Amerikalı yazar Jarome David Salinger’ın New Yorker’da yayınlanan sonrasında kitaplaştırılan “Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar, Seymour; bir giriş”, “Dokuz Öykü”, “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün” ve “Hapworth 16, 1924” gibi hikayelerinde bahsettiği Glass ailesinin en büyük çocuğudur Seymour Glass. Salinger’ın sıralamasıyla bakıldığında karakterin okuyucuyla ilk buluşması “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün” adını verdiği, Seymour’un güneşli bir gün muz balığı avlamaya gidip hiç geri dönmediği, kısacası 31 yaşında intihar etmesini anlatan o hüzünlü hikayedir. Başka bütün hikayelerde Seymour’u diğer kardeşlerinin anılarından, bazen günlüklerden okuruz. Salinger’ı bu yüzden asla affetmeyeceğim diyebilirim. Çünkü hikayeleri okurken beni en çok üzen şey Seymour ile bir türlü yüz yüze gelememek, onu hep bir sis perdesi ardından tanımaya çalışmak olmuştu. Seymour’un karakter olarak yaratıldığı ilk hikayede ölmeyi seçmesinin aslında Salinger’ın 2. Dünya savaşı öncesi yanının savaş sonrası yanına yenilgisini temsil ettiğine inanmışımdır hep, zira Seymour da aynı savaşa gidip kendinden parçalar kaybedip yaralı geri dönüyor. Bu paradoksal anlatı Seymour’un toplumdaki yerini ve ruh halini gösteren mükemmel bir ironi örneği olsa da okuyucunun kalbine ister istemez burukluk yerleşiyor.

    Glass ailesinin göz bebeği olduğu kadar sizin de gözünüzden sakındığınız bir karakter oluyor Seymour. İsimlerinden gelen “glass” yani “cam” benzetmesi de böylelikle daha açık bir anlam kazanıyor. Dönemin buhranının, teknolojik ve sosyal değişimlerin Amerikan aile yapısında yaşattıklarını ve uyum sağlama çabasını görüyorsunuz. İki emekli vodvil oyuncusu olan Less ve Bessie’nin artık eyalet eyalet, bölge bölge gezemeyecekleri bir hayata geçmeleri, yerleşmeleri ve Glass ailesini oluşturmaları; metaforu oldukları “pioneer-öncülük” akımının nasıl yön değiştirdiğini  bu camın ardından gösteriyor bize. İşte Seymour böyle bir karmaşanın içine doğuyor ve toplumun isimsiz her hangi bir kurbanına dönüşüyor. Onun bir hikaye karakteri olarak okuyucuya yansıması “Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar, Seymour;bir giriş” adlı hikayede kendi ağzından kurduğu birkaç cümleyi hatırlatıyor bana.  “…ellerimde belirli insanlara dokunmaktan oluşan yaralar var… bazı kafalar, bazı renkler ve saç dokuları ellerimde kalıcı izler bırakıyor… avucumun içinde muriel’in limon sarısı elbisenin izi…”  diyor Seymour ve kendisi de okuyucunun avcunun içinde bir yara izine dönüşüyor.

     Hikayelerini okuduğumdan bu yana uykusunda ağlayan çocukları Seymour gibi Haiku okuyarak avutacak birileri lazım her hayata diye düşünmeden edemiyorum. Yaşadığı 2. Dünya savaşı dönemlerinde Haiku’nun ve muz balıklarının savaş kadar değer görmemesine mi içerlemişti yoksa narin kalbi halihazırda toplum dışına itilmek için mi yontulmuştu emin olamıyorum fakat onun yaşadığı gibi bir yerlere ait olamamanın nasıl hissettirdiğini yürekten anlıyorum. Her şey bittiğinde bütün kadehleri ilk Seymour şerefine kaldırmak kalıyor bize, John Keats’e olan merakına saygımızı cüzdanımızda Thomas Wyatt şiirleri taşıyarak gösteriyoruz. Salinger’ın karşısına biraz kızgın biraz kırgın dikilmiş buluyoruz kendimizi.                                                                                 

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...