteki Yayınevi, 2000), s. 101

[2] a.g.e., s.101-102

[3] a.g.e., s.102

[4] a.g.e., s.102

[5] a.g.e., s.102-103

[6] Bkz. Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Sofistlerden Platon’a (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016), s.420-421

[7] Leo Strauss, Politika Felsefesi Nedir?, çev., Solmaz Zelyüt (İstanbul: Öteki Yayınevi, 2017), s.85-87

[8] Gilles Deleuze, a.g.e., s.104

[9] a.g.e., s.104-105

[10] a.g.e., s. 106

[11] Leo Strauss, a.g.e., s.87

[12] Maurice Barbier, Modern Batı Düşüncesinde Din ve Siyaset, çev., Özkan Gözel (İstanbul: Kaknüs Yayınları, 1999), s. 130

[13] Maurice Barbier, a.g.e., s.131

[14] Donald G. Tannenbaum, Siyasi Düşünce Tarihi, çev., Özgüç Orhan (Ankara: BB101 Yayınları, 2017), s.211-212

[15] Maurice Barbier, s. 132

KAYNAKÇA

  •   Deleuze,Gilles. Spinoza Üzerine On Bir Ders. çev., Ulus Baker. Ankara: Öteki Yayınevi, 2000.
  • Arslan,Ahmet. İlkçağ Felsefe Tarihi Sofistlerden Platon’a. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016.
  •  Strauss,Leo. Politika Felsefesi Nedir?. çev., Solmaz Zelyüt. İstanbul: Öteki Yayınevi, 2017.
  • Barbier,Maurice. Modern Batı Düşüncesinde Din ve Siyaset. çev., Özkan Gözel. İstanbul: Kaknüs Yayınları, 1999.
  •  Tannenbaum,Donald G. Siyasi Düşünce Tarihi. çev., Özgüç Orhan. Ankara: BB101 Yayınları, 2017.

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...