Roman, yazar olma arzusu güden lakin günlük hayatlarının buna müsaade etmediğini düşünen çeşitli insanların, kendilerine inziva imkanı sunulacağını belirten bir ilana denk gelmeleri ve ilanı hazırlayan şahsın oluşturduğu ortama girmeyi gönüllü olarak kabul etmeleri ile başlıyor.

Başlangıcının bu şekilde olmasına rağmen, daha önce Palahniuk’un kurgularından birini tatmış herhangi bir okur ise büyük ihtimalle romanın asıl buradan sonra başladığını sezecektir.

Zira bir takım yazarların, toplumun yahut çeşitli güruhların yaptığı üzere yalanlar ve umutlarla bezenmiş sahte bir gerçekliği olumlayan bir yazardan ziyade çirkin olarak nitelendirilen, ki büyük oranda öyledir, sansürlenmemiş gerçek dünyayı sunmaya çalışır Palahniuk. Bu yüzden de onun metinlerindeki “boktan” olayların kokusunu çok öncelerden almak mümkündür.

Hayattan “bir şekilde” izole olmayı kabul eden bu insanlar ise beklemedikleri bir şekilde ve yerde kilit altında kalıyorlar. Bu da distopik bir atmosfer yaratıyor ve insanların zor durumlarda yaptığı üzere ahlakı ve normları yıkmaya başlıyorlar.

“The Dark Knight”(1) filminde Joker karakterinin de bir repliğinde söylediği üzere bu ahlaklı, iyi insanlar zor durumda kaldıklarında kelimenin tam anlamıyla birbirlerini yiyorlar fakat olay bu kadar basit yahut bayat değil elbette. Hepsinin farklı geçmişleri, hayatları ve hikayeleri var. Tüm hikayeler ise birer hayalet olarak nitelendiriliyor kitapta. Başından beri oluşturmak istedikleri ve orada bulunuş sebepleri olan bu hayalet sunumları yani hikayeleri, insanların kendilerinin pazarlayabilecekleri, satabilecekleri yegane parçaları ve bu hikayeler mevcut anın içinde biçimlenmeye devam ediyorlar. Orada bulunan herkesin farklı hikayeleri ve bunlara istinaden sahip oldukları lakapları var. Bu lakapların sunulmasının sebebinin ise metin boyunca beklenti ya da merak oluşturmak, okuyucuyu tahrik ederek metnin okunabilirliğini arttırmak olduğu düşünülebilir.

“Asıl” roman, bu insanların geçmiş “hayaletleri” ve bir süre sonra farkına varmalarıyla beraber orada oluşturmaya başladıkları hikayelerinden ibaret. Okuyucunun fark etmesi gereken ise hepimizin bir şekilde romana dahil olduğumuz ve dahası devam ettirdiğimizdir. Değişken, sadece bireyin bunun bilincinde olup olmadığıdır. Ki söz konusu şahıslar bu bilince eriştiklerinde tek amaçları içinde bulundukları anı pazarlanacak bir hikayeye çevirmek haline geliyor.

Palahniuk’un kurgularını başarılı kılan bir yönün de tarzını kanıksayan biri için, başta bahsedilen “sezilebilirliği” barındırmalarının olduğu söylenebilir aslında. Zira günlük hayatta uygulandığında pratik olarak fayda sağlayacak olan kötümserliği benimsemek için okuyucuya bir zemin sunabiliyorlar.

“Ne olabilir?” yahut “Daha kötü ne olabilir?” soruları için her zaman ve herkes için yeterince cevap sunuyor Palahniuk. Aynı zamanda toplumun vasıf bakımından ne kadar trajik bir durum içerisinde bulunduğunu kanıksamış olan okurlar için yazdığı metinlerdeki sert toplum eleştirilerinin tatmin edici olacağı söylenebilir.

Ek olarak ise Chuck Palahniuk’un başka bir kitap(2) için yazdığı metinden sunulacak bir kesit yerinde olacaktır; “Bu kitap, elinizde tuttuğunuz bu kitap, umarım ki birkaç kelimede bir midenizi kaldırır – birkaçtan daha fazla hatta. Öykülerin bir kısmı sizi derinden yaralasın ve rahatsız etsin. Onları sevip sevmemeniz önemli değil: Gözleriniz çoktan kelimelere değmiş olur ve bu kelimeler sizin bir parçanız haline gelir. Bu öykülerden nefret de etseniz tekrar dönüp okuyacaksınız çünkü sizi sınıyorlar ve daha büyük, daha cesur, daha gözü pek biri olmanız için kışkırtıyorlar.”

Sınanmaya hazır her okura tavsiyemizdir!

1-The Dark Knight, 2008, Christopher Nolan

2-Chuck Palahniuk/Richard Thomas/Dennis Widmyer, Yanık Diller, Ayrıntı Yayınları, 2016