Kant “Aydınlanma Nedir?” başlıklı makalesinde aydınlanmanın bir kurtuluş; insanın kendisinin sebebiyet verdiği bir olgun olmama durumundan, olgunluk durumuna kendi aklının ve kendi tecrübesinin ışığında bir geçiş olduğunu söylemiştir. Kant’ın söylemiş olduğu olgunluk durumunun veya kurtuluşun olup olmadığı, daha doğrusu kimin için olduğu, sorusunun cevabını ancak kısa bir tarihsel bakışla bulmak mümkün olacaktır sanıyorum. O nedenle bu yazımda Antik Yunan’da Stoacıların “kozmos” anlayışından başlayarak Stoacı kozmos anlayışının yerini nasıl Hıristiyanlığa bıraktığını, Hıristiyanlıktan nasıl modernite veya aydınlanma dönemine geçildiğini ve son olarak da modernitenin hangi saiklerle krize girdiğini ve postmodernizmin bu krizi aşmak için ne gibi bir rota izlediğini genel olarak anlatmayı düşünüyorum. Bu süreçte de Yunanca soterios (kurtuluş) sözcüğünden gelen soterioloji yani kurtuluş doktrinleri üzerinden tarihsel bir perspektif sunmayı elzem olarak görüyorum.

İlk olarak insanın ölümlülüğünün, sonluluğunun ve eksikliğinin bilincine varması, Nietzscheci tabirle bir bellek edinmesinin sonucunda bununla mücadele edebilmesi, ezeli- ebedi ve kalıcı bir varlık olma arzusunun tatmin edilmesi çabası olarak “kurtuluş” tarih içerisinde pekçok farklı boyut kazanmıştır. Çağdaş bir Fransız filozof olan Arendt’e göre Antik Yunan’da ölümsüzlüğe iki şekilde ulaşılmaya çalışılmaktaydı: Birincisi bütün diğer kültürlerde de olduğu gibi çocuk yaparak kendi soyunun ve isminin devamlılığı üzerinden, ikincisi ise çok daha incelikli bir yol olan kalıcı ve yazılı olma, destanlara adını yazdırma yani kahramanlık, şan ve şöhret üzerindendi. Bu bağlamda bakıldığı takdirde felsefe, sanat ve din de bir dünya kurmak, varolan dünyayı anlamlandırmak ve ona değer yüklemek açısından bu ölümsüzlük arzusuna ve kurtuluşuna hizmet eder. 

STOACILAR

Antik Yunan’da – özellikle Stoacılar özelinde- kurtuluş kendisini evren daha doğrusu kozmos üzerinden gösterir. Kozmos Yunanca düzen, süs anlamlarına gelmektedir ki, günümüzde sıkça kullanılan kozmetik sözcüğü de bu kökten gelir. Stoacılara göre kozmos kusursuz bir ahenk ve düzen içerisindedir; bu nedenle de öznenin kurtuluşunun yegâne yolu kozmosu taklit etmek, onunla uyum içerisinde yaşamaktır. Öyle ki, Stoacılar insanın doğadan ayrı kültürel olarak edinmiş olduğu umut ve keder gibi duyguların sakıncalı olduğu, bireyin geçmişin ve geleceğin yükünden kurtularak kozmosa içkin olan logos ile bir tür bütünleşme sonucu kurtulacağına inanır. Yine Yunanca bir kavram olan ve duygusal boyutta etkilenim anlamına gelen “patos” sözcüğünü olumsuzlayarak keder ve umut karşısında adeta kozmos’un başka birer parçası olan taşa, ağaca veya bir hayvana dönüşmüşçesine kayıtsız kalmayı yani “apethie” olmayı telkin eder bizlere. Umut yapısı gereği olumsuz bir duygudur: Ancak hasta olan biri sağlıklı olmayı umut eder veya bir fakir zengin olma umuduyla rüyalarını süsler oysaki “tam” olanın umuda ihtiyacı yoktur. Stoacılarla bu konuda aynı görüşte olan Nietzsche pişmanlık duyanlarla alay eder, onları yük hayvanlarına benzetir: Geçmişin yükünü geleceğe taşımaya çalışmaktadırlar oysaki esas değerli olan içinde bulunduğun andır, yapılması geren daha doğrusu bunu yapmaya muktedir olanların kuşkusuz yapacağı şey hayatı olumlamaktır ki, bu Stoacılarda ölümün dahi olumlanması anlamına gelecektir zira onlar için ölüm sadece bir biçim değiştirmekten ibarettir; çünkü bütün varlıklar bilinçli de olsa bilinçsiz de olsa kozmos’un bir parçası olmaya devam edeceklerdir ve hatta bilinçsiz oldukları takdirde kozmosla uyumları artacaktır o nedenle iki büyük Stoacı filozof intihar etmiştir.

Stoacılarla ilgili üzerinde duracağım son şeyse onların tarih anlayışıdır. Buraya kadarki süreçten anlaşılabileceği üzere Stoacılar ilerlemeci değil, döngüsel bir tarih anlayışına sahiptirler; bu “ebedi dönüş” kuramına göre aynı zamanda tek bir evren varolabilmekte ve ardından yok olmaktadır ancak bu olay sürekli,zorunlu ve hep aynı şekilde tekerrür eder. Çünkü varolan dünya mümkün olan en mükemmel dünyadır ve zorunluluk kendisine içkin bir kavramdır.

HRİSTİYANLIK

  Stoacılığın giderek eski etkisini yitirmeye başlaması sonucunda başkalaşarak Hristiyanlığa dönüştüğünü ya da en azından ona ortam hazırladığını söylemek yanlış olmayacaktır sanırım; çünkü daha önce de bahsetmiş olduğum Stoacılardaki kozmos’a içkin bir logos fikri yani akılsallığın bütün evrene pay edilmesi fikri Hristiyanlıkla birlikte logosun tek bir şahsın, İsa’nın kendisinde cisimleşmesine dönüşmüştür. Artık kurtuluş kozmos’un yasaları ve zorunluluğu yerine Tanrı’nın özne üzerindeki inayeti, sevgisi ve öfkesine bağlı kılınmıştır. Bir tür doğayla uyuma dayanan Stoacı felsefe yerini bu dünya üzerinde – en azından teoride ve başlangıçta- herhangi bir iddiası bulunmayan aksine mümkün olduğunca pasif, münzevi, tevazunun en yüksek erdemlerden biri sayıldığı ve neredeyse öznenin var olmasını engelleyecek derecede bir diğerkâmlığın aşılandığı bir dünya görüşü egemen olacaktır. “ Ölümün topraklarında mutlu bir hayat mı arıyorsunuz; asla bulamayacaksınız zira hayatın dahi olmadığı yerde, mutlu hayat nasıl bulunabilir?” Augustinus’un açıkça belirtmiş olduğu gibi mutluluk yani kurtuluş bu günahkâr, kederli ve geçici dünyada değildir; dünyevi olan adeta kurtuluşun bir tür diyeti tam manasıylaysa kefaretidir. Kaçınılmaz olarak bu dönemde felsefenin din karşısında varlığı eski manasıyla korunamamış, Skolastik felsefe denilen esas olarak bir teoloji faaliyetine dönüşmüştür. 

Hristiyanlığa gelindiğinde bir diğer değişim gösteren şeyse tarih anlayışıdır. Augustinus ile birlikte döngüsel tarih anlayışı tahtını lineer ( çizgisel) tarih anlayışına bırakır: İnsanın işlediği “ilk günah” nedeniyle dünyaya düşmesi sonucu tarih başlar, ta ki İsa’nın yeniden dirilişiyle birlikte tarihin sona erip “hak edenler”in cennetle mükafatlandırılacağı, etmeyenlerinse cehennemle cezalandırılacağı zaman gelene dek. 

AYDINLANMA VEYA MODERNİZM

Çok uzun bir döneme tekabül eden bu dönem coğrafi keşifler, burjuvanın doğuşu, dinde reform hareketleri, teknik ve bilimde ilerlemenin kendini zorunlu kılması vb. birçok sebepten ötürü Hristiyanlık etkisini yitirmiştir. Tam da bu noktada yani eski kozmolojilerin geçerliliğini kaybettiği ve dinin yaşamdaki baskısının dışarı itildiği noktada bir geçmişten kopuş iddiası ile modernizm ve aydınlanma hareketi eş zamanlı olarak tarih sahnesinde boy gösterir. Astronomide Galileo ve Kepler’in Dünya merkezli evren tasarını yanlışlaması, Newton’un teleolojik (erekbilimsel) fizik anlayışını yanlışlayarak yerine itme ve çekme yasalarına göre işleyen mekanik bir evren teorisini ortaya atması ve felsefede de Descartes’ın kuşkuyu yöntem olarak kullanarak temelsiz, açık ve seçik olmayan her şeyden vazgeçerek yeni bir yöntemle kesin bilgi arayışına girmesi ve Kant’ın eski metafizik teorilerin geçersizliğini ilan etmesiyle dinamik ve yeni bir hareket çıkar karşımıza. Özellikle modern felsefenin ilk aktörlerinden biri olarak gösterilen Descartes, Skolastiklerin aksine önce Tanrı’dan yola çıkarak bireyi değil, bireyden yola çıkarak Tanrı’ya varır ki, böylelikle özne felsefenin doğuşu 17.yy ve sonrasına damgasını vuracaktır. Şimdi metnin başında temas etmiş olduğum Kant’ın aydınlamanın kurtuluş olduğu hakkındaki düşüncesi ve genel olarak modernitenin önümüze koymaya çabaladığı şeylerden bahsetmenin yerinin geldiğini düşünüyorum. Öncelikle modernizmi rasyonalitenin ön plana çıkması, teknik bilginin zirveye ulaşması ve disiplinlerin olabildiğince birbirlerinden ayrılması, kozmopolitik yapıların yerlerini ulus devletlere bırakması, bilimin görkemli ilerlemesi sonucunda dünyayı “şeyler”den ziyade kavramlarla anlama çabası ve son olarak hümanist düşüncenin egemen kılınışı olarak genel bir tanımla özetleyeceğim. İnsanın Tanrı’ın inayetini kaybettiği, kozmos’un yerini kaosa bıraktığı ve dünya merkezli evren tasarısından güneş merkezli evren kuramına geçilmesiyle merkeziyetini kaybedenin sadece Dünya olmadığı, Dünya ile birlikte insanın da değerlerini kaybettiği bir ortamda adeta modern insanın imdadına hümanizm yetişti. Artık eski dünya kavrayışları olmayabilirdi karşımızda ama yeni kavrayış bilim ve teknikten aldığı güçle insanı hiç olmadığı kadar yüceltmek gibi bir amaç edinmişti ve yeni kurtuluş projesi ise doğaya egemen olmaktı. Ama her ne kadar yukarıda saymış olduğum bilim adamları ve filozoflar ( Galileo, Kepler, Newton, Descartes ve Kant) eski kozmolojileri terk etmek zorunda kalsalar da hâlâ doğaya bir düzen atfetmeye çalışıyorlardı. Luc Ferry’in ifade edişiyle: “ Tek cümle ile cevap vermek gerekirse; postmodern ile modern arasındaki fark, veya Nietzsche ile Kant (veya Newton veya Claude Bernard) arasındaki fark, bu sonuncuların, hâlâ bütün güçleriyle dünyada birlik, uyum ve düzen aramaları; dünyaya akılcılık ve mantık zerk etmeye çalışmalarıdır.”(1)

POSTMODERNİZM

Postmodern düşünceye gelindiğinde ise karşımıza modernizmin tökezlediği yerler çıkacaktır. Postmodernizmi esas olarak üç filozof üzerinden anlatacağım ki bu üç filozof Luc Ferry’in “kuşkunun filozofları” dediği, Deleuze’ün “çekiçle felsefe yapan” filozoflar ve Althusser’in ise “Batı felsefesinin piçleri” dediği: Nietzsche, Freud ve Marx’tır. Kısaca bu tanımlamaların ortak anlamı üzerinde durursak karşımıza çıkacak şey modernizmin iddiası olan fakat tam olarak gerçekleştiremediği geçmişten ve gelenekten kopuşu tam manasıyla gerçekleştirmiş olmalarıdır. Zira modernizm, ne tam olarak bütünüyle doğadaki kaosu kabullenebilmiş, ne rasyonaliteyi “parlak bir güneş” olarak karanlıktan çıkmak için kullanabilmiş, ne de “put”ları yıkabilmiştir. Hatta Nietzsche’nin tabiriyle putları yıkmak bir yana yeni putlar dikmiştir ki, bu putların adları: Komünizm, milliyetçilik ve bilimciliktir. Nietzsche’nin modernizm eleştirisi öncelikle kendi tanımıyla bu üç puta ve demokrasiye yöneliktir. Demokrasi, komünizm ve milliyetçlik eleştirisi hemen hemen kaynağını aynı yerden alır: Eşitlik. Nietzsche’ye göre demokrasi, eşitlik veya herhangi başka bir ideal metafizik temelden sıyrılamayarak yaşama karşı bir hınca dönüşmektedir. Yine Luc Ferry’den alıntılamak gerekirse: “ Nietzsche’ye göre açıkça dini olsun olmasın bütün idealler; sola veya sağa ait olsun; muhafazakar veya ilerlemeci, ruhçu veya maddeci olsun her ideal, aynı yapıya sahiptir ve aynı amaca yöneliktir: Temelde hepsi, teolojik bir yapı barındırır çünkü mesele her zaman, bu hayattan daha iyi bir öte hayat icat etmek; hayatın dışında ve üzerinde olduğu iddia edilen birtakım değerler, filozofların jargonunu kullunacak olursak “aşkın” değerler tahayyül etmektir.[…] Asıl gaye insanlığa yardım etmek değil; hayatı yargılamak ve nihayet mahkum etmektir; gerçek hayatı olduğu gibi üstlenmek ve onaylamaktansa, onu uydurma gerçeklikler adına yadsımaktır.”(2) Nietzsche Hıristiyanlığı da bu noktadan suçlar: O’na göre “özgür irade” kavramı Hristiyanlık tarafından icat edilmiştir ve icat edilmesinin temel sebebiyse iyi’nin ve kötü’nün yargıcı olarak özneyi ve onun üzerinden yaşamı suçlu bulmaktır. Bu nedenle Hristiyanlığı “cellat metafiziği” olmakla suçlar. O’na göre bu yanılsamalardan kurtulmanın yolu nihilizmdir. “Böyle Söyledi Zerdüşt” kitabının başında üçlü bir dönüşümden bahseden Nietzsche, ilk olarak yük hayvanı olan devenin aslana dönüşümünü anlatır: Bu aslan nihilizmi yani “olumsuzlama”yı temsil eder ancak aslan yani nihilizm bir merdivendir insan yaşamı boyunca yıkıcı olamaz mevcut değer ve yargılar aşıldıktan sonra aslan çocuğa dönüşür. Çocuk artık trajik olan “Üstinsan”dır; kendi değerini kendisi yaratacaktır, sürüden tamamen kopmuştur “evet!” der yaşama, devenin hıncından ve aslanın yıkıcılığından azade yaşama varım demeye muktedirdir artık, onun için hiçbir aşkın değer kalmamış bütün değerler özellikle sanat aracılığıyla yaşama ve özneye içkin bir konuma çekilmiştir. 

Yaren Turhan’a teşekkürler…

Nietzsche’den sonra Freud ise modernizmin rasyonalite ve özellikle Descartes’ın “bilinçli özne” kavramlarını yerle bir edecektir: Freud’a göre eylemimizin çok kısıtlı bir kısmı bilinç düzleminde gerçekleşmektedir, davranışlarımızın çoğu oldukça kompleks bir yapı olan bilinçdışında zuhur eder o nedenle öznenin varlığı artık büyük oranda bilinçli değil tam tersine bilinçdışı bir varlıktır. Ayrıca Freud’un teorisinde yer alan diğer kavramlar olan; id, ego ve süper ego durmaksızın çatışma halindedir. İlkel ve içgüdüsel yanımızı yani doğal arzularımızı temsil eden id; ego ve süper ego üzerinde baskı kurar. Süper ego ise ayıp, yasak, günah, başkalarının hakkı, saygı ve ahlak gibi kavramları temsil eder ve oluşumunda dış otorite figürleri etkili olur ki burada Freud çok daha öncesinde Nietzsche’nin de kullanmış olduğu “yansıtma” kavramını kullanır. Baba, klise veya devlet gibi otoriteler özneyi toplumla uyumlu hale getirmek üzere “evcilleştirmek”tedirler. Freud’un psikanalizi topluma uyguladığı “Uygarlığın Huzursuzluğu” kitabında bireyin özgürlük ve uygarlık arasında bir trajedide sıkışmış olduğunu arzularını yerine getiremeyerek baskılamak zorunda kaldığından bahseder ki bunun en yoğun olarak yaşandığı dönemin modernite dönemi olduğunu söylemek bence yanlış olmayacaktır.

Tekrar Kant’ın en başta vermiş olduğum cümlesine, yani aydınlanmanın bir kurtuluş olduğu ve olgun olmama durumundan olgunluk durumuna bir geçiş olduğuna yönelik fikrine Marx’ın eleştirisi dikkat çekmektedir; Marx’a göre aydınlanma bir olgun olmama durumundan başka bir olgun olmama durumuna geçiştir. Yani feodalizmden kapitalizme ve elbette ki Marx’a göre ikincisi birincisinden daha ileridir fakat yine de kölelik “modern kölelik”e evrilmiş şekilde sürmektedir ve modernizm yalnızca burjuva sınıfı için bir kurtuluştur; oysa Marx’a göre esas kurtuluş sınıfsız toplumun yani komünizmin gelişiyle mümkün olacaktır. Ve bu kurtuluşu tarihin ilerleyişi üzerinden diyalektik yöntem ile zorunlu olarak görür Marx.

Son olarak da bütün bu eleştiri ve değerlendirmelere karşın yine de unutulmaması gereken önemli bir şey vardır ki, o da; iki büyük dünya savaşının, durdurulamayan ekolojik problemlerin ve en büyük soykırımların “rasyonalite”nin çağı olan modernizm çağında gerçekleşmiş olmasıdır.

(1): Ferry Luc, Gençler İçin Batı Felsefesi, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.141

(2): Ferry Luc, s.133