Yorgos Lanthimos’un yönettiği Köpek Dişi filmi hiçbirinin adının olmadığı anne, baba, iki kız ve bir erkek çocuktan oluşan bir aileyi ve anne babanın bu çocukları yetiştirirken onlara dış dünyanın tekinsiz bir yer olduğunu telkin etmeleri ile karakterize olur. Babanın anlattığı bu anlatıya göre dış dünya çeşitli canavarlarla doludur ve bu nedenle de çocuklar yüksek duvarlarla çevrili “güvenli” evlerinden dışarı hazır olmadıkları sürece çıkmamalıdırlar. Bu süre zarfında evden çıkıp ihtiyaçları temin eden tek kişi yani otorite figürü ise babadır. Babanın çocuklar üzerinde inşa ettiği bu gerçek dışı evrende anne de ona evdeki düzeni sürdürmesinde yardım etmektedir. Her sosyal yapıda olduğu gibi bu ailenin de kendi sosyal yapısında çeşitli ritüeller, ailesel ve otoriter bağları, sosyal konumları güçlendirecek törenler yapılmaktadır: “Anne ve Babanın evlilik yıldönümünde, çocuklar teatral bir temsil hazırlarlar; ailenin kutsal olduğunu anlatan sözlerle takdis edilirler. Büyükbabalarının sevdiği şarkıları dinlerler ki bu şarkılardan biri ‘Fly me to the moon’dur. Ancak baba çocuklarına bu şarkının sözlerini yanlış tercüme eder: Babamız bizi sever (Fly me to the moon)…Annemiz bizi sever (Darling kiss me)…Bir diğer ritüel, kardeşleri olduğuna inandıkları köpeğin cenaze törenidir. Aslında köpek, baba tarafından köpek terbiyecisine verilmiştir ve eğitiminin bitmesine daha çok zaman vardır. Ancak baba bir gün eve gelirken üstünü başını kendi elleriyle parçalar ve giysilerine kırmızı boya sürüp kardeşlerinin saldırıya uğrayarak öldüğünü anlattığı yeni bir kurgu yaratır. Bunun gibi kurgularla çocuklar dış dünya hakkında hiçbir şey bilmeksizin büyümüşlerdir ve onlara anlatılan en önemli hikâyeye göre çocuklar, evi terk etme zamanının geldiğini köpek dişlerinin düşmesinden anlayacaklarıdır.”[1] Dolayısıyla babanın kurduğu bu yapı aslında mutlak otoriteyi kendi üzerine alma çabası da olarak okunabilir. Zira evi terk etmenin yeter koşulu, olgunlaşma belirtisi köpek dişinin düşmesi ise bu hiç gerçekleşmeyecek bir olgunluk belirtisidir. Yani baba önce özgürlüğe dair soyut bir imkan yaratmış sonra da onun bütün imkanını kendi gücüne, itaate bağlamıştır; özgürlüğü yönetmek için yaratmıştır.

Ayrıca evin dışarıyla kurduğu temasta baba dışında bir faktör daha vardır. Baba çalıştığı fabrikada güvenlik olan bir kadına para vererek oğlu ile birlikte olması için eve getirmektedir. Tam da bu noktada her otoritenin kendi çatlakları, karanlık alanları olduğu gibi bu ailedeki “babanın otoritesi”nin de bir çatlağı zuhur etmektedir. Eve dışarıdan gelen bu kadın, yani yabancı, evin büyük kızına bir sinema filmi verir ve kız da bu filmi gizlice izler. Filmdeki hoşuna giden karakterlerden birinin ismini kendine verir. O ana kadar bir ismi olmayan, öznelliği kurulmamış olan kız artık Bruce’dur. Bir süre sonra bunu fark eden baba kızı döver ve kıza filmi veren güvenlik kadının evine giderek onu da yaralar. Otoritesindeki bu çatlağın farkına varan baba dış dünyayla olan teması, kendisi haricinde, keser. Evdeki erkek çocuğun cinsel ihtiyaçlarını tatmin etme görevi ise ablasına yani Bruce’a verilir. Ancak işler bu noktadan sonra daha da karışır, ilk cinsel karşılaşması kardeşiyle olan Bruce’un gerçekliği hasar alır ve ayna karşısında kendi köpek dişini kırarak evden kaçar. Böylelikle babanın kurduğu hiyerarşiye yine onun yöntemleriyle de olsa, onun çatlakları üzerinden saldırır. Baba evden çıkmanın tek koşulunun köpek dişinin düşmesiyle ve araba aracılığıyla mümkün olduğunu söylemiştir. Bruce da dişini kırmış gizlice arabanın bagajına girmiş ve babanın kurduğu iktidarın sınırlarından babanın iktidarının boşluklarıyla, onun araçlarıyla çıkmıştır. Yani artık tam anlamıyla bir özne, Bruce olmuştur.

“İkili karşıtlık olarak içerisi-dışarısı ayrımı, daha geniş bir gösterge ekonomisi içerisinde eril-dişil, iç-dış, güzel-çirkin, akıllı-deli ve iyi-kötüyle farklı konumlarda ama aynı disiplinle çalışıyor. İlk bakışta görülebilecek iki büyük hata, bu ikili karşıtlık sisteminin negatif fark oyununu bozmanın olanaklı ve gerekli olduğunu düşündürüyor. Bu hatalardan birincisi, karşıtlık içindeki terimlerden birine diğeri üzerinde egemenlik ve ayrıcalık tanımaya dayanır. Birini önce ve zorunlu, diğerini sonra ve rastlantısal olarak konumlandırmak kendi başına büyük bir sorundur ama asıl mesele bu terimlerin her ikisini de aralarındaki ilişkiden önce bütünsel ve tutarlı kavramlar olarak almaktan, aralarındaki ilişkiden bağımsız olarak yani ilişkiye aşkın kılmaktan kaynaklanır.”[2] Sercan Çalcı’nın da ifade etmiş olduğu üzere yaşamın kendisini, veya en azından onun algısını böylesi bir diyalektik karşıtlık ilişkisi üzerinden kurmak ilişkiye giren iki unsurdan birinin diğeri üzerinde tahakküm kurması ile sonuçlanmasını zorunlu kılıyor. Zira bu ayrımı ortaya koyan dilin kendisi baştan bir ayrım ortaya atarken hem bir değersel yani hiyerarşik arka plan, hem de emirsel bir arka planda işliyor. Filmde de görüldüğü üzere aile tarafından çocuklar üzerinde inşa edilen bu hiyerarşik düzenin yegane aracı dildir. Filmde çocuklara yeni sözcükler öğretilir: “Günün yeni kelimeleri: deniz, otoyol, seyahat, tüfek. ‘Deniz’, oturma odasındaki ahşap kolluklu koltuktur. Örneğin ayakta kalmayın ‘deniz’e oturun da biraz konuşalım. ‘Otoyol’, çok güçlü bir rüzgâr türüdür. ‘Seyahat’, zemin kaplamada kullanılan oldukça dayanıklı bir maddedir; örneğin, avize düşüp, yere çakıldı, ama zemine bir şey olmadı çünkü yüzde yüz ‘seyahatten’ yapılmıştı. ‘Tüfek’, beyaz güzel bir kuştur” gibi. Köpek Dişi “göstergelerin dünyasında işleyen ekonominin, içerisi ve dışarısı ayrımını yaratan dilin şiddetinin filmi olarak da okunabilir.

Mitlerle, ritüellerle, eğitim ve terbiyeyle tüm dünyadan soyutlanmış bu ailesel iktidar imajları büyük kız kardeşin- artık biz de ona Bruce diyelim- çılgınlık nöbetleri geçirmesine yol açar. Bir seferinde erkek kardeşinin koluna bıçakla saldırır, bunun için ceza alır. Zaten her şey köpek terbiyecisinin kullandığı ödül ve ceza sisteminde sürmektedir burada. Aralarındaki yarışlarda kazanan hep onurlandırılır ve babanın onlara ödül olarak verdiği çıkartmaları kazanır.”[3] Bir ödül-ceza mekanizmasıyla, bir tür terbiye etme ve eğitme maksadıyla işleyen, baba tarafından yani eril iktidar tarafından işletilen bu düzenin en büyük kurbanın ve de daha sonra bu iktidarın en büyük direnişçisinin büyük kız kardeş olması boşuna değildir. Zira en büyük baskıya maruz kalan, kendi bedeni üzerinde dahi tasarrufta bulunamayan yine odur, tıpkı onun zihinsel yapısı üzerinde yani dünya algısı üzerinde olduğu gibi bedeni üzerindeki algısı da babası tarafından inşa edilmiştir. O nedenledir ki, bulduğu ilk iktidar çatlağından sızar; filmi izler, oradaki karakterin ismini alır, kendisini o kapalı ve özdeşliğe dayalı mekanik dünyanın içerisinde özel bir adla -Bruce ile- özneleştirir. “Dışarının sürekli içeri sızması, sınırların daha da gerilmesine yol açar.”[4] Nihayetinde ise içerisi kendini dışarıya açar, sınırlar yani babanın iktidar imajları, dilsel emirleri birer birer sarsılır Bruce tarafından ve ikili karşıtlığa dayalı bu eril sistem çökertilir.

Filmdeki bir diğer dikkat çekici kadın karakter ise annedir. Anne bu hiyerarşinin sistemli bir savunucusu olarak, babanın yokluğunda onun vekili olarak konumlanmaktadır. Peki bu nasıl olmuştur? Nasıl olmuştur da kendisi de bir kadın olan anne babanın düzenine tabi olmuş, hatta çocuklarını da bu düzene tabi kılmıştır? Filmde bu sürece dair açık bir işaret görülemese de, belki bu filmde olduğu kadar abartılı  olmamakla beraber gündelik yaşamın da açık bir sorunu değil midir bu? Bu meselenin mihenk taşının anlam kavramı olmadığı, esasen güç kavramı olduğu; ilişki biçimlerini belirleyen şeyin güç olduğunu söylemek mümkündür. Peki güçten kastedilen nedir? Normu koyan, buna muktedir olduğunu iddia edenin kendisidir. Ancak sanılanın aksine norm bir çoğunluk gücü, çoğunluğun bir araya gelip inşa ettiği bir şey değildir. Zira öyle olsa idi en azından kadın-erkek eşitsizliği veya zengin-fakir eşitsizliği sayıca eşit kadınlar tarafından veya sayıca fazla fakir sınıf tarafından çoktan çözülmüş olmalıydı. Oysa norm, normatif güç bir nicelik gücü değildir; o, büyük Fransız filozof Deleuze’ün de haklı olarak belirttiği gibi,  normun içine kimin girebileceğine, kimin normal olabileceğine karar verenin gücüdür. Tıpkı Antik Yunan’da yurttaşın özgür, erkek, yetişkin ve siteli olanların olduğu gibi. Zira orada niceliksel çoğunluk yurttaşlar değildir; kadınlardır, kölelerdir vs. Ancak bu iktidar normunu elinde tutanlar kimin normal olduğuna yani kimin norma uygun olduğuna da karar verirler. Bu bağlamda filmdeki anne karakterinin nasıl olup da norma böylesine dahil olduğu, hatta normun bir bekçisi olduğu sorusuna geri dönecek olursak; annenin aile içerisindeki konumunu belirleyen zaten babadır, anne ona tabi olmuş (birçok anlamda ekonomik, zihinsel vs.) onun normuna uymuştur. Kaldı ki, verdiği tepkiler bile yaşama karşı aldığı isteksiz ve zayıf bir tutumun ifadesidir. Filmde anne babanın otoritesinin ailedeki araçlarından biri olarak işlemektedir. Bu bağlamda filmdeki anne-baba-çocuklar ilişkisinin psikanalize bakılarak bir okumasının yapılması mümkündür: “Psikanalist arzuya, yasanın gramerini dayatarak her türlü toplumsal arzuda bir Oedipal karmaşa, bir ailesel üçgen (anne-baba-çocuk) görerek dışarıyla mümkün bağlantıları tıkar.”[5]

Lacancı bir perspektiften bakacak olursak “Lacan’a göre anne-çocuk ilişkisindeki doğal früstrasyonlar çocuk için simgesel bir ‘yasa-yasak’ ile yapılaşır; ne ise o olarak, yani doğal halinde etkili olmaz. Bu simgesel yasa ve yasak ise annenin söyleminde geçen babanın adıdır. Böylece çocuk Oidipus üçgenine girmiş olur.”[6] Anlaşıldığı üzere Lacan açısından sembolik olanın yani dilin işlevi anne-baba-çocuk üçlüsünde oldukça önemli bir yere sahiptir. Film açısından düşünüldüğü takdirde ise, daha önce de ifade edildiği üzere, bu yasakların nasıl dilin dönüştürülmesiyle inşa edildiği, hatta belki de evin yüksek duvarlarından daha da aşılamaz duvarlar oluşturduğu ortadadır. Filmdeki şu olay bunu açık bir biçimde ortaya koyar: Köpek Dişi’ndeki “baba ve annenin kurguları sonucu, sahip olmak için yarıştıkları uçağın gökyüzündeki uçakla bir ve aynı şey olduğuna inanan çocukların yaşamında nesneler ile onları imleyen gösterenler arasındaki bağıntı, anne ve babanın otoritesine bağlıydı. Çocuklar, bir şekilde duydukları yeni sözcükleri annelerine soruyorlar ve annelerinden bu sözcüğü de nereden duydun karşılığını alıyorlardı. Şimdi sorun zombi sözcüğünü küçük sarı bir çiçeğe doğru kodlayan konumun keyfiliğiyle bu dil sisteminin merkezi bir değişmezi olan emirlerin zorunlu yapısı arasındaki zıtlığın açığa çıkarılmasıyla daha da çetrefilli bir hal alıyor.”[7]

Sonuç olarak Köpek Dişi filmindeki otoriter baba figürünün film boyunca dili, özellikle de annenin yardımıyla, nasıl bir tahakküm ve yönetme aracı olarak kullandığı dikkat çekici bir olgudur. Zira yukarıda da ifade edilmiş olan norm veya yasa aslında formel bir dilden, soyut ve tümel bir dilden başka nedir? “Deleuze ve Guattari, dile ilişkin bir takım geleneksel varsayımlar saptayarak dilin yerleşik modellerine itiraz ederler. Bu yerleşik modellerden birisi de dilin, iletişimsel bir yapıda kurgulanmasından doğar. Sanki dil, bilginin bir özneden diğerine basitçe aktarımıymışçasına, bu modeller içerisinde dilin iktidar ilişkileriyle bağlantısı görmezden gelinir. Gramerin politik yapısı tümüyle yok sayılır. Oysa onlara göre her ifade bir edimi tamamladığı sürece dil, bilginin aktarımından farklı olarak emir-sözcüklerin dağıtılması, dayatılmasıdır.”[8] Bu bağlamda da anne ve babanın filmde yaratmış olduğu uzlaşımsal dil aslında babanın yasasının dilidir, yerine getirilişini istediği şey ise babanın buyruklarıdır. Fakat her gramer gibi bu gramerin istisnaları ve çatlakları olduğu için Bruce o çatlaklardan birinden geçerek kaçmayı, özgürleşmeyi yani kendi dilini oluşturmayı başarmıştır. Baba yani otorite ise her tür mutlaklık arzusuna rağmen bu dağılış karşısında çaresiz kalmıştır.

KAYNAKÇA

  • Çalcı,Sercan. Deleuze ve Guattari’de Dilin Yersiz-yurtsuzlaşması: Emir-Sözcüklerden Tercihler Mantığına. Düşünme Dergisi. Sayı:2.
  • Tura,Saffet Murat. Freud’dan Lacan’a Psikanaliz. İstanbul: Kanat.2017.

[1] Sercan Çalcı, Deleuze ve Guattari’de Dilin Yersiz-yurtsuzlaşması: Emir-Sözcüklerden Tercihler Mantığına, Düşünme Dergisi, Sayı:2, s.8-9

[2] a.g.e., s.11

[3] a.g.e., s.9

[4] a.g.e., s.14

[5] a.g.e., s.19

[6] Saffet Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, İstanbul: Kanat,2017, s.75-76

[7] Sercan Çalcı, a.g.e., s.14

[8] a.g.e., s.15

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 5 / 5. Oy sayısı: 3

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...