Poseidon’un oğlu efsanevi Atina kralı Theseus’un sarayında ‘tanrısal hayalardan fışkırmış’ olan Afrodite’nin monoloğu ile başlayan eser Euripides’in “cinsel groteskten hoşlanan bir dekadan” olduğunu prefigüre eder. Dionysos ve Demeter ile “öteki” ilahlardan biri olan Afrodite, kendisine saygı duymayan Hippolütos’a türlü oyunlarla dersini vereceğini belirtir. Tanrıların da bir kalbi olduğunu ve övgülerle mutlu olduklarını söyleyen Afrodite Yunan tanrılarının antropomorfik varlıklar olduğunu doğrulamaktadır. Eserde bir ölümlünün cenazesine katılan ve Theseus’un sarayına ziyarette bulunan tanrıçalar, tanrıçaların uğradığı çözülmenin bir ifadesidir, olimpik kesinlikleri yeryüzüne inmeleriyle kırılganlaşır.

           Paglia, “Cinsel Kimlikler” adlı eserinde tragedyaların Apollon ve Dionysos çatışmasından meydana geldiğini belirtir. Bu eserdeki Apollon-Dionysos veya Kültür-Doğa dikotomisi de Artemis-Afrodit çatışması ile temsil edilir. Apollon ve Artemis mitik eril ikizlerdir ve aslında aynı şahsiyetin eril ve dişil yansımaları olarak görülürler. Bu bağlamda Artemisce desteklenen Hippolütos, Apollonik güneş kahramanıdır; bu tragedyanın yükselecek ve düşecek olan eril paradigmasıdır.

          Artemis tarafından desteklenen ve Afrodite tarafından cezalandırılacak olan trajik kahraman Hippolütos, Afrodite’nin “tanrısal güçlerin en kötüsü” olduğunu düşünür, “aşkın mutluluğunu reddederek” hiçbir kadına dokunmamak üzere “sonsuz bekâreti” seçer. “Üstelik de Apollon’un kız kardeşi Zeus kızı Artemis’e / Tanrısal güçlerin en yücesi olarak tapmakla” Afrodite’yi dışlar ve öteler.

           Hippolütos, Atina kralı Theseus’un Amazon kraliçesi Antiope’den olan oğludur. Antiope’nin ölümünün ardından Girit kralının kızı Phaedra ile evlenen Theseus ise Poseidon’un oğludur. Bu soy ağacı aslında mitik transformasyonun bir haritası niteliğindedir. Atina’ya saldıran Amazon kadınları savuşturan ve liderleriyle “capture marriage” gerçekleştiren eril paradigma, yani Theseus, aslında Antiope’nin Amazon kimliğini öldürmüştür. Böylelikle artık yanında başkasına da âşık olsa aşkı “erdem” ile yenmeye çalışma ihtimali olan Phaedra eş olarak yer alacaktır. Bu noktada Antiope ve Phaedra arasındaki geçişi Birinci Doğa’dan İkinci Doğa’ya veya ana tanrıça semiyosferinden ataerkil semiyosfere geçiş olarak okumak mümkündür. Girit kralının kızı Phaedra, Pasiphae’nin yani Minotor’u dünyaya getiren “cadı”nın kızıdır. Grotesk kökenlerini de göz önüne alarak Phaedra’nın burada ana tanrıçayı temsil eden kadın karakter olduğu açıktır. Agaue, Clytemneistra ve Jocaste ile aynı konumda yer almaktadır. Bu bağlamda Phaedra’yı Hippolütos’un gerçek annesi olarak değerlendirmek gerekir.

      Afrodite’nin oyunuyla Hippolütos’a âşık olan Phaedra, “özlem gidermek için bir aşk kulübesi” dahi yaptırırken Hippolütos “Leto’nun yavrusu ve Zeus’un kızı” olan “Olympos’ta oturan bakirelerin en güzeline” yani Artemis’e methiyeler dizmektedir. Apollon’un yaşamasına müsaade ettiği naif, ılıman ve uyumlu kadın/anne profili; Helene Deutsch’un ifadesiyle Zeus’un feminen kadın ihtiyacını karşılayan Leto aslında Hippolütos’un da “doğru ve iyi” bulduğu kadın prototipidir. “En iyisi, evde ne iyiye ne de kötüye/ Karışamayan, zararsız biri olarak/Oturan bir yaratık.” ifadesiyle de bu domestik kadın imajını desteklediğini belirten Hippolütos’un kastraste edilmiş bir penisten var olan tanrıçanın “kendisini yüceltmeyeceğini” düşünmesi elbette şaşırtıcı değildir. Hippolütos’un trajik hatası da burada saklıdır zaten. Hangi tanrıların yüceltip hangilerinin yüceltmeyeceğini bilecek kadar “bilgedir”; Pittheus’un eğitiminden geçmiş kibirli bir bilgedir kendisi. “Bekaretin taht kurduğu” ve hiçbir banalliğe yer vermeyen pür ve el değmemiş bir “doğa”dan çiçekler sunar ve kabul etmesi için yakarır Kutsal Artemis’ine. Üstelik “işini gece yapan tanrılardan hoşlanmayarak” Erinyaları ve “gecenin çocukları”nı da öteler. Kitonyen doğanın daemonik ve dişil güçlerini tamamıyla reddeder. Bu durumda Phaedra’nın aşkı tabii ki karşılıksız kalacaktır. Hiçbir kadını asla sevmeyecektir Hippolütos. Tragedyada böyle rijit bir tutum elbette çözülmeye uğrar. Bu çözülmeyi Hippolütos’un hamartia’sı “fazla bilgelik/kibir” başlatır.

        Karşılıksız aşkın “ateşiyle yanan” Phaedra’nın yemek, su içmek gibi en temel insani ihtiyaçlarını karşılamadığından yatağa düştüğünü görürüz. İhtiyaçlar piramidi göz önüne alındığında cinsellik de yemek ile aynı katta yer alır. Karşılanmayan ihtiyaçlar bir bütünlük yaratır bu bağlamda. Phaedra’nın Hippolütos’a duyduğu aşk şehvet odaklıdır. Bundandır ki “ateşini söndürmesi” için dadının da söylediği üzere “fışkıran kaynağa bir özlem” duyar. O kaynaktan çıkan su ile serinleyeceğini ifade eder. Elinde sivri bir kargı ile dağlara gitmek isteyen Phaedra doğrudan bir Bakkhus kadını olmayı arzu etmektedir. Dağa gidip esrikçe çiftleşen ve bu sırada çocuklarını görmezden gelen bir Agaue olmak ister.

         Phaedra’nın ölüm orucu ve hasta hali hizmetkarları ve dadısı tarafından anlaşılmaz ve sebebi bilinmez; bu nedenle kadınlar korosu Pan’ın şiddeti, Hekate, dağlar anasının öfkesi ve Diktünna’nın -bir Artemis çeşitlemesi- yanındaki eksikliği gibi çeşitli muhtemel sebeplerden bahsederler. Bu sebeplerin tamamı Phaedra’nın kitonyen güçlerce teslim alındığına işaret eder. Phaedra’nın derdini söylemesi konusunda ısrarcı olan ihtiyar dadısı, Hippolütos’a aşkını öğrenip çöpçatanlık yapmaya çalışan kişi olmak bakımından ataerkil kaideleri tam uygulamamaktadır. Eros ve Afrodite’nin buyruğunca gerçekleşmiş bu olaydan Phaedra’yı sorumlu tutmaz. Bir “büyü” ile bu sorunu çözeceğini söyler. İnsan olmanın bütünüyle işkence olduğunu söyleyen bu yaşlı kadın “toprağın gizlediği” ile ilgili Apollonik ön yargılara sahip değildir. Phaedra’nın bir aşk uğruna ölmesini gereksiz bulduğundan “çöpçatanlık” niteliğinde bir “büyüye” başvurur. Phaedra Helios’un çiftleşmesinin yasaklandığı cadı soylu nympha’nın torunudur. Kirke, Aietes, Pasiphae gibi “dönüştürücü” büyüler yapabilen arkaik güçlerle bezenmiştir. Bu bağlamda yaşlı kadının “arkaik cadı” olarak okunması yanlış olmaz. Bir çeşit Kirke prototipidir ancak artık büyüleri “işe yaramamaktadır”. Burada da eril tahakkümün gücünü elinden aldığı bir kadın imajı söz konusudur. Bu bağlamda dişilden erile geçiş tekrarlanır.

          Büyüsü tutmayan “yaşlı cadı” Abendroth düzleminde ana tanrıçanın “crone” evresini ifade etmektedir. “Bakire Tanrıçamız, karadan olduğu gibi/ Denizden de kabarıp gelir, köpüklü dalgalar halinde!” demekle yaşlı cadı aslında Artemis ve Afrodite’yi ana tanrıça döngüsündeki yerlerine iade eder. Bakireliğiyle “maiden goddess” olarak Artemis’i okurken, doğurgan ve cinsel manada aktif olan Afrodite’yi “woman goddess” olarak okuruz. Böylece ana tanrıçanın evreleri eserde bu üç kadın üzerinden sembolize edilir.

         Eserdeki karakterlerin soy ağaçları mitik transformasyonu takip etmek bakımından önemlidir. “Ya ben üçüncü talihsiz” diyen Phaedra gerçekten de ailesinin üçüncü talihsizidir. Annesi Pasiphae’nin Minotor’u doğurmakla yaşadığı trajedi, kız kardeşi Ariadne’nin aşkına kavuşamadan terk edildiği adada ölmesi ve son olarak da Phaedra’nın “talihsizliği”. Cadı soyu, arkaik kadın imajı, eril paradigmanın yükselişi ile “hak ettiği” acıları çekmeye mahkumdur.

      Yaşlı kadının Hippolütos ile bu aşkı paylaşmasıyla karşılık vermemekle kalmayıp kadınlara duyduğu nefret ve tiksintiyi beyan eden Hippolütos bu noktada Helene Deutsch’un “ikinci oğul”una yani Apollon’a tekabül eder nitekim kadınla yani anneyle bir araya gelmek istememektedir çünkü maskülinite tam da burada kırılacaktır. Kadınların yalnızca vahşi hayvanlar tarafından bekçilik edilecek ve iletişimsiz kalması gereken varlıklar olduğunu belirten Hippolütos, dişil güçlerden “tiksinir”. Bu tiksinmedir ki onu bir birey yapacaktır. Bu tiksinmedir ki kültürü kuracaktır. Kristeva’nın abjekt kisvesiyle bahsettiği “önce kendi annesinden tiksinme” durumu burada kendisini gösterir.

        Paglia bununla ilgili şöyle söyler: “Erkek kendini bağımsız bir varlığa dönüştürmeli, kısaca kadından bağımsız olmalıdır. Şayet bağımsızlığı başaramazsa kendisini yeniden kafesinde bulacaktır. Anne ile yeniden bir araya gelmek imgelem için tehlike çanlarının çalması anlamına gelir.” Bu nedenle Hippolütos bir Oedipus olmamalıdır, annesi Phaedra’yı ve hatta her kadını reddetmeli ve principium individuationis’e sahip erdemli bir erkek olarak hayatına devam etmeli veya erdemiyle birlikte ölmelidir. Aksi takdirde, yani ensest gerçekleşirse “ilksel kaos yeniden yaratılır.” Oysa erkekler “kendilerini tükürmüş ve yeniden yutabilecek bir ağız olan kadına karşı” bir savunma mekanizması olarak kültürü icat etmiştirler ve “ilk imalatçı”nın güçlerini cinselliğin şiddetini kullanarak geri kazanmasına “müsaade edemezler”. Bahsettiklerimiz Hippolütos’un “Lanet size! Evet kadınlardan nefretim sonsuz!” ifadesinde temellenir. Apollonik güneş kahramanı “kadının şerrinden” eril tanrısına sığınır.

      Phaedra “kaybedilmiş oyundan kendine pay çıkarmak” amacıyla Hippolütos’u suçlayan bir ‘mektup’ bırakarak kendini asar. Phaedra’nın bıraktığı “yazılı kanıt” ve kendini asmak kaydıyla gerçekleştirdiği fallik ölüm eril mefhumlardır. Bu da pek tabii şaşırtıcı değildir. Phaedra mütehakkimi eril bir düsturun kadınıdır. Erdişi nitelikli bir tavırla tıpkı Odysseus gibi “trickster” hamlesi yapar ve bir tuzak kurarak çocuklarının onurunu kurtarmayı “hedefler”. Başında defne yapraklarıyla -ve açıkça Apollon’a referansla- saraya giren Theseus karısının cesedi tarafından karşılanır. Theseus başındaki defne yapraklı tacı çıkarmakla Apollon’dan yani mantıksal muhakemeden uzaklaşır, mektubu okumasıyla hükmü vermesi neredeyse eşzamanlıdır. Aceleyle Hippolütos’u sürgüne gönderir; Poseidon’un ona verdiği üç dilek hakkının birini oğlunun ölümü için kullanır. Oysa bu haklar düşmanlar içindir.

        Piç oluşuna sitem ederek “baba evinden” ayrılan Hippolütos, Zeus’a yakararak babasının gerçekleri görmesini diler. Sürgün yolunda Poseidon tarafından yaralanır. Hasta bedenini, “gökyüzü mahkemesinin” Hippolütos’u suçlu bulduğuna kanıt olduğundan saraya kabul eden Theseus, Artemis ile karşı karşıya geldiğinde doğrudan Phaedra’ya inanmak ve araştırmamakla, acele karar vermekle suçlanır. Theseus’un anagnorisis sonrası Hippolütos tarafından affedildiğini görürüz. Bu sahnede “babasına öfke duymamasını ve ölümünün nedeninin” belli olduğunu salık veren Artemis olanlardan Phaedra ve hatta Afrodite’yi sorumlu tutar. Theseus’un bu cinayetten beraatı en az Orestes’in beraatı kadar ataerkil semiyosferin, eril düsturun zaferinin ve İkinci Doğa’ya geçişin ifadesidir.

         Ayrıca Hippolütos’un burada Zeus’a yakarışı “tanrıların tanrısı” veya “babaların babası”nı tercih etmek bakımından dikkat çekicidir. Olimpik tanrıların en güçlüsü ve en büyüğü imajını kazanan Zeus, ataerkinin tiranı, kadının elinden doğurma gücünü almakla “koltuğunu kazanmıştır”. Athena’yı kafasından ve Dionysos’u baldırından “doğurarak” ilksel yaratıcı ana tanrıçanın partenogenezini mimetik bir biçimde gerçekleştirir. Bu noktada ataerki kadının elindeki her güce hükmetmeye başlar ve bu hükümdarlık da Zeus’a aittir. Bu bağlamda Hippolütos’un duası “en büyük tanrı”yadır. Zeus’un konumu gereği ve “eril düsturca ideal anne” Leto’nun kızı olmakla meşruiyet kazanan tanrıça Artemis’in en yüce tanrıça olarak değerlendirilmesi anlaşılırdır çünkü Zeus, bir lohusalık süreciyle doğum yaparak dişil mefhumlar ortaya koymuşken dahi Apollon ve Artemis mitik erilliği pirüpak bir biçimde temsil ederler.

      Theses’u önce Amazon lideri Antiope’yi evcilleştirmiş ve sonra öldürüp cesedinden bir Phaedra oluşturmuştur. Birincil Semiyosferi İkincil Semiyosfere dönüştürmekte başarılı olunsa da yine de kadın tragedyadaki temel sorundur çünkü Apollon regüle etse de “doğayı yok edememektedir”. Paglia, “Kadın insanlığın mükemmellikten uzaklığının, doğa ile ayrılamaz bağının sembolik yükünü her zaman taşımıştır.” der. Tragedyanın kadın sevmezliğinin de doğanın insan sevmezliğinden kaynaklandığını belirtir. Bu bağlamda kadın tanrısallığa erişemeyen insanı temsil eder çünkü zaten “kadın bedeni; taşıdığı ruha bile aldırış etmeyen kitonyen bir makinedir.” Bu bağlamda Phaedra’nın/kadının/annenin ötelenmesi alenidir. Bu öteleme erkeği ve eril kültürü regresyon ihtimalinden uzak tutmayı amaçlar nitekim “Geleceğe aşık bir toplum anneyi süpürüp atar çünkü o geçmiştir, geride kalmaktır.”

        Tragedya koronun “Tüm yurttaşlar yas tuttu, /Hepsi aynı ağrının gözyaşlarını döktü. / Çünkü eğer bir vuruş en üstteki kafalara /Denk gelirse, Sesi uzakları bulur ve en derinlere işler.” sözleriyle sona erer. Burada “en üstteki kafalar” ifadesi beden coğrafyası bağlamında apollonizme referans niteliği taşımaktadır. Halkın da Hippolütos’un yanında oluşu transformasyonun net bir ifadesi aslında. Hippolütos’un ölümüyle eril tahakkümün hacmi artar. Tragedya da “kadını yola getirme” işlevini yerine getirmiş olur.

       Sonuç olarak; bu çatışmada Birinci Doğa, Dionysos veya Afrodite tarafından ifade edilirken İkinci Doğa, Apollon veya Artemis tarafından temsil edilmektedir. Mitosları takip ettiğimizde annesiyle evlenen, ana tanrıça ile “hieros gamos”u gerçekleştiren ilk oğulun, ana tanrıçanın Paredros’unun, hep annesini arayan oedipal oğul Dionysos’tan eril kültürün başat timsali Orestesvari oğul Apollon’a evrildiğini görürüz. Bu bağlamda Hippolütos, annesi Phaedra temel alınmak üzere hiçbir kadınla beraber olmayarak oedipal güdülerden arınır. Bu diyonizyak oğulun apollonizmde zirveye ulaştığı andır. Anneyle veya kadınla cinsel birleşmedense, yani regrede olmaktansa ölen eril kahraman mitik transformasyonun geldiği noktayı gözler önüne serer. Eril tahakkümün doruğu kadının tamamen reddidir. Hippolütos bağlamında ifade edilen mitik transformasyon paredrostan güneş kahramanına geçiştir. Buna ek olarak Antiope’nin Phaedra’ya evrilmesiyle ana tanrıçanın da kimliğinde meydana gelmiş değişiklikleri takip edebiliriz. Kadın ordusuna kumandanlık eden bir Amazon’un evli, evine ve eşine, hatta Hippolütos’un deyimiyle “efendisine” sadık bir Phaedra’ya dönüşümünü görürüz. Bu ana tanrıça prototipi tıpkı Agaue gibi tıpkı Clytemneistra gibi ilk oğluyla “hieros gamos”u gerçekleştiremediği için döngüsünü devam ettiremeyecektir. Bu bağlamda ana tanrıça semiyosferi ataerkil düstur tarafından işgal edilmiştir. Bu işgalin bir sonucu olarak kadın “logos”un yitimine öncülük ederek Apollonik kahramanın ölümüne neden olur. Mitik transformasyonun neden olduğu “ıstırap” da burada gizlidir aslında. Eril kültürün icadı ile insan daimî bir ıstıraba hapsolur. Apollonik kültürün mutlakıyet arzusu nedeniyle insan; Freud’un “Das Unbehagen in der Kultur” dediği insanı nevroza iten, varoluşçuluk düzleminde “human condition” olarak tanımlanan yaşamın anlamsızlığı veya ölümün kaçınılmazlığı karşısında duyulan “huzursuzluk ve ıstırap” a mahkûm olmuştur. Birinci Doğa’dan İkinci Doğa’ya geçişin kitlesel olarak insanı travmaya maruz bıraktığını söyleyebiliriz. Eril tahakkümün altında bir bütün olarak doğayı ve bizzat kendi doğasını baskılayan insanın kendiyle ve doğayla çatışması, bahsettiğimiz bu mitik transformasyonun ürünüdür.

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...