Sizlere benim için yeri epey özel bir filmden bahsetmek istiyorum: Anomalisa. İzlediğim an itibaren barındırdığı anafikirle aklıma kazındı ve sosyal hayatta buna benzer herhangi bir konu geçtiğinde aklıma gelip durdu. Bir defa izleyip onlarca kez üzerine konuştum, örnekler verdim ve bu düşüncelerimi yazmam gerektiğini anlayıp filmi tekrar izledim. Öncelikle izlemeyenler için biraz bilgi verip neden izlenmesi gerektiğinden bahsedeceğim ve daha sonra izleyenler için nacizane görüşlerimi ve fark ettiklerimi aktarmaya çalışacağım. Eğer vaktiniz varsa hemen izleyip bu yazıya dönmenizi öneriyorum. İyi seyirler ve iyi okumalar. 

Stop-motion tekniğiyle çekilmiş bir animasyon filmi Anomelisa. Yönetmenlik koltuğunda Charlie Kaufmann ile beraber Duke Johnson oturuyor, yazarı da yine Charlie Kaufmann. Kendisini Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminden tanıyoruz, bilenler bilir. Stop-motion tekniğiyle çekildiği için aşina olmayanlara biraz garip gelebilir başta ancak alışacağınızın garantisini verebilirim. Hem filmde muazzam bir emek olduğunu tahmin edebilirsiniz, kuklaları her sahne için hazırlamak, hareketlerini planlamak ve onları bir fotoğraf makinesiyle fotoğraflayıp filme dönüştürmek… Saygı duyuyorsunuz. 

Barındırdığı düşünce açısından da ilginizi çekeceğini umuyorum. Orta yaşlı, hali vakti yerinde bir insanın hayata, insanlara ve ilişkilere dair bunalımını oldukça yaratıcı bir şekilde anlatıyor. Baktığınızda basit bir kurgu olarak görülebilir ancak böyle bir fikri böyle bir yaratıcılıkla verebiliyor olmak beni epey etkilemişti. Neyse, daha fazla bilgi vermeyeyim. İzlemek isteyenlere ısrarla öneririm. İzlerken ses ayarlarından bozuk olduğundan şüphelenmeyin, değil 🙂

Bu noktadan sonra anlatılanları, filmi izleyenler ya da hiç izlemeden yorumu merak edenlerin okumaları önerilir. 

Bir ayrılık serzenişi içeren mektupla başlıyoruz filme. Bu mektupla beraber ana karakterimiz olan Michael Stone’un geçmişte bir kadından nedensiz bir şekilde ayrıldığını öğreniyoruz. Pek dengeli bir profil çizmiyor daha ilk dakikadan, nelerle karşılaşacağımızı az çok söylüyor yani aslında. Daha sonra taksicinin Günahlar Şehri diyerek kelime oyunu yaptığı ve bize karanlık bir havada sunulan Cincinnati’ye iniyor Michael. Nelerle karşılaşacağımızı merak ediyoruz. Taksiciyle “basit” bir muhabbet kuruluyor ve benzer muhabbeti oteldeki görevliyle konuşmasında da görüyoruz. Daha sonra bu basit konuşmaların bir benzeri, Michael’in karısıyla da yaşanıyor. Aralarındaki paylaşımın kalitesi ve daha önce yaşanılanlar hakkında bir fikir sahibi yapıyor bizi bu telefon konuşması. Ana karakterimizin sıfatına bir de “huzursuz” ekleniyor. 

Otelin ismine de değinmeden geçmemek gerek bu noktada. Fark ettiniz mi bilmiyorum ancak The Fregoli ismi Fregoli Sendromu’na bir göndermedir aslında. Fregoli Sendromu, oldukça nadir görülen bir nörolojik hastalıktır. Bu hastalıktan muzdarip olan bireyler, çevrelerindeki birtakım insanların birbirlerinin kopyası olduğunu ve aynı amaca sahip olduklarını sanırlar. Örneğin çevrelerindeki insanları, daha önce kendisini taciz eden birinin kopyası olduğunu zannederler. Filmde de benzer bir sorunu görüyoruz aslında, özellikle ortalarına doğru oteldeki neredeyse herkesin aynı yüze sahip olduğunu ve benzer şekilde konuştuklarını görüyoruz. Bunun da bir anlamı var tabii daha sonra bahsedeceğimiz. Otelin ismi, bu sendrom ve anlam düşünüldüğünde oldukça başarılı bir gönderme olmuş. 

Otele gittiğinde, daha önce terk ettiği sevgilisini aradığını görüyoruz. Telefonla konuşması dikkat çekici aslında. “Doğru düşünemiyorum. Bende bir sorun var. Her şey sıkıcı,” cümlesi birçok şeyi açıklıyor. Dürtüsel davrandığını görebiliyoruz bir kere. Bu dürtüselliğin altında da depresif bir ruh hali yatıyor. Sıkışmışlık hissi gibi. Bunaltıcı düşünceler, diğer sağlıklı düşünceleri maskeleyip doğru düşünme yetisini gölgeliyor. Geriye sadece içinden geldiği gibi ya da ilk aklına gelen şekilde davranmak kalıyor. Aslında dönem dönem hepimizin yaşadığı duygular bunlar. Hiç yabancı gelmiyor izlerken. Michael Stone’u anlayabiliyoruz. 

Hepimiz Michael Stone’uz!

Aramasından da belli olduğu gibi aklına sürekli geçmişte terk ettiği kişi geliyor. Hep öyle olmaz mı? Mutsuzsan eskiler idealleşmiş bir formda aklına gelmez mi? Hatalı bir biliş örneği olsa da oldukça tanıdık ve gerçekçi bir yaşantı bu. Sanırım zaman geçtikçe geçmişteki kötü anılar hissedilmez oluyor ve geriye sadece olumlu duygulanımlar kalıyor. 

Tabii bu noktada iyice fark etmeye başladığımız bir nokta var filmde, tüm sesler erkek sesi. Bu ilk dakikalarda alakasız düşünceleri “Acaba?” diye sorgulatsa da bir miktar, ilk kadın sesi duyulduğu anda fark ediyorsunuz asıl amacı. Otelin koridorunda bir kadın sesi duyuyor Stone ve daha sonra o kadını arayıp buluyor ve konuşmaya başlıyorlar. Bu düşünce o kadar hoşuma gitti ki. Herkesin sıradan olduğu ve yalnızca bir kişinin özel göründüğü bir durumun bu kadar yaratıcı bir şekilde sunulması oldukça etkiledi beni. Ekşi Sözlük ve IMDB gibi bazı platformlardaki izleyici yorumlarına baktığımda her ne kadar bunu sıradan bulan ve beğenmeyen kişilerin olduğunu görmüş olsam da benim çok beğendiğim bir fikir oldu. O “sıradan” yorumunu kişilere sormak istiyorum gerçekten kaç eserle karşılaşmışlar bir durumu böylesine farklı ve yaratıcı bir şekilde anlatan. Genelde cevabını bildiğim sorular sormayı sevmesem de sormak istiyorum.

Stone’un kadın sesi duyduğundaki heyecanını görebiliyoruz, bu his güzel yansıtılımış. “Gerçekten özel birini buldum,” hissini hepimiz az çok yaşamışızdır. Bahsettiğimiz kadın olan Lisa, Stone’un gözünde resmen melekleşiyor. Aslında çok hoşlanılmayacak kişi gibi bir görüntü çizilmiş Lisa için. Sakarlıkları, yüzündeki yarası, kitabı anlayamaması, pek zeki olmaması ve eksik olan özgüveniyle “normalde Stone’un bakmayacağı kişi” karakteri yaratılmaya çalışılmış. Ancak böyle bir karakter bile herhangi bir özelliğiyle -ki filmde bildiğiniz gibi bu herhangi bir özelliğin temsil edilebilmesi amacıyla sesler kullanılmış- Stone’un ilgisini çekebiliyor. Bununla da kalmayıp Lisa, Stone’un gözünde kusursuzlaşıyor, daha doğrusu var olan kusurları Stone’a önemsiz veya tatlı geliyor. Mutsuz ve sıkışmış hissediyorken hepimizin içine düşebileceği bir hata aslında bu. Objektiflikten uzak, tamamen yanlı bir bakışla kişiyi değerlendirmek ve normalde atmayacağımız adımları atmak. Evlerden ırak, ne diyelim. 

“Herkesi kaybediyorum. Seni kaybetmek istemiyorum.” 

Stone güzel bir gecenin sabahında bir rüyayla uyanıyor. Rüya oldukça dikkat çekici aslında. Tüm yüzlerin aynı olduğu otelde insanlar “Hepimiz senin için varız. Hepimiz senin için aynıyız,” diyor. Herkes aynı, özel olan tek kişi o ve Lisa. Lisa’ya “Nihayet buldum seni,” demesinden anlayabiliyoruz bunu. Rüyadaki bir diğer ilgi çekici nokta ise bir erkeğin Stone’u sevdiğini söylemesi. Buradan farklı anlamlar çıkabilir tabii ki ancak yaşadığı bunalım, mutsuzluk ve ilişkilerindeki sorun ve tutarsızlıklar düşünüldüğünde Stone’un derinlerinde bastırdığı bir eşcinsellik durumu olabileceğini düşündürdü bana. Senarist de bunu düşünmüş olmalı, aksi halde durumla pek bir ilgisi yokken eşcinsellik temalı bir rüya görmesi pek anlamlı durmuyor. 

O güzel geceyle beraber bir rüya da sona eriyor sanki. Sabah her şey yolundaymış gibi başlıyor. Ancak iskambilden kulenin yavaş yavaş sallanmaya başladığını görebiliyoruz. Kahvaltı yaparken Lisa’nın dişine çarptırdığı çatal sesinden rahatsız oluyor Stone, bunu dile getiriyor. Daha sonra ağzında bir şey varken konuşması da rahatsız ediyor Stone’u. Bir gün önce tüm kusurları tatlı gelirken artık rahatsız edici bir hal almaya başlıyor. Böyle bozulmaya başlamaz mı zaten bir şeyler? Her şey normalde olamayacak kadar mükemmel giderken, belki filmdeki gibi bir gecede değil ama, yavaş yavaş bozulmaya başlar bu ütopya ufak tefek sebeplerden. Ütopya bozuldukça karşıdaki insan mükemmeliyetini kaybeder, daha doğru bir deyişle mükemmel olmadığı fark edilir ve çöküş hızlanır. Filmde bu çöküşün hızlanmasını, Lisa’nın o güzel sesine karışan erken sesinden anlayabiliyoruz. Çorap sökülmüş, ilk domino taşına dokunulmuştur. 

Stone’un, karşısındaki Lisa’nın da aslında diğerleri gibi sıradan olduğunu fark etmesi de bu zamanlara denk düşer. “Sıradan” bir insan olan taksicinin tavsiye ettiği hayvanat bahçesine gitmek ister Lisa. Aslında fark edilir ki istekleri ve düşünceleri herkes gibidir. Ve sesi de bir anda herkes gibi olur, özelliğini yitirir. Artık hiçbir özel tarafı yoktur Lisa’nın ve Stone özel sandığı bu kişiyle hayatının geri kalanını geçirmek istediğini dile getirmiştir. Mutsuzluğu yüzünden okunabilir bir hal almıştır. 

Her kadının anladığı gibi Lisa da bir şeyleri fark edip “Farklı davranıyor gibisin,” demiştir Stone’a. Stone da çoğu erkeğin yaptığı gibi reddetmiştir bu durumu. Tam bir çöküşün başlangıç cümleleri değil mi bunlar? Eğer akıllı ve çabuk davranılabilirse bir yerde kesilebilir iki domino taşı arasındaki bağlantı. Ancak geç kalınırsa ya da bu durum fark edilemezse, fark edilecek tek şey artık korunmaya çalışılabilecek hiçbir şeyin kalmadığı olur. Neyse, Güzin Abla’ya bağlamayalım şimdi. 

Daha önce yaptığı gibi yine kaçar Stone ve sıkıcı hayatına geri döner. Özel göremediği karısı ve çocuklarıyla yaşamaya devam etmekten başka bir şansı yoktur çünkü özel biri yoktur hayatında. Filmin ana fikri de bu noktada gösterir kendini zaten. Herkes sıradanlaşır. En özel görülen kişiler bile. Ve Stone gibi “huzursuz” ruhlu kişiler bu sıradanlığı kaldıramaz, huzurlu bir yaşama dönüştüremez. Hepimize gelir bazen bu sıradanlığın rahatsızlığı. Batar da batar. Ancak bu huzursuz dönem geçtiğinde sıradanlığın (belki de daha doğru bir deyişle alışmışlığın) içindeki özel yanları görür ve huzursuzluğu “normal ve mutlu” bir yaşama çevirebiliriz genelde. Geç kalmazsak. Çeviremediğimizde Stone’un başına gelendir olacak olan. Yeni özel görülen kişiler, yeni sıradanlaşmalar, eskilerin gerçekten özel olduğunu fark etmeler, geri döndürmeyi becerememeler ve yine yeni özel görülen kişiler… 

Keyifli döngüler…