İnsanlar daha iyi bir gelecek yaratmak istediklerini haykırıyorlar daima. Bu doğru değil. Gelecek hissiz bir boşluktur, kimseyle bir ilgisi yoktur. Geçmişse hayatla dolu, bizi sinirlendirmeye, canımızı sıkmaya bizi öfkelendirip aşağılamaya, bizi kendisini yıkmaya veya onarmaya teşvik etmeye can atıyor. İnsanların geleceğin efendisi olmayı istemelerinin tek nedeni geçmişi değiştirmek.

Milan Kundera

Bir çiftin başlangıçta çok da çarpıcı olmayan hikayesini ve bir tür sıradanlığın ifadesini sunan A Ghost Story filmi çiftin erkek üyesinin bir trafik kazası sonucu ölümüyle ilginç bir hal alır. Zira ölen adam morgta bir hayalet olarak yeniden uyanır; insanlarla konuşamayan, onlar tarafından görülemeyen,  nesnelere tümüyle nüfus edemeyen ancak belli temaslarda bulunabilen bir hayalet olarak. Hayalet doğrudan ölmeden önce karısıyla birlikte yaşadığı eve gider ve karısını bir süre izler. Ancak bir noktadan sonra karısı evi terk eder ve ev başka bir aileye satılır, evin satıldığı yeni ev sahipleriyle kısmi şekilde de olsa hayaletin temasa geçmesi sonucu ev sahipleri korkar ve ev tekrar boş kalır. Ardından ev bir parti için kiralanır ki, filmin kendi veçhesini, en azından en genel bağlam içerisinde sunduğu an da bu partide yaşanır: Bir gruba konuşma yapmakta olan kel bir adam, hayalet de o konuşmayı dinlerken, zaman ve anlam arasındaki ilişki üzerine konuşmaktadır. “Bir yazar roman yazar, bir şarkıcı şarkı sözü yazar, bir senfonist bir senfoni yazar.” der kel adam. Peki ama niçin yazarlar, yaratma eylemini tetikleyen güç nedir? Tam da burada Beethoven üzerinden bir örnek verir. Beethoven 9. Senfoni’yi neden yazmıştır, daha da önemlisi kim için yazmıştır? Zira yazılan bir sürü eser Tanrı için yaratılmıştır, onlar estetik değerlerinin tamamıyla olmasa bile belli bir kısmını, “yasa koyucu” kısmını aşkın düzlemden alırlar. Peki Tanrı’nın öldüğü, aşkın değerlerin kaosun içkinliğine karıştığı bir zamanda bu yaratımı kim tetikler? Kel adamın bu soruya cevabı bir soy kütüktür, yani diğer insanlar. Ardından anlatmaya devam eder bir başkası için yazmakta, onun da yok olacağını bildiğin halde yazmakta bir değer var mıdır? “Kitap yazabilirsiniz ama sayfaları yanacaktır. Nesilden nesile geçecek bir şarkı söyleyebilirsiniz. Bir oyun yazıp onun halk tarafından unutulmayacağını umabilirsiniz” der, ancak bilimsel bir fenomen olarak dünyanın yok oluşu fikrine sahip olunduğu sürece insan değerin ardındaki bir değersizlikle, nihilizmle karşı karşıyadır.

Peki  nihilizmin yaşam üzerindeki rejimi nasıl işler, onu nasıl yargılar? Deleuze’ün belirttiği üzere nihilizmin mahkum ettiği ve yadsımaya çalıştığı, aslında tam olarak Varlık değildir, çünkü Varlık, uzun zamandan beri bildiğimiz gibi bir kardeş gibi Hiçliğe benzer. Mahkum edilen ve yadsınan daha ziyade çoktur, oluştur.[1] Filmde değersizlik üzerine konuşan adamın da yaptığı budur; bütün bir çokluğu, eylem alanındaki çokluğu, duygu alanındaki çokluğu, düşünce alanındaki çokluğu henüz varolmayan, daha doğrusu paradoksal anlamda zaten hiç varolamayacak olan ölümün yarattığı anlamsızlaşma imajı yani hiçlik karşısında değersizleştirir, onları “nihil”leştirir. Varlık ile Hiçliğin bu “kardeşlik ilişkisi” iki planda sunar kendisini: İlkini “olumsuz nihilizm” olarak adlandıran Deleuze bunun Musevi ve Hristiyan bilincinin bir ürünü olduğunu söyler. Tanrı yani Varlık fikri yaşamın ağırlık noktasını aşkın bir düzleme taşıyarak aslında onu hiçleştirmektedir. Fakat böylesi bir öte dünya ideali zorunlu olarak bu dünyaya karşı bir nefreti, tepkiyi doğurmaktadır: Onlar, kötüler, günahkarlar- biz, iyiler. [2] Ancak böylesine büyük bir nefretin yani  suçun bedelini, alacaklısı olan Tanrı’ya kim ödeyebilir? Nietzsche’nin de özgün bir biçimde söylediği gibi bu kişi yine Tanrı’nın kendisi olacaktır; Tanrı insana duyduğu merhamet yüzünden çarmıha gerilmiş ve ölmüştür.[3]

Bu kardeşlik ilişkisinin ikinci planının adı  ise “tepkisel nihilizm”dir. Tanrı insana duyduğu merhamet nedeniyle ölmüştür, evet ama yine de kendi kendisini öldürmemiştir. Onun katili insandır, zira alacaklı olan Tanrı iken borçlu olan insandır. Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Üstüne isimli kitabında ahlakın kökenlerini bir tür borçlu- alacaklı ilişkisinde bulması da bu nedenledir. Kim insan denilen hayvan için bir bellek yaratır?[4] diye sorduğunda Nietzsche buna cevap olaraksa Hristiyan rahipleri ve kilise babalarını verir. Onlar insan için bir bellek ve özgür irade yaratmak suretiyle kendilerini insanın yargıcı konumuna atamışlardır. Zira esas neşe ve kudret bellekte değil unutuştadır; “bellekte kalan şeyi yakmalı: Ancak durmadan acı veren kalır bellekte”[5]. Tepkisel insan Tanrı’yı öldüren insandır, der Deleuze, onu öldürür çünkü artık tepkisel yaşamdan başka bir yaşamı düşünemez ve arzulayamaz hale gelmiştir.[6] Tanrı’yı öldürür çünkü ölen Tanrı’nın yerine kendi üstün tepkisel değerlerini, kendi hıncını koyar: Modern insanı yani Tanrı olan insanı.

Kel adam yaptığı konuşmada tarihin bir döngüsellik içerisinde işlediğini söyler, insanlar tarihte farklı aşamalardan geçip Beethoven’nın 9. Senfoni’sini yazdığı zamana, hatta biraz daha ilerisine gelmişlerdir. Peki bu durumda modern dönemde Tanrı öldüğüne göre Beethoven senfoniyi kim için yazmıştır? Daha önce de söylenildiği üzere kel adam bu soruya diğer insanlar ve onlar tarafından hatırlanmak cevabını verir. Ardından da bütün evrenin bir gün yok olacağı gibi bir bilimsel fenomen karşısında estetik olanın değersizliğine gönderme yapar; nasıl ki Hristiyanlık yaşamın ağırlık merkezini öte dünyaya taşımak suretiyle hiçleştirdiyse, modern insan da yaşamın ağırlık merkezini şimdi’den kopararak bilim aracılığıyla varolmayan bir şey karşısında, gelecek karşısında hiçleştirir. Hristiyanlık geçmiş üzerinden  nefret ve sevgi arasında diyalektik bir karşıtlık kurup bunun hükümranlığını Tanrı’ya vermişken, modern insan için bu bile yetersiz kalmıştır, o kel adamın da yaptığı gibi, “istememeye karşı hiçliği istemeyi seçer”. Ayrıca filmde kadın ile erkeğin ölüm sonrası ilişkileri de hatırlanma düzleminde öne çıkar. Erkek müzikle uğraşmaktadır ve karısı onu özlediği zaman onun ürettiği parçayı dinleyerek teselli bulur. Fakat bir hayalet olan erkeğin durumu daha karmaşıktır, çünkü döngüsel zamanda sıkışmıştır ve tarihin tekrarlanışını seyretmektedir, ta ki karısının çocukluktan beri yapmayı alışkanlık haline getirdiği şeyle bir karşılaşma yaşayana kadar; kadın kaldığı her evi terk etmeden önce evin izbe bir köşesine yazdığı şiirleri bir iz bırakmak amacıyla koymaktadır. Kağıtta yazılı olan şiiri okuduğu zaman hayalet zamansal alanda olan sıkışmışlığından kurtulur, ölümü gerçek bir ölüm yokluğu gerçek bir yokluk halini alır, artık tam anlamıyla hafiflemiştir.

Fakat sanatı salt bir hatırlatma aracı olarak konumlandırmak pek tatmin edici ve derinlikli bir perspektif gibi gözükmemektedir. Zira Bergson bir konuşmasında sanatı gerekli kılan şeyin insan bilincinin gerçekliği dolayımsız algılayamaması olduğunu ve  zihinle gerçeklik arasındaki bu perdenin  yalnızca sanatla aralanabileceğini söylemiştir. Ya da Nietzscheci bir perspektiften gerçekliğin keşfedilecek bir şey olarak değil de inşa edilecek, yaratılacak  bir şey olduğu ve bu yaratımın yegane aracının ise olumsuzlamanın yerine olumlamayı, tepkisel kuvvetlerin yerine etkin kuvvetleri getiren  sanat olduğunu söylemek mümkündür. Deleuze’den hareketle söylenecek olursa Nietzsche için esas mesele Tanrı’nın ölmesi değildir, Tanrı zaten ölmüştür onu “insanların en çirkini” öldürmüştür Nietzsche’nin deyimiyle, Nietzsche’nin esas derdi insanın ölümüdür.[7] İnsanın artık yerini üstinsana bırakması; tarihin keder, anlamsızlık ve nihilizmle dönüşü değil de etkin, sanatsal, perspektifsel bir dönüş yani “bengi dönüş”. Bengi dönüş bir tekerleğe benzetilmelidir; ama bu tekerleğin hareketi tüm olumsuzluğu dağıtan bir merkezkaç kuvvetiyle donatılmıştır. Varlık kendini oluşta olumladığı için, olumlamayla çelişen her şeyi, nihilizmin tüm biçimlerini kendinden dışarı atar: Vicdan azabı, hınç…, bunları bir kereden fazla görmeyeceğiz. [8]

KAYNAKÇA

  • Nietzsche, F. (2017). Böyle Söyledi Zerdüşt.(Mustafa Tüzel, çev.). İstanbul: İş Bankası Yayınları
  • Nietzsche, F. (2017). Ahlakın Soykütüğü Üstüne. (ahmet İnam, çev.) İstanbul: Say
  • Deleuze, G. (2016). Nietzsche. (İlke Karadağ, çev.). İstanbul: Otonom
  • Deleuze, G. (2016). Nietzsche ve Felsefe. (Ferhat Taylan, çev.). İstanbul: Norgunk
  • Deleuze, G. (2019). Foucault. ( Burcu Yalım, Emre Koyuncu, çev.). İstanbul: Norgunk

[1] Gilles Deleuze, Nietzsche, İstanbul:Otonom, 2016, s.44

[2] Bkz. Gilles Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, İstanbul:Norgunk, 2016, s.186

[3] Bkz. F. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2017, s.263

[4] Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne, İstanbul: Say, 2017, s.76

[5] Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne, s.77

[6] Bkz.Bkz. Gilles Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, s.188-189

[7] Bkz. Gilles Deleuze, Foucault, İstanbul: Norgunk, 2019, s.119

[8] Gilles Deleuze, Nietzsche, s.49

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 5 / 5. Oy sayısı: 1

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...