Antik Yunan tragedyalarını ve de trajedi kavramını en basit haliyle karşılayan bir sözcük aranacak olsa idi, muhtemelen bu sözcük “açmaz”[1] veya “çıkmaz” olurdu. Ve bu açmaz doğası gereği karşıtların birliğinin diyalektik bir ifadesinde açamazdı kendisini.  Nietzsche’nin de dikkat çektiği üzere esas trajedi olumlu ile olumsuzun karşılaşması, çatışması değildir; iki olumlunun, iki yüksek değerin çatışması ve onların açmazlarıdır. Tragedya; sahnesinde, daha doğrusu sahnelerinde, çokluğu barındırır farklı maskeleri dans ettirir ve bütün bunları diyalektiğin aksine bir sentezde, büyük Bir’de veya tümelde eritmek için yapmaz. Tragedya oyuncusunun maskeleri sadece birer dekor değildir, duyguların ve kimliklerin çokluğu, onların olumlanmasıdır. Trajedi hareketin ve zamanın eşgüdümlü lineer çizgisinde önceden kendisine çizilen durağan yolda ilerlemez; döngüseldir, sonsuzca bir çokluktur, çoklukların açmazıdır. Çokluk bir kaçış hattı, bir oluştur; varlığa meyleden bir telos (amaç,hedef)değil, varlıktan kaçan varoluşlardır. Bu varoluşlar çatışabilir, birbirlerini sınırlayabilir veya biri ötekiyle birleşebilir ama bunu öz ve değerlerin arka planında, niteliksel bir ayrımla nihai bir telos’a doğru yapmazlar; niceliksel kuvvetlerin zorunlu karşılaşmalarının olumsal zaferleri veya yenilgileri olarak yaparlar. Eşitlik fikri de ancak buradan temellendirilebilir. Çünkü niteliksel ayrımların yani bir şeyin özüne ve doğasına dayanan ayrımların ortak bir pay ya da paydada karşılaştırılmaya mümkün hale getirilmesi olanaksızdır. Öz ve doğa değişmez olan bir içkinlik, hatta çoğu zaman varlığının temelini dışarıdan alan, maddeye aşkın olana dayanan bir tür içkinliktir. Yine Nietzsche; “oluş kendisiyle beraber olmuş olanı sürükler; insanlar bu ebedi tiyatroda neden farklı olsunlar ki?” derken bu niteliksel ayrımı yıkar, zira ancak bir nitelik ayrımı ilerleme fikrini mümkün kılar; insanı hayvandan ayırarak, onu bir hiyerarşinin tahtına oturtur. Oysa ne malumdur “ileri olanın” aynı zamanda “iyi” olduğu?

Antik Yunan felsefesi ve toplumsal yapısı da niteliksel ve özsel ayrımlara dayanmaktadır. Logos’a, yani teorik akla, sahip olan erkeklerdir. Kadın, özü gereği teorinin “yüksek bilgisi”nden pay alamaz, onu temaşa edemez; o nedenledir ki duygular tarafından kuşatılmış, sarıp sarmalanmış, tutkularının esiri bir varlıktır. Onun telos’u da, nasıl bir bıçağınki iyi kesmek, bir meşe palamudunki meşe ağacı olmak ise, çocuk doğurmaktır, Yunan düşüncesinde. Erkeğin telos’u ise ifade edildiği üzere bilgi ve bu bilgi üzerinden erdem sahibi olmak, erdemli olmaktır. Erdem sözcüğünün eski Türkçedeki karşılığı “fazilet”tir ki, o da fazlalık sözcüğünden gelmektedir. Kolaylıkla anlaşılacağı üzere bu fazlalığın, artı değerin sahibi ise sitenin yurttaşı olan erkeklerdir. Antik Yunan örneğinin dışından da düşünülecek olursa, Marx’ın da işaret ettiği üzere, kültürün kendisinin ortaya çıkmasının ekonomik anlamda bir artı değeri zorunlu kıldığını ve bu artı değerin tarih içerisinde tek veya belli bir sınıf erkeğin elinde bulunduğunu söylersek, kültürün yapısının ataerkil olduğunu söylemek hiç de zor olmayacaktır. Gelgelelim Freud’un başka bir perspektiften incelemiş olmasına rağmen benzer bir sonuca vardığı ve Oidipal Kültür olarak adlandırdığı Babanın Yasası’nın egemen olduğu, bu sayede de ensestin yasaklanarak egzogami(aile dışı evlilik, kız verme) aracılığıylaaile içi, kan bağına dayanan ilişkiden bir üst ilişki olan kan bağına dayanmayan ilişkilerin kurulmasını mümkün kılan durum da, bize kültürün ataerkil kaynaklarını göstermektedir ki, ensest tabusunun evrensel olması bu durumun geçerliliğini pekiştirmektedir. Ancak Marx ve Freud bu ayrımı metafiziksel nitelik ayrımları olarak değil de, nicelik ayrımları olarak materyalist düzlemde yeniden kurmaktadırlar ve burada konumuzu kapsamayacağı için girilmeyecek olsa da; Marx da, Freud da kültür eleştirisi yapmalarına rağmen kültürü tamemen yararsız, doğa durumundan “geri” ve ortadan kaldırılması gereken veya kaldırılması mümkün olan bir şey olarak görmemektedirler. Marx için bu durum tarihsel bir aşama ve sınıf savaşı iken, Freud için de Babanın Yasası’dan kaynaklanan hadım edilme kompleksi gerekli ve insanlaştırıcı bir kastrasyondur. Kaldı ki tragedya temasını sıkça kullanan Freud’un ve de Marx’ın(Nietzsche de dahil) “trajik düşünür”ler olmaları modernite ve kültürün açmazlarını gözler önüne sermeleri onun maskesini düşürmelerindendir. Ancak her şeye rağmen bunu kültürün içinden yaparlar.

Genel bir tragedya ve Antik Yunan’ın toplumsal yapısı hakkında giriş yaptıktan sonra yazının esas amacı olan tragedyaya, yani Medea’ya, gelirsek; bu yazıdaki esas derdim “feminist” veya bir yapısökümcü olarak sunulan Antigone’yi başka bir kadın karakter Medea ile karşılaştırmak, Butler’ın feminist Antigone’sinin [2] Medea ile benzeyip benzemediğini sorgulamak, Žižek’in Butlercı olmayan Antigone’sini [3] değerlendirmek olacak.

Antigone meselesine çok uzun girmeyeceğim; zira daha önceki bir yazımda ana hatlarıyla bahsetmiştim (gitmek için tıklayınız). Ama yine de burada sunulması zorunlu olan daha doğrusu tartışılması zorunlu olan; Antigone’nin öldürülen erkek kardeşini geleneklere uygun şekilde gömmek istemesi fakat kral olan dayısı Kreon’un bu eylemi yasaklaması sonucu bir açmaza düşmesidir. Antigone iktidarın yasasına karşılık geleneğin yasasını tercih eder ve kardeşini uygun şekilde gömer; bunun sonucundaysa yasayı çiğnemesinin sonuçlarına katlanmak durumunda kalır. Butler’a göre, bu eylemin kendisi Antigone’yi özgürleşmeci bir kadın kahraman, pre-modern bir kadın direnişçi veya ataerkil kültürün bir yapısökümcüsü yapmaktadır. Ama  Žižek’in özellikle vurguladığı gibi: “ Antigone erkek kardeşinin eşsiz konumunu vurgulamasına rağmen, bu nesne görünebileceği kadar açık ve net değildir (Oidupus’un kendisi onun (yarı) erkek kardeşi de değil midir?); Antigone’nin konumu sırf dişil değildir, zira eril bir alan olan kamusal ilişkiler alanına girer- devlet başkanı olan Kreon’a hitap ederken onun gibi konuşur, onun otoritesini sapkın/yerinden edilmiş bir şekilde kendine mal eder… Nitekim iddiasıyla Yasa’nın temel hatlarını, Yasa’nın dışlayıp içerdiklerini,yerinden etmiş olur.”[4] Antigone eylemini dişillik düzleminde gerçekleştirme kaygısında değildir, en azından birincil önceliği bu değildir ki, yeri geldiğinde ondan feragat edebilmektedir. Bir diğer husus ise Antigone yasaya karşı gelmektedir fakat kimin yasasına karşı gelmektedir? Kreon’un, devletin yasasına, yani insani yasa denilen Nomos’a. Ama unutulmaması gereken bir şey vardır ki, o da Antik Yunan’da insani yasa olan Nomos ile Themis’in tanrısal yasasının ayrımıdır. Antigone insani yasayı tanrısal yasa uğruna çiğnemiştir. Devletin yasasına karşı geleneğin yasasını seçmiştir ki, yukarıda da anlatıldığı üzere Yunan geleneğinin oldukça ataerkil olduğu ortadadır. Bu bağlamda Antigone birçok farklı okumaya açık olmakla ve zaten pek çok okuması bulunmakla beraber, feminist Antigone’nin Žižekçi eleştirisi, benim tarafımdan, haklı gözükmektedir.

Peki Euripides’in tragedyası olan Medea’nın kadın kahramanı Medea nerede konumlandırılabilir? Bu soru ancak tragedyanın kendi dünyasından yanıtlanabilir. Tragedya Medea’nın kederli çığlıkları ile başlar ama bunun nedenleri daha öncesine dayanmaktadır. İolkos kralı Pelias, Apollon’un tapınağı Delpoi’deki bir kahinden tek ayağında sandalet olan birinin kendisini tahtından edeceğini öğrenir. Bundan belli bir zaman sonra Pelias’ın yeğeni İason tek bir ayağında sandaletle görülünce kral yeğenini çağırtır ve böyle bir durumda İason’a kendisi kral olsaydı ne yapacağını sorar. İason ise kendisinden yapılması imkansız bir kahramanlık yapılmasını isteyeceğini söyler. Bunun üzerine Pelios onu bulunduğu topraklara huzur ve barış getirileceğine inanılan Altın Post’u bulup getirmekle görevlendirir. İason Karadeniz üzerinden Altın Post’un bulunduğu Kafkasya’daki Kolkhis krallığına gider. Medea ise Kolkhis kralı Aites’in kızıdır. Aites post karşılığında İason’dan iki kahramanlık yapmasını ister. İason ise kendisine aşık olan Medea’nın yardımıyla bu görevleri yerine getirir. Ardından İason, Medea gibi aşk nedeniyle değil de iktidar hırsıyla kralın kızıyla evlenir. Postu aldıktan sonra  İason ile beraber gitmek isteyen Medea’yı babası engellemek için Medea’nın erkek kardeşini gönderir ama Medea İason’a olan aşkından kardeşini öldürür ve onunla birlikte gider. Kısacası İason için birçok fedakarlıkta bulunmuş, onun için iki cinayet işlemiştir. Fakat İason Medea’yı ve iki oğlunu başka bir kralın kızıyla evlenmek amacıyla terk eder ve tragedya da tam burada başlar. Medea artık Yunan topraklarında yersiz yurtsuz kalmış, gidecek hiçbir yeri olmayan bir “barbar” ve aynı zamanda da bir kadındır. Üstelik İason’un evleneceği kadının babası yani kral Kreon, kızına intikam arzusuyla zarar vereceğini düşündüğü için iki oğluyla birlikte onu sürmeye karar verir. Bunun üzerine Medea kraldan son bir gün talep ederek intikamını almaya karar verir. Sonuç olarak Medea’nın eylemi sonucu hem kral hem de kralın kızı ölürler. Ancak Medea tatmin olmamıştır, zira esas düşmanı İason’dır. Ondan intikam almak içinse iki oğlunu da kılıçtan geçirir.

Şimdi Antigone ile Medea arasında isimlerinin etimolojisinden de yola çıkarak bir karşılaştırma yapmak sanıyorum yerinde olacaktır: Antigone, “ Bu isim bükülmez anlamında yorumlanabileceği gibi (zira karşı/karşıt anlamına gelen anti öneki ile köşe, büklüm, açı gibi anlamlara gelen -gon/-gony’nin bileşiminden oluşur), anneliğe karşı veya annenin yerine anlamında da yorumlanabilir(zira gone kökü doğuran şey anlamına gelir)”[5] Medea adı ise “medomai” yani düşünmek fiilinden gelmektedir. Yukarıda da bahsettiğim üzere Antik Yunan’da kadının telos’u, niteliği çocuk doğurmaktır. Şimdi bir tarafta kadına atfedilen doğayı reddeder gözüken Antigone (aslında orijinal mitte çocuğu olmaktadır), diğer tarafta ise erkeğe atfedilen doğaya sahip olarak ve onu kullanarak iki erkek çocuğunu öldüren Medea durmaktadır. Antigone’nin her şeye rağmen hangi sebeplerden ötürü feminist bir kadın kahraman olamayacağına, görüşünüşte devrimci bir maske takan eyleminin arkasında gelenek yattığına   Žižek’ten hareketle değindik. Peki Medea feminist bir karakter midir ya da ne ölçüde o yönde okunabilir? İlk bakışta tragedyanın içinde “kadın doğası”nın kötü ve yetersiz olduğu kabulünün hem İaoson hem de Medea tarafından yapıldığı görülmektedir. Yunan toplumunda böyle bir sonuca varılması şaşırtıcı değildir; zira Sokrates’in teorize ettiği üzere kötülük bilgi eksikliği olarak algılanmaktadır. Bilgiye teorik akıl ile ulaşılacağından ve kadın da buna sahip olmadığından dolayı zorunlu olarak “kötü” olmaktadır. Ancak Medea’nın bu kabulü aslında gerçekleştireceği intikamın bir maskesidir. Bu minvalde bakıldığında, Medea bulunduğu toplumun algısında kendinden nitelikçe üstün birçok erkeği öldürmüş ve kendisine dayatılan öznelliği, niteliği iki oğlunu da öldürerek yarmış gibi gözükmektedir. Ancak intikamını almış olma imajından kaynaklanan neşe duygusu, iki oğlunu öldürürkenki imajının neden olduğu kederden bağımsız mıdır? Aksine! Tamamen ona bağımlıdır, Spinozacı terminolojiyle söyleyecek olursak bu “lanetli bir duygu”, kederli bir tutkudur ki, tutku sözcüğü de tutsaklıkla aynı kökten gelmektedir. Yani Medea aslında intikamının, hıncının kölesi olmuştur. Yaptığı şey de en fazla bir kölelikten başka bir köleliğe geçiştir: Kaldı ki bu son durum kendi ilişkisini de dağıtmış olması açısından ilk durumundan daha geridir.

Sonuç olarak, bence, ne Antigone ne de Medea burada takdim edilen sebeplerce birer feminist kadın kahraman, kültür yapısökümcüsü veya özgürleşmecidir. Aksine gelenekle yasa, nitelikle nicelik, kültür ve doğa gibi çeşitli üstyapıların altında açmazlarca kuşatılmış; kültürün dünyasında acıyla çevrelenmiş karakterlerdir. Burada sorulabilecek tek soru kalır öyleyse; bu acının bir anlamı var mıdır? Deleuze’ün  haklı olarak bize gösterdiği üzere bu soruya verilebilecek tek yanıt şudur: “Nietzsche, büyük ölçüde tinselci bir problem olan, ıstırabın anlamı problemini ortaya koyuyordu. Ve buna layıkıyla verilebilecek tek yanıtı veriyordu: Istırabın, hatta acının bir anlamı varsa, bunun pekala birilerine haz vermesi gerekir.”[6] Öyleyse bu acının hazzını kim tüketmektedir, keyfini kim sürmektedir? Kültür ve artı değerin ilişkisi ekonomik boyutuyla Marx üzerinden yukarıda ifade edilmişti; o halde Marksist bir perspektiften bu hazzın kim tarafından tüketildiği açıktır: Kölenin efendisi. Peki Freud’ta artı değer nedir veya nasıl oluşur? Babanın Yasası ile kültürün dünyasına giren çocuk Haz İlkesi’ni anne karnındaki gibi mutlak anlamada tatmin edememektedir, çünkü artık dış dünyanın Gerçeklik İlkesi  suratına çarpmış, sürekli ürettiği cinsel enerji kültürün aracılarıyla(aile, ahlak, klise vs) bastırılmış bilinçdışına itilmiştir ki, bu da Libido’dur. Bir artı değer olan libido nereye harcanmalıdır? Elbette kültürün yine kendisine; onun Yüceltmeler’ine yani felsefe, sanat, politika, hukuk vs. Yani Marx’ta da Freud’ta da farklı açılardan da olsa kültür hem artıdeğerin üreticisi hem de onun sömürücüsüdür, bu yönüyle aslında kültürün kendisi de bir açmazdadır: Tıpkı ürettiği iki karakter olan Anitgone ve Medea gibi.Ve bu karakterlerin ötekilerle kurduğu ilişki her ne kadar karşıtlıklara dayalı bir hınç ilişkisi, diyalektik bir ilişki olsa da açmazın kendisinin çözülüşü diyalektik değil, trajiktir.

NOT: Bu tragedyadan hareketle çekilmiş iki film önerisi: 1) Pasolini- Medea (1969)

                                                                                             2) Lars von Trier- Medea (1988)

KAYNAKÇA

  • Žižek, Slavoj (2016). Antigone’nin Üç Yaşamı. İstanbul: Encore
  • Deleuze, Gilles (2019). Sacher- Masoch’un Takdimi. İstanbul: Norgunk

[1]    Açmaz bir anlamıyla satranç oyununda şahı koruyan taşlardan birinin yerinden oynatılmasına olanak bulunamaması durumudur ki, kültürün açmazları düşünüldüğünde oldukça yerinde ve ironik bir anlam taşımaktadır.

[2]    Bkz. Judith Butler, Yaşam ile Ölümün Akrabalığı: Antigone’nin İddiası

[3]    Bkz. Slavoj  Žižek, Antigone’nin Üç Yaşamı, İstanbul: Encore, 2016

[4]    Žižek a.g.e., s.21-22

[5]            Žižek, a.g.e., s.20

[6]       Gilles Deleuze, Sacher- Masoch’un Takdimi, İstanbul: Norgunk, 2019, s.93

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...