Ari Aster’ın yazıp yönettiği ve 2019 yapımı olan filmin benim perspektifimden nerede konumlandığını takdim edebilmek için kısaca filmin olay örgüsünü anlatmak gerekecektir: Filmin ABD’de okuyan dört erkek arkadaşın -Christian, Mark, Josh, Pelle- ve onlardan birinin sevgilisinin -Dani- Pelle’nin İsveç’teki köyünde gerçekleşecek olan bir festivale gitmek üzere yola çıkmalarıyla başladığı söylenebilir. Christian ve Josh antropologturlar ve bitirme tezleri için konu aramaktadırlar. Christian’nın sevgilisi olan Dani ise yoğun psikolojik sorunları olan bir psikoloji öğrencisidir. Bu beş kişinin İsveç’e varmasıyla birlikte yolculuğun ilk gününde doğa ile temasa geçmeleri söz konusu olmuş, uyuşturucu özelliği gösteren doğal mantarların da etkisiyle bir tür esriklik durumuna geçmişlerdir. Ardından yolda birkaç kişiyle daha tanışan beşli grup, onlarla da birlikte Pelle’nin köyüne varırlar, köy sakinlerinin sempatik ve sıcak karşılamaları, köyün içinde bulunduğu doğanın, daha doğrusu doğanın içinde bulunduğu köyün cazibesi ve köyün mimarisinin otantikliği karşısında büyülenirler. Köyde huzurlu bir şekilde geçirilen birinci günün ardından festivalin başlamasıyla önceleri eğlenen grup, bir törenle köyün en yaşlı kadın ve erkeğinin bir kayalığın üstünden kendilerini aşağı atarak öldürmeleri karşısında dehşete düşerler. Sonrasında bunun geleneksel bir şey olduğunun, yaşlıların yatakta aciz şekilde ölmektense bir çeşit doğal döngüsellik içerisinde yeni doğanlara yer açmak için bu eylemi mutlulukla gerçekleştirdiklerinin öğrenilmesiyle, yani durumun rasyonalize edilmesiyle kaygı biraz diner. Bu durumu merak eden iki antropolog -Christian ve Josh- tezlerini bu köy üzerine yazmaya karar verirler ve insanlarla konuşmaya, ampirik veriler toplamaya, hatta köyü antropolojinin bir nesnesi olarak açıklamaya, bilmeye çalışırlar, fakat ardından yaşamın döngüselliğinin bir ifadesi olan ritüelin içerisinde kendilerinin de birer kurban olduklarını anlamakta geç kalırlar ve grubun tek kadın üyesi olan Dani ve köyün yerlisi olan Pelle hariç hepsi farklı şekillerde ve zamanlarda kurban edilir. Zira köyün kendi içyapısı yaşamın askıya alınmasına, idealize edilmesine, keskin bir özne- nesne ayrımına müsaade etmez.

Kısaca olay örgüsünden bahsettikten sonra filmin neyden dem vurduğu meselesine gelecek olursak bu sorunun ancak doğa-kültür karşıtlığı üzerinden okunabileceği kanaatindeyim. Sanıyorum bunu iki karakter üzerinden açmak meseleyi daha anlaşılır kılacaktır; bu karakterlerden biri antropolog olan Christian diğeri ise onun sevgilisi ve grubun tek kadın üyesi olan Dani. Daha önce de belirttiğim gibi Dani modern toplumda psikolojik sorunları olan biridir ve bu nedenle de Christian ile olan ilişkisi sorunlu bir karakter sergilemektedir, bunun en önemli sonuçlarından birisi ise Dani’nin uyum problemi göstermesi nedeniyle Christian’nın arkadaşlarının Dani’ye olumsuz yaklaşmaları, onu dışarıda tutmak istemeleridir. Köye yapılacak gezinin planına Dani’nin de dahil olması grubu rahatsız eder, tek bir kişi hariç: köyün yerlisi olan Pelle. Pelle bunu sevinçle karşılamıştır. Filmin bu noktasından itibaren birçok yerde modernitenin yaratmış olduğu ikiliklerin doğada nasıl çözündüğü gösterilecektir; tıpkı biz ve öteki ayrımını temsil eden Dani’nin dışlanmasının, “kültürün ürünü” olan diğerleri tarafından değil de “doğanın bir parçası” olan Pelle tarafından tasfiye edilişi gibi. 

Köye gidilmesiyle grubun erkek üyeleri tek tek “geriler”, öldürülürken; onların aksine Dani giderek “iyi”leşir, sağlığına kavuşur, aslında daha da doğrusu “hasta” olmaktan kurtulur. Zira hastalık tıbbi bir şey olduğu kadar, belki de daha fazla, bir tarihsel kimliktir aslında. Dünyaların tersine çevrilme’si ile Dani modern toplumun dayattığı “patolojik olan özne” kimliğini kaybeder, Hegel’in de dediği gibi “özne, nesnenin içerisinde erimiştir” artık. Festivalin dans yarışmasını kazanmasıyla “Mayıs Kraliçesi” adı verilen geleneksel statüye ve törenin son kurbanını seçme hakkına veya gücüne sahip olur Dani. Kurban edilmek üzere seçtiği kişiyse sevgilisi Christian’dır. Zira Christian’ın ölümüyle Dani sağlığına tamamen kavuşur, çünkü onu hasta eden modern toplumdur, Odipal kültürdür, daha özelde ise sevgilisiyle kurduğu ilişkidir. Filmin başından itibaren kendisini erkeğin arzusuna, bekletisine uydurmaya çalışan, onun karşısında kendi özgücüne ket vuran Dani, bu tahakküm ilişkisine son vererek “kurtulur”. Özelde yıktığı tikel ilişki aslında Babanın Yasası’nın egemen olduğu Odipal kültürün yıkılışının bir ifadesidir. Babanın Yasası veya Oidipal kültür Freud ve Lacan’ın psikanalizde sıkça kullandığı birer kavramdırlar: Baba figürü dünyaya gelen henüz sadece İd’den, yani içgüdüsel arzulardan oluşan, Haz İlkesi’ne göre eyleyen çocuğun Benlik ve Üstbenliğinin kurulmasına, kendisini annesinin bir nesnesi olarak gören ve annesiyle dolayımsız bir ilişki kuran çocuğun bir üçüncü figür olan babanın da ilişkiye girmesiyle gerçekliğin farkına vararak kültürün dünyasına girmesine imkan tanır. Psikanalize göre de Odipal döneme geçemeyen insan kendi öznelliğini kuramaz, kültür dışıdır, yani şizofrendir. Gelgelelim Freud ve Lacan üç aşağı beş yukarı anne-çocuk ilişkisinin üçüncü figürü olan babayı aynı anlamlarda kullansalar da, Freud’ta babanın kastre edici işlevini, çocuğu kültürün dünyasına sokmaya yönelik görevini yerine getirebilmesi için kendisinin fiziki varlığı söz konusu olmalıdır. Fakat Lacan için bu böyle değildir; ona göre dil içerisinde yapılanmış Babanın Söylemi yeterlidir. Bu söylemi çocuğa yansıtarak onu kültürün içine çeken ise annenin kendisidir. Peki bu Babanın Yasası nedir? Daha anlamlı bir soruyla ifade edersek neyi yasaklamaktadır? Başlangıçta kendisini bir öznenin nesnesi olarak gören, bütün arzularına annesinin üzerinden tatmin sağlayan çocuğun cinsel içgüdülerinin de annesi üzerinden tatmininin yasağıdır bu, yani ensestin. Zaten ancak bu şekilde egzogami yoluyla kan bağı içermeksizin “öteki”ler ile ilişkiye girilebilir, bir üst “birlik”e varılabilir kültürün dünyasında. 

Tersine çevrilmiş dünya derken ne demek istediğimi açmak için Midsommar’daki Dani ile Aiskhülos’un -bundan önceki yazımda incelediğim- Oresteia isimli  tragedyasndaki İfigeneya’nın karşılaştırılması sanıyorum ki faydalı olacaktır; bu tragedyaya göre Argos kralı olan Agamemnon Troya’yı fethetmeye giderken denizde rüzgar kesilir ve gemiler durur, kahinler ancak kızı İfigeneya’yı kurban ederse rüzgarın tekrar eseceğini ve ilerleyebileceklerini söyler. Agamemnon kızını fetih, şan, şeref ve bunlardan kaynaklanan güç için, yani kültürel semboller için kurban eder. Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında belirttiği gibi anne rahmindeki kadir-i mutlak durumundan kültürün bastırmalarıyla karşı karşıya kalacağı dünyaya fırlatılan çocuk, bastırılan cinsel enerjisini, yani libidosunu kültürün yüceltmeleri olan felsefe, sanat, hukuk, spor, savaş gibi alanlara aktarmalıdır. O nedenle doğal olanın yerine kültürel olan geçer. Oresteia’da kültür uğruna kurban edilen kadın figürü varken, Midsommar’da doğa uğruna kurban edilen erkek figürü vardır. Oresteai’da anaerkil dönemin değer gören kadınlardan yana adalet tanrıçaları olan Erinye’ler gücün kendisine, yani Zeus’a boyun eğerek iyi niyetliler anlamına gelen Eumenidler’e dönüşürlerken, doğal bir nitelik taşıyan ve yılın en uzun gününün kutlandığı Midsommar festivali kültürün simgesi olan erkeklerin kurbanıyla ve de doğanın simgesi olan kadının kraliçe olmasıyla son bulur.

Burada tartışmaya açılması gereken bir diğer noktaysa modern dünyada Dani’yi tahhaküm altına alan Christian’ın adının anlamıdır ki, Hristiyan anlamına gelir. Nietzsche modernitenin soykütüğünü çıkarırken onun Hristiyanlık ile olan ilişkisini ortaya çıkarmış, ikisinin de nasıl özgür irade, sorumluluk, eşitlik, ilerleme ve umut gibi kavramlar üzerine inşa edildiğini sorgulamıştır. Zira filmde de Christian’ın kurban edilmesiyle özneci ve zihin merkezli görüş yerini bedene, tikel özne ise kollektif topluluğa bırakır. Yani kurban edilen aslında moderniteyle birlikte Hristiyanlıktır da. Hristiyanlığın doğayı yadsımasının, onu mahkum etmesinin bedeli Christian’ın ayı postunun içerisine, yani doğanın içerisine, geri döndürülerek yakılmasıyla ödetilir. Kaldı ki, yakılma teması Hristiyanlık söz konusu olduğunda her zaman metaforik ve hatta ironik bir temadır. Tersine çevrilen dünyada da yakan ve yakılanın yerleri de doğal olarak değişmiştir.

Hristiyanlık ve Aydınlanma arasında ikinci bir yerden daha bağ kurulabilir: Aydınlanma sözcüğünün kendisinden. İlk önce Eski Ahit’te geçen ve Latincede “Fiat lux”, İngilizcede “ Let there be light” olarak ifade edilen “ışık olsun” anlamındaki Tanrı’nın ışığı yaratmasını ifade eden cümle daha sonra Hristiyanlığa hatta muhtemelen İslam’a da -nur- geçmiştir. Tabii burada ışık kelimesinin işaret ettiği şey kutsal ışıktır; bu dünyanın karanlığının ancak öte dünyandaki aydınlık sayesinde, onun uğruna yaşanılabilir kılınışının ifadesidir. Modernitenin yapmaya çalıştığı şey ise bir nevi Tanrı’nın yerine aklı koymak gibi aklın kendisini aşan bir işlevi ona yüklemek olmuştur. Zira Aydınlanma felsefesinin doruğu olarak gösterilen Kant’ın bile “Saf Aklın Eleştrisi” kitabında aklın yapabileceklerini anlatarak onu sınırlamak daha sonrasında ise inanca yeniden yer açmak zorunda kaldığı söylenebilir. Film açısından ele alacak olursak midsommar yılın en uzun gününün kutlandığı gün olması bakımından doğal olarak aynı zamanda aydınlığın en uzun sürdüğü gündür de. Fakat dikkat edilmesi gereken husus buradaki aydınlığın ne Hristiyanlığın aşkın ve kutsal aydınlığı, ne de aklın pozitivist, indirgemeci aydınlığıdır. O, artık bir sembol değil, tamamen doğanın esrik aydınlığı anlamındadır ki, kutlanması da bu sebeptendir.

Aydınlanma ve modernitenin kuruluşuyla birlikte Batı kültürü kendi öznelliğini kurmak suretiyle Descartes’tan beri özne- nesne ayrımı yaparak hiyerarşik olarak özneyi nesnenin üzerinde konumlandırmıştır. Niteliksel ve özsel olarak nesnenin yani doğanın üzerinden konumlanan özne kültürüyle şekillenen modernite bir ikilikler düşüncesi haline dönüşmüştür, çünkü özne ile nesne , akıl ile akıl olmayan, evrensel ile yerel ve gelişmiş ile gelişmemiş gibi birçok karşıtlığa sebebiyet vererek Hegel’in deyimiyle insanın kendi bütünlüğünü bozan bir “çatallanma kültürü”ne dönüşmüştür modern Batı kültürü, ki Aydınlanmanın en temel değerlerlinden biri olan hümanizm tamamen bu özneci felsefenin ürünüdür, tıpkı kolonyalizm ve emparyalizmin de olduğu gibi. Ancak özne- nesne karşıtlığı üzerine inşa edilen ve doğa tahakkümüne dayanan bu yapı daha sonra Adorno’nun da eleştirdiği gibi öznenin de doğanın bir parçası olması nedeniyle öznenin kendi üzerindeki bir tahakkümü haline gelmiştir. Zira batı dillerine Antik Yunancadan geçmiş olan özne sözcüğü; altında yatan, altında duran gibi anlamlara gelmektedir ki ve bugün hala Batı dillerinde tebaa anlamında da kullanılmaktadır. Dile gönderme yapılarak düşünüldüğü takdirde ise yani eylemi gerçekleştiren ve nesnesi olan bir  özne olarak, eylemin faili olması bakımından özgür iradeye sahip bir özneymiş gibi gözükse dahi içerisinde yaşadığı, çevrelendiği, konumlandığı dünyanın ve dilin sınırları, hatta dayatmaları altında kendisine bir yapı içerisinde sunulanı benimsemek, ona tabi olmak tehlikesiyle her zaman karşı karşıyadır. Tam da, bir çağdaş Fransız filozofu olan Foucault’un söylediği üzere, iktidarın hiyerarşisini kurmak ve devam ettirmek  için çeşitli öznellikler dayatması insanların üzerindeki tahakkümünün bir ifadesidir. Yani özneleşmenin kendisi özgürleşme iddiası taşıdığı kadar aslında içerisinde köleleşme tehlikesi de taşımaktadır. Spinoza’nın da söylemiş olduğu “modern insanın özgürlüğünün peşinden koşarmışçasına köleliğinin peşinden koşması” aslında onun dünyayı yanlış şekilde kavramasından, bilinç yanılsamasından kurtulamamasından kaynaklanmaktadır.

 Foucault’un  Deliliğin Tarihi isimli kitabında bizlere aktardığı üzere 17 ve 18. yüzyıl Aydınlanması ile beraber yani aklın, akıl olmayana, deliliğe üstünlük kurmasıyla o güne kadar delilik olarak adlandırılan ve farklı bir anlama sahip olan davranışın artık akıl hastalığı olarak adlandırılmasına ve onların kurulan akıl hastanelerine “kapatılma”ları sonucu psikiyatri denilen bilimin kurulması ve artık akıl hastası durumuna düşmüş olan delilerin bununla beraber psikiyatrinin nesnesi konumuna düştükleri görülmektedir. Film açısından değerlendirecek olursak modern toplumdansa pre-modern toplulukta mutlu olan “sorunlu” Dani ve özellikle de köyün kutsal tapınağında bulunan ve köylülerin orada yazanlara saygı duyduğu kitabı yazan fiziksel olarak deforme olmuş ve aynı zamanda da deli olan erken modernite döneminde yaşamış olsa muhtemelen sirklerde burjuva eğlencesi haline dönüşecek olan –Fil Adam filminin de çarpıcı şekilde ifade ettiği gibi- kızın o köydeki konumu bunu açıkça ortaya sermektedir. Zira delilik davranışını sergileyen kız ne akıl hastanesine, ne hapishaneye ne de kültürün diğer “demir kafes”lerinden birine kapatılmış, aksine kendi düzleminde yaşamasına izin verilmiş, hatta saygı gösterilmiştir.

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 5 / 5. Oy sayısı: 1

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...