“Bir şeyler söylemek zorundaydık ama ne söylesek ne anlatsak konu aynı yere gelecekti, bir mezar taşına ne yazılırsa yazılsın ölümden bahsetmesi gibi.”

Deniz Karanfil (Çağanozlar İndiğinde, s.90.)

Daha önce okumadığım bir öykücü ve şair Deniz Karanfil. Çağanozlar İndiğinde ise öykü okumaya geri dönüş oldu benim için. İlk birkaç öyküyle anladım ki oldukça özlemişim öykü okumayı. Beş-on dakika içerisinde biten, içinde yoğun bir duygu bırakan ve bir sonrakine geçmek için biraz ara verme ihtiyacı hissettiğin öykü okuma süreci… Tabii bunda Deniz Karanfil’in oldukça içten ve duru anlatımının etkisi de büyük. Bu metinde önce okumayanlar için genel bir değerlendirme ve öneri mahiyetinde bir anlatım yapmak ve sonrasında öyküleri tek tek incelemek, hepsi hakkında birkaç şey söylemek ve olumlu/olumsuz eleştirilerimi sunmak istiyorum izninizle.

Öncelikle bir öykü okuruysanız içten bir şekilde önerebileceğim bir kitap. Öyküde belki de en önemli şeylerden biri, fazlaca anlatılmadan orada bulunmak, hissettirmeye çalışılmadan hissetmektir. Yani yazar nasıl hissetmeniz gerektiğini size söylemez, ortada olan olayı/durumu anlatır ve eğer başarılıysa siz orada olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimler ve hissedersiniz. Deniz Karanfil’i bu açıdan başarılı bulduğumu söylemeliyim. Genel olarak yazar, bir hikaye anlatma konusunda yetkin ve öyküye başarılı biçimde dökebiliyor. Bunun yanında, farklı konulardan farklı anlatım özelliklerine sahip öyküleri okumak keyif verici. Genelde birinci şahıstan anlatım tercih edilmiş olsa da üçüncü şahıs öykülerini de görebiliyoruz. Bu da bende, tek bir tarzı var düşüncesi yerine uygun anlatım tarzını kendi seçiyor gibi daha doğru bir kanı oluşturdu. Zaten yazar, biraz mekanı ve içinde bulunulan durumu hissettirme amacında olduğu için ben dili bunun için daha uygun ve kolay oluyor.

Sonuç olarak, bu neredeyse 100 sayfalık öykü kitabını okumanızı öneririm. Eğer öykü okuruysanız hoşunuza gidecektir. Değilseniz, öykü okumanın tadını almak için uygun bir kitap diyebilirim.

Şimdi geçelim okuyanlar için öyküler üzerinde durmaya…

Muhtemelen bir psikozlunun öyküsüyle başlıyoruz kitaba. Baştan itibaren tamamen anlayarak okumuyorsunuz tabii, okudukça şekilleniyor bazı şeyler. Böyle olunca da hem kitabın devamına dair bir merak, hem de acaba hepsi mi böyle anlaması güç korkusu oluşuyor. Neyse ki okudukça biraz daha netlik kazanıyor öykü. Anladığım kadarıyla bir psikozlunun dünyasını, onun bakışlarıyla görüyoruz. Nefes nefese olmayan ancak merak uyandıran bir öykü diyebilirim. Müthiş değildi, ancak başarılıydı.

Sonrasında samimiyeti ve doğallığıyla tamamıyla gerçek bir öykü karşılıyor bizi: Grev. Karakterler, yaşantıları ve hisleri öyle doğal anlatılmış ki bir süredir öykü okumayan bende, öyküsüz geçen zaman için bir pişmanlık hissi uyandırdı. Çok etkileyici, vurucu ve kusursuz bir öykü müydü, hayır. Ancak yazarın zaten böyle bir öykü yazma kaygısının olmadığına neredeyse eminim. Oldukça doğal bir durumu, olabildiğince doğal bir anlatımla sunmuş Deniz Karanfil. Böyle öykülere ve anlatımlara her zaman çok değer veririm ve saygı duyarım. Bir kovalamaca sahnesini etkileyici bir şekilde anlatmak daha kolay olabilir ancak böylesine hayatın içinden bir olayı yapmacık bir şekilde duygusallaştırmadan okura hissettirerek anlatmak, anlatı konusunda belli bir yolu kat etmiş olmayı gerektiriyor sanırım. Grev, benim için böyle bir öyküydü, damağımda çok hoş bir tat bıraktı. Deniz Karanfil’in, kitabı ablasının anısına atfettiği düşünülürse, nasıl bu kadar etkileyici ve doğal yazılabildiğini sanırım anlayabiliyoruz. Abla-kardeş ilişkisi oldukça başarılı bir şekilde irdelenmiş.

Öykü kitabı okurken, kitaba ismini veren öyküye geldiğimde beklentim artıyor. Onun nedense kitabın en güzel öyküsü olduğunu ve o yüzden isminin verildiğini düşünüyorum. Ancak diğer öykü isimlerine baktığımda, en güzel isimli öykü de seçilmiş olabilir bunun için. Her neyse. Beklentilerimi ne kadar karşıladı bu öykü, emin değilim. Bu tarz mistik/metaforik öyküleri severim genelde ancak bu nedense bir şekilde hitap edemedi bana. Önce çağanozun neyi simgelediğini bulamadım. Daha sonra çağanozun “omzunu ileri sürüp çenesini çarpıtarak yürüyen kimse” anlamını okuyunca taşlar biraz daha yerine oturdu. Fena bir düşünce değil aslında. Belki öykünün gelişim süreci daha öz anlatılabileceğinden, belki konu pek etkileyici gelmediğinden öyküye karşı bir beğeni besleyemedim.

Belki de Her Zaman’da eşcinsel bir çocuğun ailesiyle olan dinamikleri anlatılmış ve bu kısa aralıkta bence gayet başarılı bir şekilde verilmiş. Çevrenin ne diyeceğine çok önem verme, annenin bunun için aşırı kaygılanması, babanın en sonunda çocuğuna yakınlaşması vb… Üzerine konuşulacak fazla bir şey yok sanırım. Diğeri öyküsündeyse anlatım tarzında takılı kaldım. Birinci şahısla başlıyor ve öykünün büyük bir kısmı, başka birinin hikayesini alıntılayarak yine birinci şahıstan anlatmasıyla geçiyor. Böyle zamanlarda da anlatıma çok takılırım. Yani bunun bir konuşma olduğunu biliyoruz “…olup bitenleri şimdi dinliyorum.” ifadesiyle. Ancak okumaya devam ederken, bu anlatının bir konuşma sırasında oluşabileceği pek inandırıcı gelmedi. Yani birinin bir hikayeyi konuşarak bu şekilde anlatmasından bahsediyorum. Elbette bunun bir öykü olduğu ve bazı şeylerin bir şekle sokulması gerektiği gibi argümanlar olacaktır. Ancak yine de bu tarz durumlarda gerçekçiliğin oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden o hikayeyi bir alıntı şeklinde başka birinin ağzından dinlemek yerine yine birinci şahısla ancak alıntı olmadan okumayı tercih ederdim sanırım. Çünkü hikayenin ilk ve son paragrafının, o kadar da büyük ve başka bir yolla kapatılamaz bir işleve sahip olduğunu düşünmüyorum. Yine de keyifli bir öykü olduğunu söyleyebilirim.

Kiralık Çocuk Acentesi ise ilginç bir öyküydü benim için. Böylesine güncel bir konuda, böylesine gerçekçi bir tavırla yazılmış olması neden diye düşündürttü bana. Yani yazardan neden böyle bir öykü yazmak istediğini dinlemek isterdim. Bende uyandırdığı düşünce ise şuydu: kiralık çocuk acentesi fena bir fikir değil, bu fikir Suriyeli çocuklarla entegre edilebilir ve insan etini kaynatıp yeme gibi sert bir örnekle etkileyicilik sağlanabilir. Yazar gerçekten bu şekilde mi düşünmüş elbette bilmiyorum ancak bunu hissetmek pek iyi yönde etkilemedi beni. O yüzden bence öykü, daha farklı bir bağlamda daha farklı bir anlatımla daha samimi ve daha vurucu olabilirdi. Hakangündayvari olmadan tabii…

Anahtar, yazarın kitaptaki neredeyse tüm metinlerinde görülen içten ve gerçekçi anlatımıyla, güçlü bir empati yetisiyle kurulmuş. Böyle bir metni okumak gayet keyifliydi, konusundan bağımsız. Bağımsız diyorum çünkü sonunu maalesef anlayamadım. Bu benim ortada olan bir şeyi görememem de olabilir, eğer okumuş olanlardan fikri olan varsa iletebilirse sevinirim. Anahtar neyi simgeliyor, diye düşünüp durdum. En yakın bulduğum fikir, bir ilişkiyi simgelediği yönünde. Ancak böyleyse de öykünün sonu benim için sönük kalacak, pek istemiyorum o yüzden bu metaforu. Sanırım yazarın bolca kullandığı çağanoz, göğsünü yarıp açma, anahtar, duvardaki yüz, ördek gibi metaforlar bana pek çekici gelmiyor. Öyküye farklı bir hava verdiği kesin ve bu havayı genelde sevdiğimi düşünürdüm. Ancak ya niteliklerinden ötürü bu sefer sevemedim ya da genel olarak sevdiğim bir şey değil ve niteliklerinde bir sorun yok. Bilmiyorum, sanırım öykü okuma pratiğimi geri kazanmalıyım bu fikrimi netleştirmek için.

Diş öyküsü de fena değildi, keyifliydi okuması. Bir “özü” olan bir metin değildi ancak metinde öz arayanlardan olmadığım için bana yine de keyifli geldi. Komik gelebilir ama dişlerimi fırçalama isteği oluştu okurken. Bu da o ağrının başarılı anlatıldığını gösterir bana kalırsa.

Mesellerin o klasik anlatımını sevdim. Çok özgün olmasa da tadında ve klasik öykülerdi. Belki fantastik içeriği bir tık daha fazla olabilirdi, böylece gerçekçi öykünün içinde hafif eğreti duruşu engellenmiş olurdu (tamamen şahsi fikrim) ancak yine de güzeldi.

Belki ilginç bir nokta olabilir ancak sondan bir önceki öykü olan Taşlar’daki o yağmur bekleme olayını sevdim. Yazar nasıl yapmış ya da bunu düşünmüş müdür bilmiyorum ama o iki cümleyle gelecek olan yağmuru beklemek keyifli, çekici ve içinde bulunmak istenen bir süreçmiş hissi verilmiş. Gece vakti dedenin horladığı ev de ayrı bir gerçekçiydi. O odada bulunmanın nasıl hissettirdiğini, duygulara dair ifadeler okumadan da anlayabiliyorsunuz. Sanırım yazarın en büyük başarısı bu diyebilirim. Ancak öykünün tek beğendiğim noktası bu değil. Bir sanrıyı, onun dilinden anlatmak gerçekten etkileyici ve yaratıcı bir fikir. Açık konuşmam gerekirse, önceki öyküleri baz alarak bu kadar yaratıcı ve farklı bir öykü beklemiyordum. Şaşırdım ve takdir ettim. Sadece fikir değil, işlenişi de güzeldi. Hem o ortamın içine girebiliyorsunuz, öykü boyunca anormallik fark etseniz de anlam veremediğiniz için kendinizi gerçeklikte kaybediyorsunuz ve sonunda anormallikler anlam kazanıyor ve etkilenmiş bir şekilde öykünün sonuna geliyorsunuz. Kitabın en beğendiğim öyküsü diyebilirim sanırım.

Ve son öykü… Kitap, en hüzünlü öyküyle bitmiş belki de. Psikolojide şöyle bir şey vardır: bir araştırma yürütürken katılımcıyı eğer olumsuz duygudurumlarına sokuyorsanız, araştırmanın sonunda o duygudurumdan kurtulmasını sağlamanız ve ilk haline döndürmeniz tavsiye edilir. Bu hiç mümkün değilse bazen bir çikolata bile verilebilir. Deniz Karanfil ise tam tersini yapmış, hüzünlenerek kapatıyorsunuz kitabın kapağını. Belki doğru bir seçim olabilir bilmiyorum, sonuçta bazı okurlar hüzünlenmiş ve etkilenmiş bir şekilde bitirdiklerinde kitaba dair daha olumlu ve akılda kalıcı duygular besleyebilirler. Ancak ben böyle bir öyküyle bitirmek istemezdim. Tabii fazla kişisel bir yorum bu. Öykü ise kendi içinde başarılıydı.

Deniz Karanfil, her ne kadar beğenemediğim yönleri olsa da öykülerini merak edebileceğim ve bundan sonra takip edebileceğim bir yazar. Çağanozlar İndiğinde ise tek tip olmayan ve farklı tatlar bırakan öyküleri, samimi anlatımı ve dilin kullanımı konusundaki yetkinliğiyle başarılı bir kitap olmuş diyebilirim. Umarım Deniz Karanfil’in, öykülerinin aksine uzun soluklu olur yazarlık serüveni…

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 5 / 5. Oy sayısı: 1

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...