Richard Linklater’in yönettiği, 2001 çekimi olan ve “ABD Ulusal Film Eleştirmenleri Derneği En İyi Deneysel Film Ödülü”nü alan “Waking Life” isimli film gerek seneryo, gerekse biçim bakımından diğer filmlerden farkını gözler önüne seriyor. Filmle ilgili yorum ve değerlendirme kısmına geçmeden önce onu diğer filmlerden farklı yapan iki temel şeyi söylemek istiyorum. Öncelikle filmin dolu bir fesefi alt metni oluşu- ki bundan yazının ilerleyen bölümünde bahsedilecektir- ve bu felsefeyle biçimsel öğelerin kanaatimce doğru şekilde sentezlenmesi içerik ve biçim açısından iki temel farklılığı göstermektedir. Biçim açısından filmin bir animasyon olduğunu, karekterlerinse görünüş bakımından bulanık ve akışkan olduğunu söyleyebiliriz, ancak önce gerçek oyuncular tarafından çekilen film ardından animasyona çevrilmiştir ki burada da biçimi özellikle bu şekilde belirlemiş olan ve esas üzerinde duracağım içerik kısmına geçmiş oluyoruz.

Platon’un Mağara Alegorisi

Filmin işlediği önemli konulardan biri olan yanılsama ve gerçeklik meselesinin karşılık bulduğu en iyi yerlerden biri olarak Platon’un “mağara alegorisi”ni gösterebiliriz. Bu alegoride bir mağaranın içerisine zincirlenmiş birkaç insan vardır ve bu insanlar hiçbir zaman mağaranın dışına çıkmamışlardır. Gördükleri tek şey dışarıdaki bir ateş sayesinde mağaranın önünden geçen hayvan ve insanların gölgeleridir. Onlar bu gölgelerin oldukları gibi göründüğüne inanmışlardır. Ancak mağaradakilerden biri bir gün dışarı çıkar ve gerçek dünyayı görür. “Waking life”ta da anlatılmak istenen “uyanış” hakikatlere ulaşabilme meselesi olarak yorumlanabilir. Platon’un mağarasındaki köle, yaşama uyanmıştır artık. Ancak Platon’daki uyanış bu dünyanın yanıltıcılığından kurtularak tümel gerçekler olan “idealar”ın bilgisiyle ulaşılabilir olurken birazdan bahsedeceğim Descartes’ta ise bambaşka şekilde olmaktadır. Bu bağlamda filmin birçok felsefi görüşü bünyesinde barındırması tek bir hakikatin değil birçok hakikatin bir temsili olarak yorumlanabilirken, rüyaların içindeki rüyalarda tekrar tekrar gerçekleşen “uyanış” da bunu sembolize etmektedir bence.

Descartes’ın Rüya Argümanı

Filmde gerçeklikle rüya arasında bulanık bir çizgi söz konusu. “Gerçek dünya”ya geçtiğimizi sandığımız anda bile başka bir rüyanın içinden çıkıyoruz. İşte tamda burada yukarıda değinmiş olduğum felsefi alt metin kendini Descartes üzerinden göstermeye başlıyor. Descartes yöntem bilimsel şüphecilik olarak adlandırılan yöntemini kullanarak hakikate ulaşmaya çalışırken şu ana kadar bildiği her şeyin yanlış olduğu tezinden yola çıkar. Ya eğer gözlemlediğim ampirik dünya bir kötücül cinin veya şeytanın beni yanıltmasıysa, ya da bir rüyanın içindeysem ve gerçeklikle rüyayı ayıramıyorsam? Gibi şüphecilerin tezlerini sorgulayarak onlara şu cevabı verir: Her şeyden şüphe etsem bile rüya gören ya da aldatılan bir zihnimin var olduğunu bilebilirim. Ardından da felsefe tarihinin herkesçe bilinen “düşünüyorum o halde varım” önermesini ortaya atar. Filmdeki karekterler de gerçeklik ve rüya arasındaki ayrımın, varlığın ve yanılsamanın yapısını göstermekte ve tartışmaktadırlar. Ancak onlar Descartes gibi kolaylıkla çözüme ulaşamamaktadırlar. Çünkü Descartes’ın tezi “ düşünüyorum o halde varım” şeklinde kaldığı sürece bireyin sadece kendi varlığından emin olmasını sağlamaktadır, yani ne çevresindeki eşyaların ne de insanların var olduğunu doğrulamaya yetmemektedir. Descartes bu sorunu bir Tanrı’nın varlığına dayanarak zayıf bir argümanla çözmeye çalışır. Tanrı’nın insanları her şeyden yanılacakları şekilde yaratmayacağını söyleyerek, “kanıtladığı” bireyin varlığından tekrar çevresinin ve dünyanın var olduğunu kanıtlamaya geçer.

Varoluşçu Açıdan Bir Bakış

-Varoluşçulukla ilgili daha detaylı bilgi önceki yazımda bulunduğu için burada sadece film açısından kısaca yorumlayacağım, istenildiği takdirde buradan ona da göz atılabilir.-Varoluşçu bir temaya sahip filmde – bahsedilen varoluşçuluk ateist varoluşçuluk- böyle bir Tanrı argümanına yaslanılamadığı için karekterler kendi zihinlerine mahkum olduklarından dolayı rüyalarında da kapana kısılmış durumdadırlar. Bireyin kendi bilincinde sınırlı kalması durumunu filmden şu konuşmayla desteklemek sanıyorum uygun olacaktır: “ Kendi yıkımını hazırlayan insan kendini yabancılaşmış, sapına kadar yalnız hisseder. Toplumun dışındadır. Kendi kendine: ‘deliriyorum galiba’ der. Anlamadığı şudur: toplum da tıpkı kendi gibidir.” Bu konuşmanın ardından karekter, birden kendini ateşe vererek protestosunu sergiler. Filmin çeşitli yerlerinde de geçen diyalog, tartışma ve eylemlerde önümüze konan özgür irade sorunu varoluşçuluğun en çok üzerinde durduğu problemlerden birini yansıtmaktadır. Karekterlerden bazıları insanları özgürlüğe, bir şeyler yapmaya yani eylemciliğe ve yaptığı eylemlerin sorumluluğunu almaya çağırır. Tamda Sartre’in yapmış olduğu gibi. Buradaki kendini yakma tepkisi ise bir özgürlüğün sonucu daha doğrusu bedelidir o birey için. Başka şekilde söylersek diğer birçok “uyanıştan” sadece biridir.