Çiğdem Erkal, 1963 yılında Aydın’da doğmuştur. Ege Üniversitesi mezunudur. Muhteşem çevirmendir.

Yüzüklerin Efendisi, Yerdeniz ve Ejderha Mızrağı gibi eserleri dilimize güzel bir şekilde çeviren Çiğdem Erkal’ın ilk romanıdır Uçan Mabet.  Yüzükleri Efendisi serisinde Kuyutorman, Ayrıkvadi, Çıkın çıkmazı gibi kelimeleri güzel bir yaratıcılıkla çevirmiştir. Hatta Kuyutorman’ı çevirirken Divan-ı Lügatit Türk’ten yardım alarak bir haftada çevirdiğini söylemiştir röportajında.

Uçan Mabet, İthaki Yayınlarının Pangea Kitaplığı serisinin ikinci kitabı olarak çıktı. Peki nedir bu Pangea Kitaplığı?

Pangea Kitaplığı, Türk yazarların bilim kurgu, fantastik kurgu ve korku edebiyatının yayınlandığı kitaplar dizisidir. Biz bilim kurgu severler için gerçekten güzel bir dizi olmuş.

Gelelim kitaba. Dili hafif ama kendini tekrar eden yerler var. Aynı kelime hatta aynı cümle arka arkaya tekrarlanıyor bazı yerlerde. Bu da okuyucuyu biraz yoruyor. Ama kitap oldukça yalın ve hızlı okunuyor. Zaten yaklaşık 150 sayfa olduğu için pek cüsseli bir kitap sayılmaz.

Kitap çıkmadan önce, Türk bir yazarın bilim kurgu ve fantastik kurgu temalı kitabının karakter isimlerini ne koyacağını merak ediyordum. Çünkü hep yabancı yazarları okumuştum şimdiye kadar ve o kitaplardaki isimler hiç eğreti durmuyordu. Evet, Zaphood Beeblebrox bile. Çiğdem Erkal’ın daha çok Türkçe kökenli isimler tercih edeceğini tahmin etmiştim ve yanılmadım. Bazı isimler biraz zorlama gibi dursa da kitabı okurken alışıyorsunuz, akıp gidiyor zaten. İsimler şöyle:

-Kara

-Rüzgar

-Eci

-Engin

-Fesleyen

-Taluy

-Gökçe

-Safir

-Cenk

Bunlar kitapta dokuzlar diye geçiyor. Karon gezegenine gitmek isterken olaylar ters gidiyor ve Yaft diye bir gezegene gidiyorlar yanlışlıkla. Yaft’ın yerel halkının Yaft’a koyduğu isim ise Lik. Dokuzların geldiği, yani kendi gezegenlerinin ismi ise Sünbüle gezegeni.

Konu en başlarda dokuzlar üzerinde ilerleyecekmiş gibi görünse de sonradan seyir değişiyor ve başkarakterimiz İğbüken adlı kız oluyor.

Ana konu ise şu:

Dokuzlar yanlışlıkla gezegene geliyor ve geri dönemiyorlar. Mecbur Yaft’ta yaşamaya başlıyorlar. Bunlar gelişmiş insanlar. Yani zihin gücüyle birbirleriyle iletişim kurabiliyorlar. Telepati gibi düşünebiliriz bunu. Yerel halkın ise böyle bir gücü yok, gelişmemiş insan bunlar. Dokuzlar sekiz köşeli Uçanalet denen uzay aracıyla gezegene indiğinde yerel halkın ödü kopuyor. Bunları tanrı zannediyorlar. Dokuzlar ne kadar tanrı olmadıklarını söyleseler de kendilerini pek de inandıramıyorlar. Dokuzlar halkın gelişmesi gerektiği fikrinde ama bunun için halka herhangi bir şekilde müdahalede bulunamazlar çünkü gelişmiş kişilerin gelişmemişlere müdahalesi yasak. Kesin emir gibi bir şey. Gelişmemişler sadece kendilerini yavaş yavaş, herhangi bir müdahale olmadan geliştirebilirler. Akışına bırakılması gerek yani.

Derken kitap birden binlerce yıl ileriye gidiyor ve İğbüken ile tanışıyoruz. İğbüken köyde yaşayan bir farklı. Gerçek dokuzların ölümünden sonra yerlerine sürekli başka dokuzlar geçiyor ve bunlar kendilerine bildiğin saltanat kuruyorlar. Gerçek dokuzları tanrı olarak görüyorlar ve halkı buna inandırıyorlar. Halk ise hiçbir şekilde sorgulamadan bunlara inanmak zorunda. Çünkü binlerce yıldır bu böyle. Duyguları yok halkın. Hobileri yok, sadece çalışan ve görevlerini yerine getiren köleleşmiş insan gibiler. Farklılar ise duygu benliğine sahip çıkan ve sorgulayan insanlar. Bu sebeple kendilerini diğerlerinde farklı olarak görüyorlar. İğbüken bunlardan birisi.

Farklılar fark edildiği zaman dini gerekliliklerden dolayı ilah ya da ilahe adayı diye bunları ateşe atıyorlar. Yanmazlarsa ilah/ilahe oluyorlar. Ama binlerce yıldır yanmayan yok. Ama hâlâ yanmayacaklarına inanan kişiler mevcut hatta kendi istekleriyle ateşe gidenler var.

İğbüken bu gerçeği görüyor ve farklı olduğunu insanlardan saklıyor.  Bir gün İğbüken, diğer farklılarla tanışıyor ve onlarla yaşamaya başlıyor. Bu diğer farklıların isimleri ise şöyle :

-Kiçisöygin

-Pak   

-Düzgün

-Baştan

-İyican

-Taç      

-Mahsun

-Gül

Yine isimler Türkçe köken ağırlıklı. İğbüken ile dokuz kişi oluyorlar.

Dokuz olmasının sebebini Yüzüklerin Efendisi’ne bağlıyorum ben. Orada da yüzükler dokuz insana veriliyordu ve bunlara, Nazgul olduktan sonra dokuzlar deniyordu. Çiğdem Erkal, Tolkien’e saygısını sunmuş olabilir diye düşünüyorum bu ayrıntı ile.

Kitabın temelinde ise inanç meselesi var. Erkal; sorgulamadan, körü körüne inancın ne kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini anlatıyor. Bunun sonucunda insanların benliklerini yitirdiklerini, kişiliklerini kaybettiklerini yüzümüze vuruyor. Bütün bunları anlatırken bilim kurgunun öğelerini de kullanmayı ihmal etmiyor. Bilim kurgu diye aklınıza vurdulu kırdılı uzay maceraları gelmesin. Le Guin’in yazdıkları gibi düşünce ağırlıklı bir kitap. Hatta Le Guin okuduysanız ondan esinlenmeleri de fark edebilirsiniz.

Son olarak kitaptan sevdiğim bir alıntıyı bırakmak istiyorum:

“Bilmek hem güç geliyordu insana, hem güç veriyordu.”

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...