M.ö 1100-1000 yılları arasında Dorlar’ın istilası sonucu Miken Uygarlığı dağılmış ve zamanla ortaya  Yunan Siteleri çıkmaya başlamıştır. Bu sitelerin temel özelliği ise özerk birer siyasal yönetime sahip oluşlarıdır. Yani her bir site kendi kendisini yönetmekte ve kendi yönetim şeklini, kendi yasalarını ve kendi ticaretini yapmaktadır. Dağılan Miken Uygarlığı’nın yerine neden tekrar merkezi tek bir krallık kurulmadığı sorusuna kesin bir cevap vermek zor olsa da sanıyorum ki verilebilecek en iyi cevap çok hızlı ve büyük bir gelişme yaşayan Yunan denizciliğinin böyle bir sonucu doğurmuş olduğudur. Çünkü sitelerin en belirgin özelliği köylerin birleşerek liman ve pazarların çevrelerinde kurulmuş olmalarıdır. Birçok liman ve pazarın oluşuysa bu duruma imkan vermiş gibi görünmektedir. M.ö 800’lü yıllara gelindiğinde birbirinden bağımsız işleyen birçok site bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır: Atina, İyonya, Milet, Argos, Sparta ve Efes. Sitelerin sayısının çokluğunu gösterebilmek için en iyi örneklerden biri Aristoteles’in yazmış olduğu “Atinalıların Devleti” adlı kitaptır. Çünkü m.ö 384- 322 yıllarında yaşamış olan Aristoteles mevcut 158 devletin anayasasını toplayarak incelemiştir ki bu da bize onun döneminde en az 158 site devleti, olduğunu göstermektedir.

            Tarihsel olarak sitenin gelişimine değinmek gerekirse eğer, m.ö 1100 ile 700’lere kadarki sürece Yunan Karanlık Çağ’ı denmektedir. Bunun sebebiyse yaşanmış olduğu düşünülen bir volkan patlaması ve ardından da gelen istilalar sonucu bölgede yaşanan açlık ve kıtlığın uzunca bir süre varlığını sürdürmesidir. Ancak m.ö 700’lere gelindiği zaman daha önce de belirttiğimiz gibi denizcilik faaliyetleri sonucu ekonominin ve refah seviyesinin düzelmeye başladığı görülmektedir. Denizciliğin bu kadar büyük bir öneme sahip olmasının bir diğer nedeni ise Yunan Sitelerinin bulunduğu bölgelerin çoğunun tarıma elverişli olmayan dağlık bölgeler oluşudur. Coğrafi zorunlulukların da etkisiyle ortaya çıkmış olan denizcilik faaliyeti çıkmış olduğu yerle sınırlı kalmayacak, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında kolonizasyon faaliyetlerine dönüşecektir. 

            Sonuç olarak ortaya çıkan zenginlik ve ticaret sonucu sitelerin nüfusu arttı. Artan nüfus da üretim ve ticareti canlandırarak genişlemeyi büyütmüş yani neden aynı zamanda neden, sonuca dönüşerek bir ekonomik dinamizm yakalanmıştır. M.ö 600’lere gelindiğinde artık Yunan Siteleri ekonomik açıdan zengin, özerk ve ticaret sayesinde kendi dışındaki kültürlerle temas halinde olan yerlere dönüşmüşlerdir.

Felfesenin Ortaya Çıkışı

Antik Yunan’ı en özgün ve önemli kılan şeylerden biriyse onun felsefesidir. Bilimin ve felsefenin ortaya çıkış yerleri tartışmalıdır. Bilimin öncesinde çeşitli yerlerde izlerine rastlamak mümkümkündür. Örneğin Mısır’da Nil’in taşma zamanlarını hesaplamak için matematik, Sümer’de kutsal günleri belirlemek amacıyla yapılan takvim ve astronominin gelişimi gibi. Ancak bu faaliyetlerin hepsi belli bir  çıkar veya gereksinim sonucu yapılmış sistemetik olmayan faaliyetlerdir. Ancak Antik Yunan’da çıkar amaçlı değil entellektüel ve sistematik bir faaliyet olarak doğmuş olması bakımından bir özgünlük kazanmaktadır bilim. Felsefe ise – ki bilim ile iç içedir henüz ayrım yapılmadığından- benim de katıldığım görüşe göre ilk olarak Antik Yunan’da ortaya çıkmıştır. Buna karşıt görüşler de olmakla beraber – ki en bilinenlerinden biri Martin Bernal’ın yazmış olduğu “Kara Atena” isimli kitaptadır-  Yunan felsefesinin özgünlüğünü göz ardı etmek pek mümkün değildir. Tarihsel süreci açıklamak açısından faydalı olan birtakım görüşler ortaya atılsa da bu, Yunan felsefesinin orijinalliği feda edilerek yapılmamalıdır. Ahmet Arslanın da haklı olarak belirttiği gib, Yunan uygarlığının, daha özel olarak Yunan felsefesinin ortaya çıkışını bir mucize olarak görmek veya göstermek süphesiz bilimsel bakımdan savunulması son derece güç olan ilkel ve kaba bir görüştür. Çünkü mucize , tanımı gereği, doğal olarak açıklaması bulunmayan bir olaydır. Oysa tarih, doğa alanında olduğundan çok daha açık bir biçimde, çok daha kısa, gözlemlenebilir bir zaman süresi içinde, mucize fikrinin gereksizliğini gösteren son derece imtiyazlı bir alandır. Gerçekten tarihte ciddi ve kılı kırk yaran ayrıntılı araştırmalar yapıldığında önceleri bir atlama, sıçrama gibi görünen birçok olayın gizli bağlantıları, onları hazırlayan küçük küçük birikimler görülmekte; tarihin sellerini veya nehirlerini meydana getiren küçük dereler, çaylar fark edilmektedir. Ama bundan tarihte hiçbir şeyin yeni olmadığı, her şeyin daha önceki şeylerin bir tekrarı, devamı olduğu gibi bir sonuç çıkarmak da yanlıştır.[1] Bu konuyla ilgili görüşünü aktarmak istediğim bir diğer kişiyse Antik Yunan üzerine çokça çalışması bulunan büyük filozof F. Nietzsche’dir. Yunanlıların yerli bir kültürleri olduğunu söylemek kadar aptalca bir şey olamaz. Onlar daha ziyade bütün öteki halklarda yaşayan kültürleri içlerine çekmişler, bu nedenle de bu kadar ilerlemişlerdir, çünkü mızrağı başka bir halkın bıraktığı yerden kaldırıp daha uzağa fırlatmayı bilmişlerdir… Felsefenin başlangıçları hakkındaki sorular hiç önemli değildir, çünkü her yerde başlangıç çiğ, biçimsiz, boş ve çirkindir ve her şeyde önemli olan yalnızca yüksek basamaklardır. Yunan felsefesi yerine Mısır ve Pers felsefesiyle bunlar daha “özgün” ya da en azından daha eski diye ilgilenmeyi tercih eden kimse akılsızca davranıyordur…[2] Başlangıçta iki görüş birbirinden farklı gibi görünse de sonuçta ikisi de özgünlük konsunda aynı noktaya varmaktadır. Burada Nietzsche’nin söylemiş olduğu öteki halklardaki kültürleri içine çekme ve bu şekilde yüksek değerde bir felsefe geliştirme meselesinde deniz ticareti ve koloni faaliyetlerinin çok faydalı olduğunu belirtmiştik. Ancak elbette ki felsefenin Yunan Sitelerinde ortaya çıkışının tek sebebi bu değildir. Bunun yanında Yunan mitolojisinin belli dogmalara sahip olmaması, rasyonel düşünceye imkan vermesi ve bir ruhban sınıfının bulunmamasının da etkisini öne çıkaranlar bulunmaktadır. Yunan dininin Doğu dinlerinden farkı üzerinde biraz durmak sanıyorum meseleyi anlaşılır kılmak açısından faydalı olacaktır. Yunan mitolojisindeki Tanrı’lar bu dünya için insanlara bir şeriat, ahlak veya normlar vermezler aksine onlar da kendi içlerinde tutkuları, ahlaksızlıkları ve çatışmaları olan karakterlerdir. Oysa Doğu kökenli semavi dinlerde – özellikle Musevilik ve İslam- kitap bu dünyaya ilişkin bir kılavuz işlevindedir. Kutsal metinleri metafizik meselelerle aynı zamanda şeriat, siyaset ve ahlak metinleridir.Bunu en iyi biçimde Nietzsche şu şekilde ifade etmektedir: “ Doğuluların peygamberleri vardı, Yunanlıların ise filozofları.” Doğudaki birlik, iman ve durgunluk yerine Antik Yunan’da çeşitlilik, rasyonel düşünce ve değişim ön plana çıkmaktadır. Yani doğal bir etken olarak coğrafyadan, kültürel bir etken olaraksa dinsel farklılıktan, felsefenin doğuşuna ve Yunan sitesinin  özgünlüğüne neden olan esas iki şey olarak bahsedilebilir.

Site Devletinin Siyasal Özellikleri

Yönetimleri dinsel bir kaynağa dayanmayan Yunanlılar kendi yasa ve rejimlerini kendileri yapmaktaydılar. Bu nedenle değişim kaçınılmaz olarak gerçekleşmekteydi. Binlerce yıllık Doğu’daki monarşiye karşılık Atina’da m.ö 650-450 yılları arasında yani sadece150 yıl içerisinde krallıktan çifte krallığa, çifte krallıktan aristokrasiye, aristokrasiden tiranlığa, tiranlıktan ise demokrasiye geçildi. Burada çok önemli olan bir diğer noktaysa site yurttaşı olmaktı. Bir sitenin yurttaşı doğrudan veya dolaylı şekilde kendi sitesi ile ilgili kararlarda etkin bir roldeydi. Meclis, tiyatro ve pazar alanı olarak kullanılan, şehrin yüksek noktaları olan Agora ve Akropolis’lerde yurttaşlar tartışmakta, yasa çıkarmakta veya benzer faaliyetler yapmaktaydılar.

            Yunanlı için yurttaş kavramı çok geniş bir kitleyi kapsamıyordu. Site dışında yaşayanlar onlar için yabancı anlamına gelen “barbar” sıfatıyla nitelendiriliyorlardı. Yani ilkel canlılar olarak görülüyorlardı. Ama bununla beraber sitedeki herkes de yurttaş değildi. Köleler ve kadınlar da yurttaşlık statüsüne sahip olamamaktaydılar. Öncesinde tartıştığımız meseleye dönecek olursak eğer yani felsefenin Yunan’da ortaya çıkmasına sebebiyet veren nedenler meselesine, Yunan toplumunun köleci bir toplum olmasının büyük bir etkisi olduğu açıkça görülecektir. Çünkü felsefe boş zamana dayalı aristokratik bir faaliyettir. Bu zamanı sağlayansa kölelerdir. Nietzsche ise bu durumu şöyle açıklamaktadır: Azınlığın hesabına çoğunluğun fazla çalışması sayesinde bu seçkin sınıf hayat mücadelesinden azade tutulmalı ki yeni bir ihtiyaç dünyası yaratılsın ve doyurulsun. Buna göre şu acı hakikati anlamak zorundayız: Bir kültürün doğası köleliği gerektirir.[3] Günümüz açısından kölelik, kadın erkek eşitliği ve birtakım konularda Yunan toplumunun düşünceleri her ne kadar bize “kötü” gözükse de tarihsel açıdan incelendiğinde anlamlandırılması ve anlaşılması sanıyorum ki kolaylaşacaktır. Modernitenin getirdiği birçok kazanımdan ve ekonomik zenginlikten yoksun olan bir toplumun fabrikalar yerine köleleri geçirmesi deyim yerindeyse Aristoteles’in de belirttiği gibi doğaldır. Dokuma tezgahı kendi kendine dokusa ya da lir kendi kendine çalsaydı, o zaman zanaatkarlara ya da kölelere gerek olmazdı.[4] Ve gerçekten de kölelik yine Aristoteles’in söylediği gibi sanayi devrimi sonrası ortadan kalkmaya başlamıştır.

Yunan Sitesinin Dağılışı

M.ö 350 -320 yıllarına gelindiğinde Büyük İskender’in başlatmış olduğu seferler sonucu düzenli ve büyük bir orduya karşı duramayan çoğu Yunan Sitesi siyasal özerkliğini kaybetmiş, Makedonya Krallığı’na bağlanmıştır. Doğu ile Batı kültürleri arasında bir sentez gerçekleştirmek isteyen Büyük İskender Makedonya ve Yunan Sitelerinden başlayarak, Pers İmparatorluğunu da içine alan ve ta Hindistan’a kadar uzanan coğrafyayı fethetmiştir. Helenistik çağda ortaya çıkan yeni durum daha özel olarak şehircilik alanında da kendini göstermiş ve bu dönemde Doğu’da bir kısmı bizzat İskender’in emir ve girişimleriyle kurulan İskenderun, Antakya gibi yeni şehirler ortaya çıkmış, bunlar kültürel alanda gitgide daha büyük önem kazanmaya başlamıştır. Bunlar arasında özellikle İskenderiye hemen bir yüzyıl sonrasından (İÖ.3. yüzyıl) başlayarak İlkçağ’ın en önemli bir bilim ve kültür merkezi haline gelmiştir.[5] Bu Doğu- Batı karşılaşması sonucu Yunan kültürü kendinden çok şeyi Doğu’ya verdiği gibi ondan tek tanrılı inanç, iman ve monarşi gibi şeyleri almış, eski özerk, özgün ve özel dokusunu giderek kaybetmeye başlamıştır. Bu bağlamda Doğu monarşisi, Yunan demokrasisini yendiği gibi Doğu’nun dinsel inançları da Yunan çok tanrıcılığından daha güçlü çıkmıştır.[6]

            İskender’in ölümü ile siyasi alanda oluşan boşluğu ise başka bir imparatorluk olan Roma dolduracaktır. Roma ile beraber çeşitli Yunan tarzı felsefe hareketleri ve düşünceleri ortaya tekrar çıksa da, hiçbiri İskender’den önce yaşamış olan Sofistler, Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi büyük, sistematik ve kapsayıcı olamayacaktır.


[1]Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017, s.37

[2]Friedrich Nietzsche, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Say Yayınları, 2015, s.48

[3]Friedrich Nietzsche, s.21

[4]Aristoteles, Politika, Say Yayınları, 2017, s.29

[5]Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Helenistik Dönem Felsefesi: Epikurusçular Stoacılar Septikler, İstanbul Bİlgi Üniversitesi Yayınları, 2016, s.5

[6]Ahmet Arslan, s.7