İyi olan nedir? -İnsanda güç duygusunu, güç istencini, gücün kendisini yükselten her şey.

Kötü olan nedir? -Zayıflıktan doğan her şey.

Mutluluk nedir? -Gücün büyüdüğü duygusu- bir engelin aşıldığı duygusu.

 Nietzsche

            Üç bölüme ayrılan film prolog(önsöz) ile başlar epilog(sonsöz) ile biter; aynı Antik Yunan tragedyaları gibi; prologta kadın ve adamın sevişmesinin arkasına konan klasik müzik yine tragedyaların Dionizik tinini anımsatır. Nietzsche Tragedyanın Doğuşu’nda trajediyi genel olarak doğa-insan arasındaki çelişkinin Dionysosçu çözümü yani olumlanması olarak tanımlar. O’na göre Antik Yunan mitosu, içerisinde Yunanlıların derinlikli dünya kavrayışını barındırır. Bunun örneğiyse şu hikayedir: Der ki eski bir efsane, Kral Midas bilge Silenos’u, Dionysos’un eşlikçisini, uzunca bir süre ormanda kovalamış, ama yakalayamamış. Nihayet, bir gün eline düştüğünde sormuş Silenos’a kral, insanlar için en iyi ve en mükemmel şeyin ne olduğunu. Kaskatı ve kıpırtısız durarak susmuş daymon, kral tarafından zorlanıncaya kadar; sonunda kulakları çınlatan bir kahkahayla birlikte şu sözler dökülmüş ağzından: “ Zavallı, bir günlük ömürlü tür, rastlantının ve kederin çocukları, duymamanın senin için en hayırlısı olduğu şeyi söylemeye niye zorlarsın beni? En iyi şey senin için tamamen ulaşılmazdır: Doğmamış olmak, var olmamak, hiç olmak. En iyi ikinci şey ise senin içindir- en kısa zamanda ölmek.Nietzsche “kim insan denilen hayvan için bir bellek yaratmak ister ki?” diye sorduğunda buraya dikkat çeker: Bellek, kendine aşkın değerler ve anlamlar bulundurmayan doğaya ona aşkın olan değerler ve anlamlar yüklemenin yegâne aracıdır ve bu nedenle de sakıncalıdır. İnsanın arzuladığı bir unutuş, bir yüksüzlüktür çünkü. Ama; insan, “anımsıyorum” der ve hemen unutan, bir geçmişi olmayan, her an gerçekten ölen hayvana gıpta eder… Hayvan tarihsiz yaşar; çünkü o hep şimdiki zamandadır.O nedenle “oluşun masumiyeti”ni kirleten tek hayvan insandır, Nietzsche’ye göre, ve bunu bellek ve tarihle yapar.

Üç bölüme ayrılan film prolog(önsöz) ile başlar epilog(sonsöz) ile biter; aynı Antik Yunan tragedyaları gibi; prologta kadın ve adamın sevişmesinin arkasına konan klasik müzik yine tragedyaların Dionizik tinini anımsatır. Nietzsche Tragedyanın Doğuşu’nda trajediyi genel olarak doğa-insan arasındaki çelişkinin Dionysosçu çözümü yani olumlanması olarak tanımlar. O’na göre Antik Yunan mitosu, içerisinde Yunanlıların derinlikli dünya kavrayışını barındırır. Bunun örneğiyse şu hikayedir: Der ki eski bir efsane, Kral Midas bilge Silenos’u, Dionysos’un eşlikçisini, uzunca bir süre ormanda kovalamış, ama yakalayamamış. Nihayet, bir gün eline düştüğünde sormuş Silenos’a kral, insanlar için en iyi ve en mükemmel şeyin ne olduğunu. Kaskatı ve kıpırtısız durarak susmuş daymon, kral tarafından zorlanıncaya kadar; sonunda kulakları çınlatan bir kahkahayla birlikte şu sözler dökülmüş ağzından: “ Zavallı, bir günlük ömürlü tür, rastlantının ve kederin çocukları, duymamanın senin için en hayırlısı olduğu şeyi söylemeye niye zorlarsın beni? En iyi şey senin için tamamen ulaşılmazdır: Doğmamış olmak, var olmamak, hiç olmak. En iyi ikinci şey ise senin içindir- en kısa zamanda ölmek [1]. Nietzsche “kim insan denilen hayvan için bir bellek yaratmak ister ki?” diye sorduğunda buraya dikkat çeker: Bellek, kendine aşkın değerler ve anlamlar bulundurmayan doğaya ona aşkın olan değerler ve anlamlar yüklemenin yegâne aracıdır ve bu nedenle de sakıncalıdır. İnsanın arzuladığı bir unutuş, bir yüksüzlüktür çünkü. Ama; insan, “anımsıyorum” der ve hemen unutan, bir geçmişi olmayan, her an gerçekten ölen hayvana gıpta eder… Hayvan tarihsiz yaşar; çünkü o hep şimdiki zamandadır [2]. O nedenle “oluşun masumiyeti”ni kirleten tek hayvan insandır, Nietzsche’ye göre, ve bunu bellek ve tarihle yapar.

KADIN

Filmin başında kadın ve adamın sevişmeleri sırasında çocuklarının camdan düşmesi sonucu kadının düşmüş olduğu keder durumunun da iki çaresi vardır: Unutuş ve yüzleşme. Ancak kadın yaşadığı kaybı unutamaz çünkü bir kez bellek sahibi olmuş, unutmayı başararak yaşamak olanaksız hâle gelmiştir artık onun için. Yüzleşmeyeyse cesareti ve kuvveti yoktur ki, film ilerledikçe bölümlerin isimleri kendilerini ve anlamlarını açığa vurur: Keder – geyik; acı-tilki ve umutsuzluk-karga. Kederi simgeleyen geyik rahmindeki ölü yavrusuyla birlikte dolaşır ama rahminde ölmüş yavrusunu taşıdığının farkında değil gibidir, daha doğrusu onu henüz rahmindeyken unutmuş ve kederini yüklenemeden “yüksüz”leşmiştir. 

Lars von Trier’in metni yazarken açıkça Nietzsche’nin Antichrist, yani filmle aynı isimli kitabına gönderme yaptığı çok açıktır; zira Nietzsche, Hristiyanlığın bize üç erdem olarak sunduğu ona göre aslında “üç kurnazlık” olan sevgi, inanç ve umuttan bahseder [3]. Filmin bölümleri Hristiyanlığın bu üç erdeminin bir tür “ters çevrilmesi”dir; fakat olumsuzlaması değildir çünkü hâlâ Hristiyanca değerleri temsil ederler filmde. Peki kadın karakter burada neyi temsil etmektedir? Nietzsche ahlak tipolojisini kurarken iki ayrıma gider: “Efendi” ve “köle” ahlakı. Genel olarak söylemek gerekirse efendi ahlakı Yunanlının veya Romalının aristokratik, eşitlik idealine inanmayan ve muktedir olanın bayağı olandan farkını olumlayarak o farklılıktan haz aldığı tiptir. Köle ahlakının ise Hristiyanlığın, yani Nietzsche’in deyimiyle “dekadans”ın, yükselişiyle egemen olan yeni değerleri şunlardır: Tevazuyu yüceltme, çilecilik, diğerkâmlık, yaşamı suçlu ilan ederek ona karşı bir hınç duymak ve içgüdüleri bastırarak insanı kendi fizyolojisine karşıt bir konuma yerleştirmek. Kadının filmde temsil ettiği tip de bir köle tipidir. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt kitabının başında üçlü bir dönüşümden bahseder [4]: Bu dönüşüm deveden, aslana; aslandan çocuğa doğrudur. Deve yük hayvanıdır ve köle ahlakının bir ürünüdür: Hristiyanlığın birer icadı olan günah, pişmanlık, vicdan azabı ve hınç duygularının hepsini şiddetli şekilde yansıtır o. Oluşun getirmiş olduğu yeni durumu olumlamaktan acizdir. Kederin ilk evresinde kadın kendini suçlar, ikinci evrede eşini suçlar ve en sonsa kendi doğasını yani “kadın doğası”nı [5] suçlarken bulacaktır kendini. Suçlama ve yargılama eyleminin kendisi Nietzsche’de kölenin yani Hristiyanlığın erdemleridir. Bugüne dek dünyada sorumlulukların arandığı her yerde onları arayan intikam içgüdüsüdür. Bu intikam içgüdüsü yüzyıllar boyunca insalığa o kadar hakim olmuştur ki, bütün metafizik, psikoloji, tarih ve özellikle de ahlak onun izlerini taşır. İnsan düşünmeye başladığı anda intikamın tohumunu da şeylere katmıştır. Nietzsche hınçta (bu senin kabahatin), vicdan azabında (bu benim kabahatim) ve onların ortak meyvesinde (sorumluluk), basit psikolojik olaylar değil, Sami ve Hristiyan düşüncesinin temel kategorilerini, yani bizim genel olarak varoluşu düşünme ve yorumlama biçimimizi görür [6]. O hâlde kadın hem cellat, hem de kurbandır: Yaratmış olduğu sorumluluk ve vicdan azabı duygusuyla çocuğunun celladı kılarken kendini, aynı zamanda çocuğun ölümününden duyduğu keder nedeniyle de onun kurbanıdır. Kadının kederi, Nietzsche’ye göre, Hristiyanlıkta yatmaktadır: Çünkü bu kavrayışın mesulü Hristiyanlıktan başka bir şey değildir. Hristiyanlıkla karşılaştırınca Yunanlar çocukturlar. Varoluşu değersizleştirme biçimleri, “nihilizm”leri Hristiyan mükemmelliğinde değildir. Varoluşu suçlu bulurlar, ama onu kabahtli ve sorumlu olarak yargılama inceliğini henüz keşfetmemişlerdir. […] Varoluş suçludur ama kabahatin sorumluluğunu üzerine alan tanrılardır [7]. Zaten Antik Yunan’da Hristiyanlıkta olduğu gibi bir günah, kurtuluş veya ödül-ceza kavramı olmamıştır hiçbir zaman. O nedenle kadının üstü kazındığı takdirde ondan geriye kalacak olan şey bir Hristiyanlıktır. Zira kadın çoğunlukla bir olumsuzlama içeresindedir ancak kısa bir süreliğine de olsa iyileştiğini iddia eder. Ama Eşek’in – ya da deve Nietzscheci tabirle yük hayvanı– iki kusuru vardır: Hayır’ı sahte bir hayır, hınçtan gelen bir “hayır”dır. Bununla birlikte, onun Evet’i de sahte bir evettir. Olumlamanın taşımak, üstüne almak anlamına geldiğini sanır. Eşek önce Hristiyan hayvandır: “Yaşamdan üstün” olduğu söylenen değerlerin ağırlığını taşır [8]. Kadının başka bir perspektiften modern insanı temsil ettiği de söylenebilir, fakat sonuç değişmeyecektir; çünkü yaşama aşkın değer yükleme ve eşitlik ideali gibi metafiziği aşamamanın sonuçları noktasında modernite Hristiyanlığın şekil değiştirmiş hâlidir Nietzsche için. Modernitenin maskesi düşürüldüğü takdirde karşımıza yine Hristiyanlık çıkar.

Kadının hıncı cennet anlamına gelen “Eden” isimli yerde de kendisini gösterir: Adamın, kadının korktuğu şeylerin piramidinde en üste kadının kendisini koyması sonucu terk edileceğini düşünen kadın adama saldırır, ardından yaşanan seksin sonunda da adamın cinsel organına odunla vurur ve bayılan adamın bacağını delerek ağırlık takar. Yas sürecinin başından beri adamın kendisinden daha az kederli süreci atlatmış olması, yani olumlamayı bilmiş olması ve yaşanan olayın cinsellik üzerinden bir vicdan azabıyla kadında devam ettiği göz önünde bulundurulduğunda kadının, adamın cinsel organına ve sonrasında kendi cinsel organına yapacak olduğu saldırının; arzuların ve içgüdülerin cezalandırılması; adamın bacağına takılan ağırlığın; kendisinin, Nietzscheci tabirle bir “yük hayvanı” olarak, taşıdığı yükün adam tarafından taşınmayı reddedilişine ve adamın olumlayıcı tavrına karşı bir hınç olarak tezahür ettiği söylenebilir. Hegel’de istençlerin istediği güçlerini tanıtmak, güçlerini temsil etmektir. Fakat Nietzsche’ye göre burada güç istencinin ve onun doğasının tamamen yanılgılı bir kavranışı söz konusudur. Böylesi bir kavrayış kölenin kavrayışıdır, hınç insanının güç hakkında kendisine oluşturduğu imgedir bu [9]. Adam yası atlatabilmiş olmasını olumlayarak ondan haz alır; bir sahnede kadın aynı zamanda terapist olan adama “hiç bu kadar ilgini çekmemiştim ama artık hastanım” diyerek sitem eder ama adam hiçbir zaman kendi olumlaması ile kadının olumsuzlaması arasındaki eşitsizlikten ötürü pişmanlık duymaz fakat kadın adama olan hıncından ötürü film süresince çeşitli şekilerde ona saldırır. Yine de adam onu “iyileştirme”ye, olumsuzlama evresinden olumlama evresine geçirmeye çalışmaktadır. 

Doğa kadın tarafından şeytanın kilisesi ilan edilir; çünkü yaşadığı kederin sebebi ona göre doğanın ona vermiş olduğu içgüdüleri, arzularıdır. Filmin sonunda anlaşılır ki, kadın orgazm olduğu anda çocuğun düşüşünü görmektedir ancak tutkuları eyleme geçmesine izin vermemiştir. O andan itibaren tutkular artık “kör tutku”lardır, “günah”ın esas sorumlusu onlardır ve cezalandırılmalıdırlar. Doğa kavramı tanrının karşıt kavramı olarak ayarlanınca doğal sözcüğü günahkâr anlamına gelmek zorundaydı, -bütün bu uydurmalar dünyası, köklerini doğal olana (gerçekliğe!) karşı bir nefrette buluyordu, gerçek karşısında derin bir hoşnutsuzluğun dile gelişiydi… [10] Doğa korkusu fimde metaforlarla çeşitli yerlerde kendini gösterir: Yüzlerce hatta binlerce meşe palamudunun ağaçtan toprağa düştüğü sahnede kadının bunlardan sadece çok azının meşe ağacına dönüşmesini fark etmesiyle güzellik ve ahenk anlaşıyı yerini çirkinlik ve kaosa bırakır. Meşe palamutları düşünülünce akla gelen ilk isim Aristoteles’tir genellikle, çünkü Aristoteles her canlının içerisinde bir telos’u (amacı) olduğunu düşünmektedir ve bunu meşe palamudu örneğiyle açıklar: Her meşe palamudu “palamut olmaklık” bakımından meşe ağacı olma ereğini içersinde bulundurmaktadır, bu görüşe teleolojik(erekbilimsel) dünya kavrayışı denir. Zira bu kavrayışa göre evrende her şeyin bir amaca doğru yöneldiği, bir üst aşaması vardır. Sonradan bu kavrayış çökmüş ve yerini kaotik ve amaçsız bir dünyaya bırakmıştır. Kadın da bunu fark etmesiyle birlikte çöküşe bir adım daha yaklaşmış olacaktır. Kaosun bir diğer temsilcisi ise tilkidir filmde; acıyı sembolize eden tilki “kaosun hüküm süreceğini” haykırır. Düzen ve uyumun(yani Hristiyanlığın) verdiği aldatıcı mutluluk ve kurtuluş inancı karşısında artık kaosun huzursuzluğu ve acısı vardır.

ADAM

Bu bağlamda Trier’in filmdeki kadınını, Nietzsche’nin köle ahlakının bir ürünü olarak görmek bence kaçınılmaz bir sonuçtur; aksi hem Nietzsche’yi hem de Trier’i çarpıtmak olacaktır. Peki adamı nereye oturtacağız? Duygusuz ve soğuk bir eş mi, kibirli bir terapist mi yoksa kadının suçladığı gibi ilgisiz bir baba mı? Buraya kadarki içerikten anlaşılacağı üzere bence bunlardan hiçbiri değildir. Trier’in, adamı kadın üzerinden veya kadından farklılığı üzerinden okumaya bizi davet ettiğini düşünüyorum ve bunu yaparken de Nietzsche’nin “güç istenç”i kavramı ve efendi ahlakı tipolojisi izlenmesi gereken elzem bir yol gibi gözüküyor. 

Nietzsche güç kavramını “etkin” ve “tepkisel” olmak üzere ikiye ayırır: “Bir bedende üstün ya da yöneten kuvvetler etkin, aşağı ya da yönetilen kuvvetler de tepkisel olarak adlandırılır. [11]” Filmin bir sahnesinde adam kadınla bir oyun oynar; rasyonalite veya bilinç rolünü kadına verirken kendisi doğa olur -insan doğası da dahil-. “Nietzsche ve Freud bilincin, benliğin dış dünya tarafından etkilenen bölgesi olduğunu düşünür. O nedenle Nietzsche bilincin her zaman kendisinden üstün olana boyun eğen veya ona katılan astın bilinci olduğunu düşünür. [12]” Bundan hareketle adamın etkin gücü, kadının ise tepkisel gücü temsil ettiğini söylemek mümkündür. Etkin güç bilinçdışına, içgüdülere, olumlamaya ve sanata tekabül ederken; tepkisel güç olumsuzlamaya, bilince ve bilimlere tekabül eder.

 İstenç gizemli bir şekilde kaslar ya da sinirler üzerinde ya da genel olarak madde üzerinde değil, mutlaka başka bir istenç üzerinde etkide bulunur. Esas sorun istencin istençsiz olanla ilişkisinde değil, yöneten bir istencin itaat eden, az ya da çok itaat eden bir diğer istençle ilişkisindedir [13]. Kadının adamla olan ilişkisi ise diyalektik yani karşıtlıklar üzerine kurulu bir ilişki gibi tezahür eder sürekli, ama adamın kadınla olan ilişkisi diyalektik değildir; peki bu ne demektir? Kadın adama saldırır, ona hınç duyar, onu yargılar ve kendisiyle birlikte mahkum eder. Diyalektiği isteyen bu istenç ne ister? Kendi farklılığını olumlama kuvveti olmayan tükenmiş bir kuvvet, artık etkin olmayan, ama bunun yerine ona egemen olan kuvvetlere tepki veren bir kuvvet: Ancak böyle bir kuvvet ötekiyle ilişkisinde olumsuzu en ön plana çıkarabilir, olmadığı her şeyi yadsır ve bu olumsuzlamayı kendi özü ve varoluşunun ilkesi hâline getirir [14]. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, şu durumda kadının eylemlerinin altında Nietzsche’ye göre kıskançlıktan kaynaklı bir hınç yatar, olumlamaya muktedir olamadıkça kadın yaşamı daha da olumsuzlar ki, en sonunda yaşamın mutlak karşıtı olan ölüm ile bütünleşir. Onun katili adam değildir; o, kendi kendisinin katilidir, tıpkı Sokrates’in katilinin Site mahkemesi değil de kendisi olduğu gibi. Adamın gerçekleştirdiği cinayet eyleminin ardında bir olumsuzlama yatmaktadır belki, ama olumsuzlamanın olumsuzlanması ne kadar olumsuz olabilir? Onun Hayır’ı olumlu bir hayırdır: Aslanın deveyi hayır’laması gibi. Adam, kadının sırtlandığı yükü yüklenmeyi olumsuzlar aslında kadının bütün çabasına rağmen. Onun yası kendisinin de dile getirdiği gibi sağlıklı bir yastır, cenaze sırasında ağlamış ve geçen sürede de “iyi”leşmiştir. Fakat kadın cenazede ağlamaz, bayılır; çünkü onunki sağlıklı bir yas değil, derin bir kederdir. Kederi, pişmanlığa veya vicdan azabına, pişmanlığıysa hınca dönüşür. Yani adam hınç bireyi olan kadının, yani “deve”nin aksine “aslan”dır. İkisi de “hayır” der, ama biri sahteyken diğeri gerçektir. Nietzsche’nin Zerdüşt’ü de bir aslandır. Zerdüşt ellerini Aslanın postuna daldırdığında görevini bitirmişe benzemektedir.- Ama aslında, Zerdüşt, söz konusu olan dönüşmüş veya kutsal bir hayır bile olsa, Hayırda kalmaz. Dionysosçu olumlamaya bütünüyle katılır [15]. Deleuze’ün sözlerinden hareketle söylersek adamın eylemi (cinayeti) kutsal bir hayır’dır.

Filmin sonuna doğru, adam kadını öldürdükten sonra onu yakar Ortaçağ’daki kadın katliamları üzerine çalışan kadını yakmasında Ortaçağ’a göndermede bulunulduğunu söylemek mümkündür bence, çünkü Hristiyanlığın temsili olan kadının cesedinin Hristiyanca bir yöntemle yok edilmesi ironiktir. Ardından adam toprağın altındaki yüzlerce cesedin üzerinden kaygısızca geçer; yani geçmişin yükünü, tarihin ağırlığını sırtlanmadan ormandan çıkış yoluna girer. Artık epilog’a girilmiştir ve girildiği an arkada tekrar Dionizik klasik müzik duyulmaya başlanır. Doğa eskisinden daha parlak gözükmektedir adama, çalıların arasında son kez acı, keder ve umutsuzluğu simgeleyen; tilki, geyik ve karga görünür, ama adam umursamazca bakarak kafasını çevirir: Çünkü son “kutsal hayır”ı ile aşmıştır onları, artık Dionysosçu olumlamaya bütünüyle katılmaya muktedir hâle gelmiştir. 

ÇOCUK

Filmin çok kısa bir kesitinde gördüğümüz çocuk üzerinden ne kadar şey söylenebilir emin olmamakla beraber bir perspektif sunmadan da edemeyeceğim: Nietzsche’nin üçlü dönüşümünde çocuk trajik insanı veya diğer adıyla Üstinsanı temsil eder Nietzsche’de, o artık tamamen kendi içkin değerlerini yaratmış, olumlamanın en üst noktasıdır. Filmdeyse çocuk masanın üzerine çıktığı zaman altlarında acı, keder ve umutsuzluk yazılı üç bibloyu masadan devirir filmin sonunda babanın yapmayı başarmış olduğu eylemi; yani putları yıkmayı, yani “çekiçle felsefe yapmak”ı çocuk en başta yapmıştır. Nasıl Dionysos Üstinsanın babasıysa, Zerdüşt de çocuğuna Üstinsan ismini verir. Bununla birlikte Zerdüşt kendi çocukları tarafından aşılır. O yalnızca bir habercidir, Bengi Dönüş halkasının kurucu öğesi değildir.O, Üstinsanı üretmekten çok, insanın kendini aşacağı ve aşılacağı, Aslanın Çocuğa dönüşeceği tüm şartları yaratarak, insanda bu üretimin gerçekleşmesini güvence altına alır [16]. Yani adam veya aslan veya Zerdüşt,  aslında Üstinsan için uygun şartları yaratmış, onun için bir “merdiven” olmuştur; zira filmin en son sahnesinde yüzlerce çocuk ormanda belirir ve film biter.


[1] Friedrich W. Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018, s.27

[2] Nietzsche’den Alıntılayan Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, İstanbul: Notos Kitap, 2018, s.406

[3] Bkz. Friedrich W. Nietzsche, Deccal, İstanbul: Hil Yayın, 1986, s.34

[4] Bkz. Friedrich W. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdült, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s.19

[5] Bu kavram filmde aynı şekilde geçtiği için kullanılmıştır.

[6] Gilles Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, İstanbul: Norgunk, 2016, s.37

[7] Deleuze. s.37

[8] Gilles Deleuze, Nietzsche, İstanbul: Otonom, 2016, s.56

[9] Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, s.24

[10] Nietzsche, s.24

[11] Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, s.58

[12] Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, s. 57

[13] Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, s.20

[14] Deleuze, Nietzsche ve Felsefe , s.23

[15] Deleuze, Nietzsche, s.63

[16] Deleuze, Nietzsche, s.63

KAYNAKÇA

  • Nietzsche, Friedrich Wilhelm (2018). Tragedyanın Doğuşu. İstanbul:Türkiye İş Bankası Yayınları
  • Nietzsche, Friedrich Wilhelm(1986). Deccal. İstanbul: Hil Yayın
  • Nietzsche, Friedrich Wilhelm(2017). Böyle Söyledi Zerdüşt. İstanbul:Türkiye İş Bankası Yayınları
  • Deleuze, Gilles(2016). Nietzsche. İstanbul: Otonom
  • Deleuze, Gilles(2016). Nietzsche ve Felsefe. İstanbul: Norgunk
  • Özlem, Doğan(2018). Tarih Felsefesi. İstanbul: Notos Kitap