Çokça tembellik sonucu gelmesi uzadıkça uzayan Oscar yazısıyla 2019-2020 dönemini kapatalım.

Toplam 24 kategoride ödül dağıtan, ana kategori başlığına girdiğimizde ise karşımıza 13-14 kadar heykelciğin çıktığı Oscar Ödül Töreni, 92. törenini yaptı bu yıl. Kime gideceği belli olan birçok ödül ve sunucu olmadan geçen bir yıl daha. Oyunculuk dalında dört kategorinin Vegas oranlarına göre kime gideceği 1.01 ile 1.10 arasında değişiyordu son bir aya girdiğimizde. Yabancı dilde en iyi film ödülü ise Parasite ilk gösterimlerini yaptığı günden beri sahibini bulmuştu. Ana kategori ödüllerinden beşinin kime gideceği bu kadar belli iken, aday olan 9 filmin kısa birer değerlendirmesi ile devam edip, sonrasında diğer kategorilere ve Moonlight sonrası en olumlu ödüller olan Parasite’a giden ödüllere kısaca değinelim.

Joker 4/10

Dünya sinemasının tamamında, dönemi saran politik ortam nedeniyle öne çıkan birçok konu olmuştur. İkinci dünya savaşı ve yoksulluk sonucu şekillenen Chaplin sineması, Fütürizm ve komünizmin etkileri sonucu ortaya çıkan kendi sinema dilini yakalayan Eisenstein… Bu ikisi tabiki de bu alandaki önemli ayrıntılar ve dertleri olduğu için bu tarza yönelen isimler. Bunların yanında bir de zayıf kopyalar ortaya çıkar, orijinalinin açtığı yolu takip edenler, klişelerden başka bir portre yaratamayanlar.

Trump’ın başkanlığı sonucu ortaya çıkan, ırkçılık, toplum baskısı, kaos vb konular sinema diline de hâkim olurken, Taxi Driver ve Fight Club olma uğraşında olup, ikisinin de açtığı yolda ilerlemek derdinde olan bir filmin, iki filminde tüm öğretilerine birer birer ihanet edeceği, bu kadar fazla zarar vereceğini söyleseler inanmazdım. Fight Club’ın maskülen enerjiyle savaşan ve çözüm yolu olarak olmasa da kaos öneren hâli, Taxi Driver’ın toplumsal roller ve başarısızlık sonucu depresyon ve cinayet ile karşılaşan Travis’i bir yanda, Todd Phillips’in ucuz denemesi ise bambaşka bir yolda. Entelektüel sosları alınmış V for Vendatta  gibi kalıyor Joker bu ikisinin yanında. Todd Phillips; “#metoo” ve “time’s up” hareketleri dolayısıyla çekemiyorum dediği, Hangover ve Due Date gibi yapımlarla uğraştığı komedi dönemine geri dönüp, bildiği sularda yüzse keşke. “We live in a society” diye dolanarak Scorsese darlıyor gibi bu haliyle sadece. Joaquin Phoenix kariyerini ve yaptığı işleri hayranlıkla takip ettiğim kişilerden biri fakat filmin kalitesi belli bir eşiği aşamıyorsa, oyuncu ödülünün de gitmemesi gerekir bence.

Once Upon a Time in Hollywood 5/10

Tarantino filminden beklenecek her şey var. İçerik olarak en iyi 3-4 filminden biri belki de. Bol kan, olağanüstü müzik seçimleri, mumblecore türünü andıran tarzda bol konuşmalı bir ortam. Bunlar işin artı tarafı konumundayken, filmin tek sıkıntılı tarafı ise savunduğu fikir. Tahmin edilir finali bile güzel ama Tarantino isminin kendisini ilk defa “korkak” olarak gördüm. Çağın sinemasına The Irishman ile birlikte açık mektup niteliğindeki iki filmden biri olan film, Tarantino’nun basın önünde savunamadığı manevi babası Weinstein’ı aklama çabası gibi. Manson ailesinden ırkçılığı çıkarıp sadece hippiliği bırakması. Doğru dürüst repliği bile olmayan Sharon Tate’i. Tüm bunların üstüne kendi eşini öldürdüğü düşünülen bir karakterin kahramana dönüşmesi. Tarantino hâlâ ataerkil düzen hâkim olsa da, o düzenin daha hâkim olduğu yıllar için bir özlem mektubu yazmış. Brad Pitt, Fincher ile çektiği projelerden dolayı çoktan Oscar almalıydı fakat keşke bu film yerine Ad Astra’daki rolüyle en iyi oyuncu ödülüne uzansaydı.

JoJo Rabbit 5/10

Taika Waititi; Eagle vs Shark, Hunt for the Wild People ve What we do in the Shadows gibi birbirinden güzel üç projeye imza atmıştı bir döneminde. Yer yer Marvel ile olan flört hayatı ve sürekli uyuklayan hâliyle inanılmaz bir sempati toplamıştı. Kariyerinin bu döneminde ise tüm o sempatinin üzerinden geçiniyor gibi. Alman aksanıyla ingilizce konuşmanın, bizdeki Karadeniz ve Doğu aksanıyla yapılan sözde yerel yapımların tercihinden bir farkı yok. Konu olarak, hayalî arkadaşı Hitler olan bir çocuk fikri ne kadar ilgi çekici dursa da senaryonun çoğunluğu bu fikrin rahatlığı üzerine oluşan tembellikle örülü. Hunt for the Wild People kadar dinamizmi veya What we do in the Shadows’un garip komedi anlayışı bu fikrin yanından yöresinden geçmemiş gibi. Thor: Ragnarok bulunduğu evren itibariyle belli bir vasatlığı kaldırılabilir ama Waititi’nin tamamıyla kendisinden çıkan bir projenin bu vasatlığın ekmeğini yemesi, aday olması büyük saçmalık. Bu kadar senaryo tembelliğinin, en iyi uyarlama senaryo ödülünü alması da ayrı bir saçmalık.

Ford vs Ferrari 6/10

Dinamizmi yüksek, eğlenceli ve sürekli akan bir yapı, kendisinden bekleneni karşılıyor Ford vs Ferrari. Kendisi adına olumlu taraf ise beklentinin zaten o kadar yüksek olmaması.

Little Women 8/10

Filmin tek büyük zaafı finali. Bu da filmden değil romanın zayıf finalinden kaynaklanan bir durum. Greta Gerwig’in “modern dokunuşu” bile kurtarmaya yetmemiş bana göre. Akademi üyelerinden bazılarının altıncı film uyarlaması olan ve tüm zamanların en çok satan romanlarından birinden uyarlanan filmin “zaman geçişini anlamadık” şeklinde açıklama yapmaları ne kadar büyük salaklıksa, Greta Gerwig’in en iyi yönetmen dalında aday olamaması aynı oranda salaklık. Timothee Chalamet ve Saoirse Ronan arasındaki uyum ise iyice ortaya dökülüyor. Saoirse Ronan’ın bana göre alması gereken bir en iyi kadın oyuncu ödülü de vardı ama o başka bir konu.

Marriage Story 7/10

Yapımcısı Netflix olmasa belki bu kadar etki uyandırmayacak ve yıllık hazırlanan belli başlı listelere girip unutulacaktı. Yılın izlenir olan filmlerinden, üç şahane oyunculuk ve çok doğal karakterler yaratmış Baumbach ama senaryo anlamında yer yer dinamizmini kaybettiği de ortada.

1917 8/10

Sam Mendes, yapılacak en akıllı işi yapıp görüntü yönetmenliği konusunda belki de tarihin en iyisi olan Roger Deakins ile anlaşmış. Film teknik konularda olağanüstü bir seviyede, içerik olarak ise herhangi bir Hollywood savaş filminden çok da ayrılıyor diyemeyiz. Teknik konulardaki başarısı ise yapımının üzerinden 2-3 yıl kadar geçen Dunkirk ile gölgeleniyor. Dunkirk bu kadar taze olmasa daha çok övgüyü hak ediyor diyebilirdim ama Dunkirk’ün etkisi henüz tazeyken bir başka savaş filmi çekmek hem cesaret hem de altından kalkması zor iş. Mendes çok da altından kalkmışa benzemiyor o alanda.

The Parasite 9/10

Filmin konu seçimi belli başlı açılardan etkileyici dursa da filmin asıl büyüsü konu seçiminde değil bence. Komedi dozunu yükselterek ilerleyip bir anda gerilim dozuna dönüştürmek ve bunun altından kalkmak muazzam bir olay. Finalinden dolayı bir tık puan kırdım ama olur o kadar nazarlık.

The Irishman 9.5/10

Sadece yarım puan kırdım filmden bunun da nedeni film yerine mini dizi olarak çıkmamış olması. Çağın sinemasına açık mektup niteliğindeki iki filmden biri demiştim The Irishman için çünkü bir veda filmi. Scorsese’in sinemaya vedası değil, bana kalırsa ondan bile daha anlamlı anılması gereken bir veda, The Godfather ile başlayan gangster türüne veda filmi The Irishman. Western sineması dünyayı kasıp kavuruyordu bir dönem, o dönemi ise bu tarz gangster temalı filmler takip etmişti. Scorsese, Uncut Gems ve The Souvenir için yapımcı, Bob Dylan belgeseli için yönetmen konumundayken, üçünün arasından çıkıp en güzel veda hikâyesini de çekti. Gerçek hayatta polise tüm bildiklerini anlatan Frank Sheeran karakterini ölüme, omerta yeminine sadık bir şekilde göndermesi de tamamen bundan. 50 yıldır ayakta duran bir türe saygı bayrağı çekerek son mektubunu yazdı. Bu açıdan belki içerik olarak bol karakterli, uzun ve yer yer takip etmesi karmaşık olsa da yılın en iyisi değil ama en değerlisi The Irishman.

Sunucu olmadan sunulan ödül töreninin her geçen yılla birlikte güç kaybettiği ortada, dağıtılan ödüllerden bazılarının kime gideceği, adaylıkların bile açıklanmasından önce biliniyor olması ise bir diğer zayıf nokta.

Teknik anlamda tüm ödülleri süpürmesi gereken 1917, kurgu ödülünü Ford vs Ferrari’ye kaybetti. Geçen yıl Bohemian Rhapsody’e giden kurgu ödülü, akademi üyelerinin şu filmi de eli boş göndermeyelim çabasıyla dağıttığı bir ödüle dönüştü iyice. Belgesel konusunda ödülü hak ettiklerini düşündüğüm Asif Kapadia imzalı Maradona ve Scorsese imzalı Rolling Thunder Reveu: a Bob Dylan Story aday bile olamayınca, ödülün kime gittiğini pek umursamadım açıkçası.

Renee Zellweger’in ödül aldığı Judy filmi yılın bir başka vasatı bile bulamayan yapımı olurken; Laura Dern, Marriage Story veya Little Women’daki performanslarından ikisiyle birden ödülü hak etmişti. Parasite’ın aldığı dört ödül (Yönetmen/Film/Senaryo/Yabancı dilde film) ise gecenin en güzel tarafı oldu. Dört yıldır geçilen yeni oylama sisteminin bir sonucu olarak, en iyi film ödülünün en çok birinci sırayı alan filme değil de listelerin genelinde ilk üçün içine en çok giren filme gitmesi sağlanmıştı. Bu dağıtım sistemindeki ana amaç herkesi memnun etmek olsa da bu sistemin Parasite’ın işine yaradığı çok aşikar. Akademinin bazı üyelerinin, Oscar’ın, Amerikan yapımı bir filme gitmesini istediklerini biliyorduk fakat kendi içlerinde belli bir yapımı ön plana çıkaramayınca ve oylar dağılınca üstüne üstlük Joker gibi yapımlar bir listede bir numarada diğerinde sonuncu sırada olunca, Parasite aradan sıyrılıp ödüle uzandı. Alınan en sürpriz ödül ise en iyi yönetmen ödülü oldu. Oscar için yarışan filmlerin bir çoğu, yıllardır, aslen Amerikalı olmayan yönetmenlerden çıkıyor ve bu ödülü alıyorlar fakat “yabancı dilde” bir filmin yönetmenine gitmesi bu süreci biraz daha ilginç kılan öğelerden. Kapanışı Bong Joon Ho’nun Oscar konuşmasında hatırlattığı, Scorsese’in ağzından bir cümleyle yapalım

“most personal thing is the most creative”

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...