“Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserde Adorno ve Horkheimer, aydınlanmanın zamanla kendisini eleştirme kapasitesini yitirip barbarlığa varan başarısız bir tecrübe olduğu hususunda uzlaşırlar. Bu sert akıl ve aydınlanma eleştirilerine karşın, Adorno ve Horkheimer için akıl ve aydınlanma insanın korkularını yenmesinin de tek umududur. Bu paralelde aydınlanmanın mite gerileyişinin nedeninin aydınlanmanın kendisinde olduğunu belirterek “aydınlanmanın kendi içinde bir mitosa dönüştüğünü” söylerler.

Aydınlanmanın tasarısı dünyanın büyüsünü bozmak, söylenceleri dağıtmak ve kuruntuları bilgiyle yıkmaktır. İnsanı korkudan arındırmayı ve “efendi” konumuna getirmeyi amaçlar. Örneğin; aydınlanmacı düşüncenin önemli isimlerinden Bacon, bilgiyi güç ve ataerki gibi kelimelerle tanımlar. Bacon’a göre “Batıl inancı yenen bilgi büyüsü bozulmuş dünyaya hükmetmelidir.”

İnsan ve doğa arasındaki büyüsel ilişki aydınlanma ile bozulmuştur ve büyünün bozulması animizmin de yok olmasıdır. Bu bağlamda Hermann Broch’un “Büyülenme” adlı eseri, yalnızca ismiyle bile bir aydınlanma eleştirisi okuyacağımızı prefigüre etmektedir.

“Büyülenme”, 2. Dünya Savaşı başlamadan önce yazılmaya başlanmıştır. Savaşın ilk yılında da yazılmaya devam etmiş ve tamamlanmıştır, bu eser “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserin hikâyeleştirilmiş halidir diyebiliriz ve ideolojik bir problemin ön-kavramsal ifadesi olarak da ele alabiliriz.

“Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserden yola çıkarak aydınlanmanın kendisini mitlerden ve irrasyonel düşüncelerden ayırmak suretiyle tarih sahnesine çıkmasına rağmen mitlerin büyüsünden ve temel izleklerinden kendisini arındıramadığını dolayısıyla yine mitik düşüncenin kurbanı olduğunu söyleyebiliriz. Marius Ratti, “Büyülenme” adlı eserde aydınlanmayı temsil etmektedir; modernizm karşıtı gibi görünse de altın çıkarma düşüncesiyle bütünleşmesi bu düşünceyi değiller. Şovenizm aracılığıyla Kuppron’da kendisine bir kitle yaratır ve bu kitleye “öteki” olarak Wetchy’i sunar. Bu uzamda altının çıkarılması ve Wetchy’nin ötelenmesi neredeyse aynı şeydir. Marius Ratti ve Wetchy ikilemi dikkatle incelendiğinde Kartezyen öznenin ben ve doğa/ben ve öteki ilişkisine ulaşabiliriz. Bunun yanı sıra ulus-devletlerin toplumu bir arada tutmak adına yarattığı biz ve onlar/Almanlar ve Yahudiler gibi keskin ayrımları da temsil etmektedir bu ikilem. Marius Ratti, Kuppron’un Adolf Hitler’i olarak düşünüldüğünde Hitler’in propagandacısı Joseph Goebbels’i temsilen de Wenzel’i okumak kaçınılmaz olacaktır. Dilin çokanlamlılığı,”Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserin vurgu yaptığı bir unsurdur. Alt metinlere yerleştirilen ideoloji toplumu kitlesel histeriye sürüklemekte önemli bir rol oynayacağından Goebbels’in de, Wenzel’in de rolü elbette yadsınamaz.

Mitlerde ve mitik düşüncede gerçekleşen her olay kendisiyle uzlaşmak durumundadır. Buna Kant,”içselleştirme prensibi” der. İnsanlar bilgi üretirken, bilimleri geliştirirken bilimi insan hayatından ayrı tutarak kendi tahakkümünü oluşturma hakkını tanımışlardır. Yani akla önem veren insan, aklın yarattığı kuralların bir anlamda kurbanı olmuştur ve Kant’ın aklın kamusal alanda kullanımı olarak tanımladığı us eleştirisini zamanla terk etmiştir. Böylelikle akıl ve modern kuramlar da zamanla faşizmi ortaya koymuştur. Antisemitizm bu noktada aydınlanmanın ulaşabileceği en periferik noktayı simgeler diyebiliriz. Wetchy de öyküde benzer bir işleve sahiptir.

Mitik düzlemde Marius Ratti, Hades’i temsil etmektedir. Irmgard, Persephone’yi sembolize ederken Gisson Ana da yazarın da belirttiği üzere Demeter’i simgeler.

Eserde yer alan önemli karşıtlıklardan biri Gisson Ana ve Marius Ratti karşıtlığıdır. Anaerki ve Ataerki sembolü olan bu düalist çatışma, doğacı görüş ve aydınlanmacı görüş olarak da okunabilir. Bu bağlamda Gisson Ana’nın bir ifadesinden bahsetmekte fayda var: “Beni yendiniz ama zafer asla yalanın olmayacaktır.” Cümlede bahsi geçen yalan kültürün veya medeniyetin ta kendisidir. Gisson Ana’nın bu ifadesi Freud’un “Uygarlığın Huzursuzluğu” adlı eserinde bahsettiği “kültürün beraberinde getirdiği huzursuzluk”  ile de açıklanabilir nitekim platonik ideallerince bir nevroza sürüklenen Ratti ve müritlerinin kitlesel bir histeri halinde olması da eserin Freudyen perspektifini doğrular niteliktedir. Köy doktorunun dağ hakkında konuşurken kendisini rahatsız ettiğini ifade etmesi de bu fikri destekler. Dağ, edebiyatta hukukun başladığı yere ilişkin bir çağrışıma sahiptir; kültürü ifade eder.

Irmgard Miland, Gisson Ana’nın en büyük kız torunudur. Pagan geleneklerinde bu bir mertebedir; Irmgard’ın “dağın gelini” olması bu açıdan semboliktir.

Eserdeki dağ motifi hatta dağın mistifikasyonu Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ” adlı eseriyle elbette paralellik taşır. Aiskhülos’un “Oresteia” üçlemesinde edebiyat tarihinde ilk mahkemenin kurulduğu yer olmak bakımından hukuku temsil eden dağ, “Büyülü Dağ” ve pek çok Alman edebi eserinde sanatoryumun olduğu yer olmak bakımından da tıbbı temsil eder. 

Gisson Ana’nın ismi hakkındaki ifadelerle başlayan 3.bölümde, anlatıcı “…bu adı, bir zamanlar bir erkeğin de taşımış olması gerektiği akla bile gelmez, bunu düşününce sanki bu erkek ölmemiş de -ki öldüğü kesin- kadın tarafından içine çekilmiş, sanki iskeletini hala gizleyen toprağın altına değil de, kadının içine girmiş gibi gelir insana…” derken Gisson Ana’yı ve genel anlamda kadını toprak ile özdeşleştirmektedir. Bu noktada Gisson Ana, Gaia’yı ve Büyük Ana’yı temsil etmektedir ve bir ‘vagina dentata’ örneği olarak düşünülebilir. Gisson Ana’nın ölümü lütuf olarak gördüğünü hatırlarsak kendisinin arkaik ana tanrıçayı temsil ettiği de netleşir çünkü bu dönem ölümü doğum kadar sevindirici bulan tek tarihsel dönemdir. Gisson Ana’nın el verdiği Agathe’nin “…artık bir cadıyım.” ifadesi yine arkaik dönemin bir işaretidir.

Eserde hayvanlar betimlemelerde sıkça kullanılmıştır. Buna örnek olarak “Kartalların mizah yetenekleri yoktur olsa olsa domuz veya farelerde bulunur bu yetenek.” ifadesine odaklanalım. Domuz doğurganlığı sembolize ettiği bilinen, dişil hemisferde yer alan bir hayvandır ve ‘gülmek, mizah’ gibi Apollonik estetiğin dışına çıkılan eylemle ve sanatla özdeşleştiriliyor. Bu noktada Mikhail Bakhtin’in söz ettiği ‘karnevalesk’ sınıfına giren bu tanımın karşısına uçabilen ve Apollonik estetiğe bu açıdan sahip olan kartal yerleştirilir. Bu minvalde domuz Willendorf Venüsü iken kartal Icarus’tur. 

Gisson Ana’nın “…gezgin olan sadece erkeklerdir… Kadınlar kalırlar ve bilgiye sahip olanlar da onlardır.” ifadesinde kadın klanlarının bir arada olduğu, babalık kurumunun henüz icat edilmediği arkaik toplumu görüyoruz.

Piskoposun cadıyla olan diyalogunu ele alalım. “Cadı sen dünyayı kötü yönettin.” diyen piskopos karşısında diz çöktürülen cadı; anaerkinin ataerkiye teslimiyeti olarak okunabilir. Ardında eril kültürü başat kılan kurban ve ayin gerçekleştirilir. Ancak bu ayinden çok sonra, kitabın sonlarında geçen “Her insanın derinliğinde gece var, toprak gibi sıcaktır gece; o derinlikte insan, kendi kendinin annesidir, kucağının derinliklerine geri döndüğünde ise kendi varlığının ve yaşamının çocuğu olur.” ifadesiyle anaerkinin insanın kendi doğasına içkin ve kaçınılmaz olduğu vurgulanmıştır. Bu ifadeyi Nietzsche’nin “ebedi döngü” kavramıyla ilişkilendirmek de mümkündür nitekim Nietzsche de bu sözün sahibi Gisson Ana gibi arkaik olana duyduğu özlemi gizlemez.

“Aydınlanmanın Diyalektiği”nde insanın “ayağına takılan” matbaa, top ve pusula olmak üzere üç icattan bahsedilir. Bilgiyi ulaştırmada kolaylık sağlayacak olan matbaa radyoya, savaşlarda ciddi fark yaratacak olan top savaş uçaklarına, ticaret ve sömürgeciliğin yollarını açan pusula da radara evrilecek ve aydınlanma projesi doğrultusunda hareket edilmiş olacaktır. İlerleme hayaliyle başlayan aydınlanma 20.yüzyılın başında sekteye uğramış ve ütopya bir bağlamda distopyaya dönüşmüştür. Bu bakımdan Broch’un “Büyülenme”sinde de aydınlanma teknolojisi eleştirilir. “…zaten atların kullanılmadığı bir savaş nedir ki? Böyle bir savaş boktandır… oysa benim baban atlı askerdi, gerçek bir süvari ve… gerçek bir savaşa katıldı” ifadesi modern savaşı ve savaş teknolojilerini eleştirmektedir. 

Marius Ratti’nin amaçlarından biri radyoyu kaldırmaktır ve bu kültürün reddi gibi görünse de aslında matbaanın daha gelişmiş versiyonu olan radyoyu reddetmek var olan ideolojinin reddi olarak okunabilir.“…harmanı makineyle kaldırmak günahtır.” ifadesiyle makineleşmeye ve insanın kendi emeğine yabancılaşmasına karşı gibi görünen Marius Ratti, “toprağın içindeki ateşi” aramakla mitik alanın tamamen dışındadır; aydınlanmanın anlam arayışı yahut Hitler’in üstün ırk arayışının temsilidir. 

Üstün ırk kelimesi Alman dilinde “die Herrenrase” şeklinde ifade edilir ve kelime kökeni “Herr” yani “erkek”tir. Ataerkil tiranlığın zirveye ulaştığı bir aydınlanma periferi olarak bu arayışta dahi, aydınlanmanın eril bir iktidar mekanizması olma bağlamında kuruluşunu görebiliriz. “Aydınlanmanın Diyalektiği”nde eleştirisi yapılan tüm bu unsurların “Büyülenme”de bir karakterde vücut bulduğunu görüyoruz, o halde eserlerin zamanın ruhunu yansıtmak bakımından ortak bir işleve sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.