Emrah Polat – Yüzler

Yayınevi: Sel Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 109

Basım: Mart 2013

Yine farklı ve okunmaya değer bir romandan bahsedeceğim. Emrah Polat’ın ikinci kitabı, Yüzler, ama sonuncu değil. İlk romanı Köpek Adamlar dikkat çekici bir kitap oldu yazar açısından, Yüzler’le pekiştirdi bunu. 2014 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan son kitabı Alocu Tilki’nin Serencamı da ilgi gören kitaplar arasında. Bir yazara ikinci kitabıyla başlamak olur mu diye sorabilirsiniz. Olur, efendim; ne etik, ne biyolojik, ne dini, ne de edebi açıdan kusurlu bir harekettir. Hiçbir mahsuru yok, deneyebilirsiniz.

Hepimiz en az iki yüzlüyüz!” sözüyle başlıyor kitap, ismiyle uygun olarak. Aklınızın bir köşesine kazınıyor bu söz.

Hepimiz en az iki yüzlüyüz!

Yüzler’i çoğu kitaptan ayıran birkaç şey var. Öncelikle anlatımdaki samimiyet. Bizimle her ne kadar yazar konuşsa da karakterler konuşuyormuş hissine kapılıyorsunuz ki bu yazarın isteyerek gerçekleştirdiği bir durum. Olayı kendi (3. Kişi – anlatıcı) ağzından anlatırken karakterin kullanabileceği kelimeleri seçiyor, yalnızca karakterin bilebileceği hisleri anlatıyor. Diğer bir deyişle ‘tanrısal bakış açısı’ yani, karakterleriyle fazla samimi olmuş yazarın ‘tanrısal bakış açısı’…İlk eleştirimizde olduğu gibi kitap hakkında hiçbir ipucu istemeyen, sadece genel bir fikir edinmek isteyen okurlarımız için başlayalım eleştiriye. Sıradan bir romandan söz ettiğimizi söyleyemem. Ancak tamamıyla farklı bir roman da değil Yüzler. Bir romanın güzel olması için farklı olması gerekir, algısını da kırmış olalım böylece. Farklı olan romanlar ayrı yerde dururlar, yeni bir şeyler denenmiştir ve bu yüzden saygıdeğerdir. Tamamıyla farklı olmayan romanlar ise beğenildiği takdirde başarılıdır, güzeldir. Niçin olmasın ki? Aynı alanda yüzlerce şarkı olmasına rağmen yeni bir Karadeniz ezgisi kulağımıza geldiğinde hala duygulanmıyor muyuz?

Ardından kurgu geliyor farklı özelliklerinden biri olarak. Muhteşem bir kurgunun beklenmemesi gerektiğinin şimdiden altını çizmeliyim. Çizmişken iyi bir kitap için kurgu mükemmelliğinin olmazsa olmaz bir konumda olmadığının altını da çizeyim. Hep mükemmel kurgulu romanlar mükemmel olsaydı, Huzur, Mai ve Siyah ve Saramago, Albert Camus gibi yazarların çoğu kitabı nasıl bu kadar iyi olabilirdi? Bundan daha fazla ayrıntıyı bu bölümde vermek istemiyorum. Sizin için ancak şunu söyleyebilirim ki arkanıza yaslanıp rahatça oturun ve Yüzler’i elinize alıp başlayın okumaya. Bir de hafta sonuysa gün, demeyelim keyfinize…

Ayrıca olay geçişlerinin başarılı olduğunu da eklemeden geçmek istemiyorum. Konuya ağırdan bir giriş yapıyor, sakince, dudaklarından çıkacak tek bir sözü bekleyen meraklı gözlerden zevk alan hikâye anlatıcıları gibi… Sonra gittikçe derinleşiyor anlattığı durum-olay, yenileri de giriyor devreye. En sonunda kendinizi okuduğunuz şeye bağlanmış buluyorsunuz, tutkuyla değil, sakince.

Kitabı okurken keyif alıyorsunuz. Bunda çok ciddi bir kurgunun olmayışı, yazarın olayları size samimi bir şekilde anlatması ve kitabın Sel Yayıncılık’ın güzel tasarımlı kitaplarından sadece biri olmasının da etkisi var. Rahat bir roman yani, kimi yerleri hüzünlü, kimi yerleri heyecanlı, kimi yerleri gülünç… Ama geniş plandan baktığımızda rahat, okuması ve anlamasıyla…

“Bir kitap okumadan önce hazırlanmalıyım, birkaç küçük merak uyandırıcı ipucundan ne çıkar…” diye düşünen okurlarımız, lütfen okumaya devam edin. Bizce de öyle, ne çıkar ki…

Kitabın arkasında yer alan yazıyı tam da bu noktada sizlerle paylaşmak istiyorum:

Hayata karşı mağlup olmuş ya da baştan kaybetmiş insanların yolları mutsuzluk üzerinden kesiştiğinde birbirlerinin iç ya da ikinci yüzünü görmeye çalışırlar. Gündelik konuşmalarındaki belli belirsiz acıdan, kabullenilmiş yenilgilerden tanırlar birbirlerini; mutsuz evlilikleri işsizlikler, hayal kırıklıkları, hep başka bir dünya düşü.

Bu yazıda da anlatıldığı gibi aslında, mutluluklarla dolu bir hikâye ya da sonunun mutlaka iyi biteceğini bildiğiniz için okumaktan gizlice keyif aldığınız kitaplardan biri değil Yüzler. Tam aksine hayatın galip çıktığı hikâyeler bunlar; hayatın zorluklarını, elinizde olmadan kaybettiğiniz şeyler, sizin dışınızda geliştiği halde en çok sizi üzen olaylar… Aslında tanıdık hikâyeler kimi zaman, sizin bizim gibi insanlar işte… Ama yenilgileriyle ön plana çıkıyorlar bu sefer, azim ve kazançlarıyla değil.

-Üslup

Emrah Polat, hikâyeyi içten bir şekilde anlatacağını daha ilk paragraflarda belli ediyor. Bundan dolayı en başta bağlanıyorsunuz kitaba. Hani öyle ki sanki kitabı yarım bıraksanız anlatıcıya ayıp olacakmış gibi. Bu samimiyet birçok iyi şeyi beraberinde getiriyor. Mesela hayatın içinden tespitleri güzel bir dille anlatıyor yazar, bunlardan sonra ağzınızda hoş bir tat kalıyor. Yakın arkadaşınızda her zaman gittiğiniz kahvede çay içerken size hayattan bir tespit yapması ve aranızda yeni espri yollarının açılması gibi. Ancak yazar-okur arasında olması gereken mesafeyi de aşmıyor, anlatıcı da sınırlarını biliyor kitapta.

Ancak üslup konusunda bir noktada takıldım. Kahvede çay içen arkadaşımız, herkes gibi anlatır bize hikâyeyi ve biraz da bu yüzden içten gelir. “Tan ağarırken denizden gelen kesif bir iyot kokusunun eşliğinde…” diye başlamaz hikâyeye. Emrah Polat da başlamıyor. Ancak bazen alışılmamış bağdaştırma yapma uğruna içtenlikten ödün veriyor ve böyle zamanlarda kahvedeki tanıdığınız, bildiğiniz arkadaşınızı arıyorsunuz içten içe. Hani karşınızda olsa “Sen iyi misin?” diye sorardınız… Mesela 63. sayfadaki cümlede olduğu gibi: “Öyle bir değişmişti ki, yaşadığı değişim bir üçgenin iç açıları toplamına yakındı.” Bu elbette kötülenecek bir durum değil. Eğer kitap bize bu içtenliği vererek değil de böyle başlasaydı ve bu sayede altını çizecek onlarca cümlemiz olsaydı, bu cümle de arada kaynayıp giderdi ve göze çarpmazdı. Ancak anlatıcı bu kadar indirgenmişken sokağa, böyle bir cümle sırıtıyor maalesef. Böyle örnekler yer yer bulunuyor kitapta, belki de siz seversiniz…

Samimi, içten, halk dilini kullanıyor deyip durduk, örnek vermeden olmaz. “Ota boka sinirlenmek, 100 euro bayılmak” gibi birçok ifade var kitapta anlatıcının ağzından çıkan. Yani anlatıcı da bizden biri aslında, bir yazar egosu ve bilginliğiyle yazmıyor yazacaklarını. Çayını yudumlarken anlatıyor bize kafasındakileri. Dikkatlice dinliyoruz biz de onu.

Birini dikkatle dinlerken konuşma sırasındaki hataları nasıl gözünüze çarpıyorsa kitapta da gözünüze çarpıyor. Aslında tam çarpıyor diyemem. Kitap, yazarın okura verdiği güvenle okunur. Eğer akıcı bir şekilde sürekli akıp gidiyorsa anlatımı keserek cümleyi incelemez okur, cümle doğru mu yanlış mı diye. Anladıysa devam eder. Ancak anlamadıysa ve incelerken cümlenin yanlış olduğunu fark ederse yazara güveni kırılır, bir dahaki her şüphesinde dönüp cümleye bakar. Tamamen bu şekilde olduğunu söyleyemem bu kitabın. Yalnızca anlaması güç bazı ifadeler var. Daha basit cümleler seçilerek giderilebilirdi diye düşünüyorum o zorluklar. Eğer zorluklarla karşılaşacağımıza hazırlasaydık kendimizi her türlü zorluğun başımızın üstünde yeri olurdu. Ancak bizden biri girince konuşmaya, zorluklarla karşılaştığınız zaman akıcılığı yitiriyorsunuz. Bu çok oluyor diyemem. Ama zaman zaman karşınıza çıkıyor ve en sonunda cümleyi inceletme yoluna itiyor sizi. 63. sayfada itti beni bu yola (evet yine bu sayfa). Cümleye baktım, yanlış değildi. Anlaması güçtü yalnızca, diğer cümlelerde olduğu gibi. Eğer, olur ya, yanlış olsaydı cümle yazara güvenim kırılırdı ve sonraki okumalarım aklımda hep bir şüpheyle devam ederdi. İşte daha basiti varken zor cümle kullanmanın zararı. Elli tane baştan sona çok doğru ama zor cümle kurarsınız, okur incelemez; elli birinci zor cümlede virgülden doğan küçük bir hata vardır, okurun inceleyeceği tutar ve güvenini yitirir. Riskli iş… Emrah Polat her şeye rağmen bu konuda başarısız oldu diyemem, yalnızca daha dikkatli bir yol izleyebilirdi diye düşünüyorum.

-Konu, Kurgu

Nasıl bir kitap okuyacağımızı hala anlamadım, diyen okurlarımız bulunuyordur belki. Haksız da sayılmazlar. Fazla detaya girmeden anlatmaya çalışayım. Kitap üç bölümden oluşuyor ve yolları bir noktada kesişen üç kişinin gözünden anlatılıyor olaylar. Olay zincirinin uzun olduğu söylenemez. Hatta sadece vuku bulan olay anlatılsa 15-20 sayfa sürerdi. Ancak bahsettiğimiz olay basit de olsa sahiden merak uyandırıcı. En başta duyuyorsunuz zaten, yazar bunu isteyerek yapıyor. Normalde sevmezdim sadece merak uyandırmak için yazıldığı belli olduğu için, ancak bunu güzel bir şekilde yapabilmiş Emrah Polat. İtici gelmedi bana bu sefer, aksine merak uyandırdı.

Kısa bir olay örgüsü var kitabın. İşin güzel yanı da bu ya… Bu kadar kısa bir olay örgüsünden böyle derin ve detaylı bir roman çıkarabilmek herkesin harcı değil. Emrah Polat’ın bu konuda takdir edilmesi gerektiğini düşünüyorum, dar bir olaydan geniş bir roman çıkarabilmek… Bunları duyduktan sonra tahmin edebileceğiniz gibi, anlatı bölümleri çok yer kaplıyor kitapta. Ancak klasiklerde olduğu gibi sıkan, bir an önce olaya gelmesi için sizi yalvartan anlatı değil bu bölümler; merak uyandıran ve karakterlere ait birçok özelliği barındırarak sizin o dar olay örgüsünü daha iyi canlandırabilip kavrayabilmenizi sağlayan bölümler. Biraz da bu yüzden rahat ya kitap… Sizi sürekli olayın içinde kalmaya zorlayan bir yazar yok, değişik şeylerden bahsederek ilginizi canlı tutmaya çabalayan ve bunu başaran bir yazar var.

Kitaptaki anlatılanların çoğunun Ankara’da geçmesi de bahsedilmeye değer bir durum. Kitabın arkasında da yazdığı gibi: “Bilenlerin çok sevdiği, diğerlerinin hiç anlamadığı kendine has dokusu, atmosferi, dışarıdan donmuş gibi görünen ritmi, sokakları ve yokuşlarıyla, Seyranbağları, Mamak, Ulus, Türközü’yle Ankara’nın ve ona has karakterlerinin öyküsü; durgunluğun içinde patlayan, sıradanlık içinde devinen, derin ve dingin, yorgun ve öfkeli…

-Sosyal Eleştiriler

Bakış açınıza göre kitabın tamamını bir sosyal eleştiri olarak görmeniz de mümkün, eleştiriden uzak olduğunu düşünmeniz de.  Halkın ağzından halkı anlatıyor yazar, hem anlatıcıyı hem anlatılanları eleştiriyor böylece. Halkın yaşam tarzı, kimi zaman insanların düşüncesizliği, cahillik… Uzar gider bu liste. Ancak doğrudan göndermeler yok değil.

Kitapta 80’li yılların malum olaylarını genellikle Arif’in gözüyle anlatmış yazar, yani ikinci bölümde. O dönemde bir fikri savunurken yaşanılan zorlukları, baskıları, yani yaşamı anlatmış. İyi ve kötü yönleriyle. Sermiş ortaya, bizim karar vermemizi istediği belli. Kitabın tümünde bu durum geçerli aslında, her şeyi ortaya serip iyi ve kötü yönlerine okurun karar vermesini sağlamak.

Doğrudan göndermeye bir örnek, ilk bölümden: (Serilenlerin arasından ben bunu seçtim) “Dönemin ruhuna uygun olarak, uğruna can alınıp can verilen devrime ‘oldu olacak’ gözüyle bakılıyor, bazen içki sohbetlerinde ölçü kaçırılıp, Ankara’daki kamu binalarının devrim sonrasında nasıl kullanılacağına ilişkin ciddi tartışmalara giriliyordu. Bu tür sohbetlerin beylik sorusu, meclis binasının devrim sonrasında ne olacağıydı: Kütüphane mi, müze mi? Yaşamlarındaki tüm sorulara yanıt vermiş de, yalnız meclis binasının devrim sonrası nasıl kullanılacağı kalmış gibi, ‘soruna’ ortak bir çözüm bulamadıkları için hayıflanıyorlardı. Tartışmanın kızıştığı anlarda bazıları kestirmeci davranarak, ‘Bunu sonra düşünürüz,’ derken, ateşli olanlar ‘Sorunlarımızı devrim sonrasına bırakmamalıyız,’ diyerek tartışmayı uzatmakta sakınca görmüyorlardı.

Bu bölümde anlatabileceğim şeyler sanırım bu kadar. Bundan sonrasında kitabı okuyanlarla kurgudan bahsetmek istiyorum.

Bu bölüme kitabı okuduktan sonra devam etmeniz önerilir tarafımdan. Dikkat ağır ipuçları içerebilir… (Sonsöz en sonda, okumayı unutmayın!)

Nihayet rahatça yazabilirim. (Bu cümle eleştiri yazılarında ipucu -evet spoiler- vereceğine dair hiçbir uyarı vermeyen, hatta resmen bunu belli dahi etmemeye çalışan eleştirmenlere ağır sitem içerir. Eleştiri yahu bu, milletin kitabı tanımak için eleştiri yazısı okuma keyfini elinden almayın)

Öncelikle böylesine kısa bir olay örgüsünden böyle bir roman çıkmasına karşı duyduğum saygıyı tekrar belirtmeden geçemeyeceğim. Yolları bir şekilde kesişen üç kişinin biraz içmeye karar vermesi ve yaşanan olaylar, bundan ibaret. Bir gecede geçiyor roman, bir günde bile değil. Gecenin sonunda bir şeyler olacağı da 36. sayfada veriliyor yazar tarafından, ilk bölümün sonu, hatırlayacaksınız. Zaten, gecenin ilerleyen saatlerinde Arif ve Orhan’la yaşayacakları geri dönüşsüz olayda kişiliğinin bu yönü de etkili olacaktı.

Yüzler ismine uyumlu anlatılanlar. Birçok farklı insan… Ancak asıl Yüzler ismine uygun olan kısım kitabın üç bölüme ayrılmış olması. Üç bölüm, üç farklı bakış açısı, üç farklı yüz… İlk bölümde Nazım: Hayatın sillesini baştan yemiş bir karakter. Babası gidince annesini başka bir adamla basması hayatının en kötü anılarından. Ağır bir ergenlik geçiriyor hormonlarının da etkisiyle, karakteri böylece oluşuyor. Bir işte dikiş tutturamıyor başarılı girişimlere rağmen. Her şeye rağmen birçok farklı kişiyle karşılaşıyor hayatı boyunca. Hayatın sillesini yemiş herkes gibi…

İkinci bölümse Arif: Ateşli bir gençlik geçiriyor devrim hayallerinin peşinde. Politikayla besliyor gençliğini, içindeki hiç sönmeyeceğini zannettiği ateşten güç alıyor. Ancak Mamak’ta, cezaevinde geçirdiği günler içindeki ateşi söndürüyor fazlasıyla. Oraya tekrar dönme korkusu her şeyi bastırıyor. Okuduğu kitapları yırtmaya kadar varıyor bu korku. Duruluyor yani karakteri sonunda, ancak hayatını düzene sokamıyor bir türlü yine. Karısı ve kızı olmasına karşın yeni heyecanlardan eksik kalamıyor, aldatıyor karısını kızı yaşındaki bir kadınla. İçindeki ateşi böyle canlı tutmaya çalışıyor belki de. Gençliğinde bağımlısı olduğu heyecandan bu yolla uzak kalmıyor.

Üçüncü bölüm Orhan: Hayatın yüzüne gülmediği kişilerden. Arif’le cezaevi arkadaşı, şanssız bir şekilde içeri girmiş ve yolları içerde kesişmiş. Hayatında en etkili olan kişi Nazan. Hastalıklı bir aşk, bir tutku. Orhan evli olduğu halde Nazan’ı kaçırıp İstanbul’a getiriyor ve bir gecekonduya yerleştiriyor. Sonra cezaevine giriyor, çıktığındaysa Nazan’ın bir adamla yaşadığını öğreniyor. Hayat yüzüne gülmemiş denemez aslında, hayattan fazla şey beklemiş bir karakter Orhan. Evliyken başka bir kadınla birlikte olması, bunların başında geliyor. Cahil bir karakter yani, sert olmaya çalışan ve duygularına hâkim olamayan. Hayatı doğru yaşayamayan… Nazım’dan ayrılan çok yönü var.

Nazım’ın yaşadıkları elinde değil, doğru şeyler yapsa da kendi dışında gelişen olaylar en çok onu etkilemiş ve bu mutsuz duruma gelmiş. Bu, birinci yüz kitaptaki. Arif hayatının her dönemini bilinçli yaşamış ancak yine de mutlu değil, varlıklı ve düzenli bir hayatta mutlu olamıyor. Bu, ikinci yüz. Orhan ise doğru düşünemeyen, ilkel duygularının esiri olan biri, hayatı kendisi yüzünden bu durumda, yani mutsuz. Kitaptaki her karakter mutsuz. Sanki yazar bize “Ne yaparsanız yapın mutlu olamayacaksınız,” demeye çalışmış. İsterseniz en doğru adımları atın, isterseniz bilinçli davranın, ister cahilce yaşayıp gidin, sonunuz hep aynı, mutsuzluk, der gibi… Hayata mağlup olmaya üç örnek sunmuş Emrah Polat.

Kitabın sonunu kestiremiyorsunuz. Bir şeyler olacağı belli, hatta sonlara geldikçe tahmin ettiğinizi sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Olay ha çıktı, ha çıkacak derken bir türlü çıkmıyor ve hiç beklemediğiniz bir anda çıkıyor. Hiç beklemediğiniz bir olay oluyor ve Nazım ölüyor. Bu satırları, en önemli karakterleri ölmekte olan diziyi izler gibi okuyorsunuz. Başarılı bir son. Olması gereken bir son belki de çünkü basit bir olayla bitseydi, zaten böylesine dar olan bir kurgu, okur üzerinde hiçbir etki bırakmazdı. Kitabı kapatır, rafa kaldırır ve birkaç gün içinde unuturdunuz. Bu yüzden gerekliydi böyle bir son, olması gerektiği gibi olmuş.

Sonsöz

Emrah Polat, Yüzler’le bambaşka bir ses getirmemiş belki, çok farklı şeylerden de bahsetmemiş ya da çok farklı şekilde anlatmamış aklındakileri. Ancak bunların hiçbiri kitabı kötü yapmıyor. Hiçbir farklılık yok, demek değil tabi ki bu. Yolları kesişen üç kişinin hayata karşı üç farklı bakış açısı güzel bir düşünce bence, saygıdeğer. Kitabın arkasında da yazdığı gibi ‘hayata karşı mağlup olmuş ya da baştan kaybetmiş’ kişilerin anlatılması da güzel. Konu bakımından her kitapta karşılaştığımız bir şey değil. Bu şekilde bazı hoş farklılıklar olsa da sınırları mutlak bir cesaretle geçmiş bir eser değil Yüzler. Belki de bu yüzden rahat roman deyip durdum eleştiri boyunca. Alıştığımız sesle, içten bir şekilde bir hikaye anlatıyor Emrah Polat. Rahatça oturup çayınızı yudumlarken keyifle dinlenesi…

Saygıdeğer bir roman. Farklı hayatlara ışık tutan, farklı yüzler’i gösteren… Aynı sesle, aynı kelimelerle aynı şeyleri anlatan kitaplara yüzlerce kez tercih ederim Yüzler’i. Her ne kadar beğenimi tamamen kazanmamış noktaları olursa olsun, güzellik yakalanmaya çalışılmış. Değişik açılardan bakılarak farklılık getirilmeye çalışılmış. Saygıdeğer bir çaba. Yüzler… Belki de güzel bir Pazar kahvaltısından sonra okunmalı. Neden bilmiyorum, öyle bir havası var.

Solumalı bu havayı.

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...