Uyarı:  Yazı, direkt olarak filmin sekansları üzerinden ilerlendiğinden ötürü yazının tamamı “spoiler” olarak nitelendirilmeye uygundur.

 İçinde sürüklendiğimiz zamanın bir anında dünyamızı sorgulamaya başladığımızda, kendimizi bize garip ve yabancı gelen bir hayatın içinde bulabiliyoruz. Bu farkındalık anı ise ancak “kaçmak”, “savaşmak” ya da “sevişmek” durumunda olmadığımız, düşünmek dışında yapmamız gereken zorunlu bir eylem olmayan süreçte oluşabiliyor. Kendimizi, “bırakıldığımız şehrin” sokaklarında fark ediyoruz. 

 Film de, başta verilen  kesiti saymazsak, tam olarak bu şekilde başlıyor. Kahramanımız bilmediği bir yere bırakılıyor ve kendisine sunulan hayatı yaşamaya başlıyor. Önceleri kısa bir adaptasyon süreci yaşadığı için mana arayışı süreci erteleniyor. Fakat sonraları çevresindeki “grilikler” göze çarpar bir hal almaya başlıyor. Ona karşı ılımlı olan dünyada, her şey, herkese karşı nötr olarak konum alıyor. İnsanlar “yaralanıyor”, ” yemek yiyor”, “sevişiyorlar” fakat kimse acı, açlık ya da zevk hissetmiyor. Bu boşluğun sezgisi, kahramanda bir merak uyandırıyor ve ilk tepki olarak parmağını kasıtlı bir biçimde kopartıyor.  Bu ilk deneyimi ona sezgilerinin doğru olduğunu olumluyor. Zira acı yahut kalıcı bir kayıp yaşamaksızın, olay olmamış gibi devam ediyor hayatına.

 Barda saatlerce içse dahi sarhoş olamıyor ve diğer insanların da bu durumda olduklarını ve norm olanın bu olduğunu gözlemliyor. Kendi sonuna doğru gelişmekte olan süreçte ise aniden tanıştığı bir kadın, bir süreliğine onu “boşluk hissinden” kurtarıyor.

 Söz konusu olan kadın ve dahası diğer iş arkadaşları, durumun farkında fakat kayıtsız, hayatlarını dekorasyon, mobilyalar ve gerçekleştirirken herhangi bir şey hissetmedikleri diğer etkinlere adayarak geçiriyor. Kahramanımız, mana yüklemeye çalıştığı bu ilişkisindeki  kırılma noktasını, kadın ile paylaşımda bulunamadığını fark ederek yaşıyor ve zaten o anda tekrar “boşluğa” yöneliyor. “Kalıcı” değer içermeyen bir toplumda sürekli değerler oluşturmaya çalışan bir insan var karşımızda…

 Ardından boşluktan kurtulmak için başka bir fırsat, yeni bir kadın buluyor. Aşık oluyor yahut öyle olduğunu iddia ediyor ve önceki ilişkisini bitirerek yeni bir ilişki kurmayı deniyor. Fakat bu sefer karşı tarafın tek eşliliğe kendisi kadar olumlu bakmadığını ve yoğun duygular beslemediğini görmesi, kendisi için ikinci bir “boşluğa yönelim” yaratıyor. Değerler yitiminin bu safhası ile kahramanımız her ne kadar son anda vazgeçmeye yeltense dahi ilk intiharını, mevcut realiteden “ilk bütünsel kopuşunu” gerçekleştiriyor. Aynı zamanda filmin başında verilen kesit de bu bölümüne ait. Birbirlerinin ağızlarının üzerlerinde ağızlarını gezdiren bir kadın ve erkek, intiharından önceki son gözlemi oluyor…

 Şaşırmayacağımız bir başarısızlık yaşıyor elbette. Hayatında, “manasızca eylemeye” devam ediyor bir süre daha. Hiçliğin sezgisi, hayatını uzun bir intihar seremonisine dönüştürüyor. Eylemler, benlikten ayrıldığından sadece bir seyirci olarak yer alıyor kendi hayatında, bir süre.

 Daha sonra ise uzun zamandır almaya hasret olduğu bir kokuyu yayan küçük bir delik keşfediyor. Deliği keşfettiği yer ise barda içip de sarhoş olamamaktan yakınan adamların birinin yanında üstelik. İşyerine dönüşünde uzun zamandır ne bebek ne de “çocuk” göremediğinden yakınıyor. Bilinmeyen bir duvardan yayılan kokunun, kendisine “hayatı” araması yolunda başarısız olan ilişki girişimlerinden çok daha yararlı olduğu söylenebilir bu açıdan.

 İntihar girişiminden ötürü “sistem” tarafından bir problem olarak algılanmaya başlıyor ve işten çıkartılıyor. Zira söz konusu düzende, insanlar işleyişten memnun ve kendilerini mutlu olarak tanımlıyorlar. Kahramanımız ise kendini o deliği genişleterek diğer tarafına ulaşmaya adıyor. Tabii bu arada bardaki adam da ona yardım etmekte. Diğer taraftan gördüğümüz ilk ve tek sahne, bir çocuğun çizdiği bir resim ve kokular yayan bir kek. Düzeni korumak için çalıştığını varsaydığım adamlar, ki bunlar ölüleri ve yaralıları eski formuna getiren ekibin parçası aynı zamanda, kendisini zorla oradan çıkarıyor ve duvarı kapatıyor. Sistemin bu tutumuna dayanarak ise filmde nihilizmin pratik yönünü benimseyen “düşünürlerden” oluşan bir toplumun(dekor yahut çeşitli ortak aktivitelerle ortak zaman ve hobiler paylaşsalar dahi bunlara atfedilen katı bir değer yok) söz konusu olduğu ve kahramanımızın bunun içinde bir “yaratıcı”, sanatçı olarak “hayata” ulaşmaya çalışan bir bireyin yolculuğunu sunduğu yönünde ucu açık bir yorum yapma imkanı sunduğunu söyleyebiliriz.

  Diğer taraftan alabildiği birkaç dilim keki ağzına tıkan kahramanımız ise oranın yetkililerinden biri tarafından, kısaca kendi durumlarından memnun olduklarını ve bunu bozmasına izin vermeyeceklerini belirten bir konuşma dinledikten sonra, diğer arkadaşı bu işteki ortaklığını reddedip halinden memnun olduğunu beyan ederek şehirde kalmaya devam ederken(vazgeçme yetisinden aciz olduğundan), kendisi geldiği otobüs ile bir fırtınanın ortasına sürgün ediliyor. Daha “gerçek” bir hiçliğin ortasına, filmin de bizleri bıraktığı gibi…

  Hiçbir şeyin, kendiliğinde hiçbir değer ve öneminin olmadığı anı yaşamanız,kavramanız ve üstesinden gelmeniz, kendi fırtınalarınıza ulaşmanız dileklerimle, izlemeniz tavsiye olunur.