Üçüncü Dünya Savaşı sonrası her yeri kaplayan radyoaktif toz, dünyayı bir çöplük haline getirmiştir. Hayvanlar teker teker ölmüş ve en sonunda birçok hayvanın nesli tükenmiştir. Ölmemeyi başarmış hayvanlar ise aşırı pahalıya satılmaktadır. Radyoaktif toz nedeniyle dünyada yaşam her canlı için zorlaştığından insanlar göç etmek için Mars’ı seçmiş ve Mars’ta kolonilerde yaşamaya başlamıştır. Giden insanların tozdan etkilenmemiş olması, genetiğinin bozulmaması açısından çok önemli olduğu için gitmek isteyen insanlara IQ testi uygulanmaktadır. Başarılı olanlar Mars’a gitmekte ve hizmetkar olarak android ile ödüllendirilmektedirler. IQ testinde başarısız olmuş, tozdan beyinleri etkilenmişlere özel insan denmektedir. Esasında onların yüzüne karşı bile söylemekten çekinmedikleri tavuk kafa ifadesini sıklıkla kullanmaktalar. Tavuk kafa bireylerin dünyada yaşamaya devam etmekten başka çaresi yok. Kendi insiyatifi ile dünyada yaşamaya devam eden insanlar da bulunmakta.

  Kitabın ana karakteri Rick Deckard, polis teşkilatında çalışan bir ödül avcısı. Mars’tan Dünyaya kaçmış androidleri öldürerek para kazanmakta. Rick, öldürmek yerine emekli etmek kelimesini tercih etmekte ama yaptığı iş insanlara benzeyen görünüşleri ve hayatları ile ilgili bilgileri alarak lazer tüpü ile onları avlamak. Aslında yaptığı işi anlatırken bile kullandığımız birçok fiilin canlıya özgü olduğunu görmek şaşırtıcı. Bir robot ölebilir mi? Belki de Rick’in dediği gibi emekli etmek daha doğrudur.

   Bu dönemde insanların hayvan beslemesi, bir nevi insan olduğunu diğer yaşayanlara ispatlama çabası. Hayvanı beslemek, sevmek ve onunla ilgilenmek; empati göstergesi olarak algılanıyor. Bu sebeple her insan, hayvan sahibi olması için teşvik ediliyor. Bu hayvanın elektrikli, yapay bir hayvan mı; yoksa gerçek bir hayvan mı olduğunu sormak ise çok ayıp karşılanıyor. Nesli henüz tükenmemiş hayvanlar çok pahalıya satıldığı için maddi durumu imkan vermeyen insanlar çok daha ucuza ve istedikleri görünüşe sahip yapay hayvan satın almak çözümü buluyor. Rick’in çatıda beslediği bir elektrikli koyunu olmasına rağmen koyunun yapay olduğunu bilmesi onu hep huzursuz hissettiriyor. Bu yüzden en büyük isteği canlı bir hayvanının olması. İçinde hissettiği eksikliğin, canlı bir hayvan eksikliği olduğunu düşünüyor. Eğer Mars’tan kaçmış sekiz androidi emekli edebilirse ödül parası ile canlı bir hayvan satın almak istiyor ve tüm macera da böyle başlıyor.

  Peki bir androidi, insandan nasıl ayırırsın? Android ile insanın farkı nedir? Ödül avcıları, android olduğunu düşündüğü kişileri çeşitli testlerden geçiriyor. Temelde testler, androidlerin fizyolojik tepkilerine dayanıyor. Rick Deckard’ın kullandığı test, empati yeteneğini ölçüyor. Sosyal durumlar yaratarak yanak kılcal damarındaki genişleme ve gözbebeklerinin tepki süresini ölçüyor. Gecikmeler ve empati yoksunluğu android olduğunu kanıtlamaya yetiyor ve androidler lazer tüp ile hemen öldürülüyor. Peki bu androidler neden öldürülüyor? Kimisi, insan gibi yaşantısına devam ediyor. İnsanların daha zeki, daha başarılı, daha yetenekli versiyonları. İnsanlar için risk oluşturabilme ihtimalinden dolayı öldürülüyorlar çünkü dünyaya Mars’tan kaçarak gelen androidler, Mars’taki efendilerini öldürdüler. Hizmetkar olarak yaşamak istemediği için mi öldürdüler yoksa insanlar için gerçekten tehlikeli mi, bunun ayrımını yapmak oldukça zor.

  Kitabın temelini varoluşsal bu soru oluşturuyor. Bir androidi insandan nasıl ayırırsın? Empati özelliği dikkat çekiyor. Başka hayvanlara, canlılara zarar verirken rahatsız olma hissinin insanlara ait olduğu düşünülüyor ancak bazı ödül avcıları hiçbir şey hissetmeden androidleri öldürüyor. Hatta bazen önce onlarla birlikte olup sonrasında öldürüyorlar ve suçluluk duymuyorlar. Empati dediğimiz şeyi neler kapsıyor? Androidlere karşı empati duyabilir miyiz? Kendi çıkarlarımızı, alışkın olduğumuz hayatları korumaya çalıştığımız sürece empatiden yoksun davranabilir miyiz?

  Kitabın çok çarpıcı bölümlerinden birinde, bir android Rick’e şu soruyu soruyor: “Sen bu testten geçebilir misin?” Bu soru beni oldukça etkiledi çünkü önceden hazırlanmış çeşitli rahatsız edici sorulara beklendiği şekilde tepki veremezsem insan sayılmıyorum ve bir anda distopyanın içinde buluyorum kendimi. Herkesin belli başlı olaylara belli tepkileri vermesini beklemek, aslında günümüz dünyasında normlara uygun davranmayan insanlara anormal dememize benziyor. Empati testinde başarılı olamayan insanlar, psikiyatrik hasta sayılıyor. Günümüzde, belirlediğimiz kriterlere uymayan insanların sayıldığı gibi…

  Empati konusuna değinmiş iken Mercerism’den bahsetmemek olmaz. Mercerism, birleşme anlamına gelen dini bir ibadet. Empati kutusunun kollarından tutarak transa geçiyorlar ve Mercer ile tanışıyorlar. Bu deneyim sırasında o sırada dünyada hissettiği tüm duyguları, diğer insanlar ile paylaşabiliyorlar. Aynı şekilde diğer insanların duygularına da şahit oluyor. Hatta şahit olmakla kalmayıp bunu deneyimleyebiliyorlar. Mercerism ile Budizm ve yoganın ortak noktaları olduğunu düşünüyorum. Her şeyin bir bütünün parçası olduğunu düşünmek ve ibadet olarak görülen ritüelin, birleşme, bir olma amacı ile yapılması; yoga öğretisine çok benzemekte. Spoiler Alert! Kitabın ilerleyen sayfalarında Mercerism’in sahte olduğu kanıtlanıyor. Esasında dünyada yaşamaya devam eden eski bir Hollywood oyuncusunun eğlencesi olduğu ortaya çıkıyor ama ilginç olan kısım, insanlar Mercerism’i bırakmıyor. Ondan soğumuyor. Neyin gerçek neyin yapay olduğunu bilmedikleri bu distopik dünyada, belki de doğrunun ya da gerçeğin bir önemi yoktur.

  Dünyada yaşayan her insanın duygudurum kutuları bulunmakta. Her durum, her duygu için tuşlanacak ihtimalleri barındırıyor. Umutsuzluğa düştüysen, depresyonda hissediyorsan bir tuşa basıp beyninin çeşitli bölgelerini aktive edebilir ve umutlu hissedebilirsin. Hiçbir şey yapmak içinden gelmiyorsa bir tuşa basarak ne olursa olsun televizyon izleme isteği oluşturabilirsin. Canın hiçbir tuşa basmak istemiyorsa tuşlama isteği uyandıracak tuş bile mevcut. Bu bölümü okuduğumda tüylerim ürperdi çünkü bu kadar bilinçli bir tercih ile çok hızlı bir şekilde hayatımızı yönetebilmenin insanlık için tehlikeli olabileceğini düşündüm. Çarpıcı ve nispeten mekanik bir örnek. Dünyanın sonu gibi hissettiren bir zamanda geçen tüm bu olaylar, okuyucuda tedirginlik yaratıyor ve felaket senaryoları düşünmene sebep oluyor.

  İlk başta bahsettiğim tavuk kafa birey, kitapta John Isidore. Yapay hayvan tamirat şirketinde kamyonculuk yapıyor. Radyoaktif toz beynini ciddi şekilde etkilediği için, ya da biz öyle biliyoruz, IQ testinde başarılı olamamış ve dünyada yaşamak zorunda kalmış. Yalnızlıkla geçen çok uzun bir hayatı var. Terk edilmiş, toz ve çöp ile kaplı bir apartmanda tek başına yaşıyor. Tekdüze bir meslek hayatı var. Kendine yapıştırılmış sıfatı artık kendi de içselleştirmiş ve ona hakaret gibi gelmiyor. Terk edilmiş apartmanına komşu olarak gelen androidler ile arkadaşlık kuruyor ve artık yalnız kalmaktan ölesiye korktuğu için androidlerin ona köle gibi davranmasına bir şey demiyor. Çünkü yalnızlık o kadar korkunç ve yaşanması o kadar zor bir deneyim ki bir daha yalnız kalmaktansa, özellikle yalnız olmamak nasıl bir duygu yaşadıktan sonra yalnız kalmaktansa androidlere yardım etmeyi tercih ediyor. Onların Mars’taki hayatlarını anlamaya çalışıyor ve onları ödül avcılarından saklıyor. Bunu empati duyduğu için mi yapıyor yoksa saf bir çıkar mı var, bilmiyorum. John hakkında dikkatimi çeken şey, yapay hayvanların yapay ıztıraplarına tepki verecek kadar empati yeteneğine sahip olması. Bu özellik, yüksek IQ’lu insanlarda bulunmamakta.

  Kitapta bazı androidler geçmiş bilgisi ile doğuyor ve android olduğunun farkında değil. Kendisinin insan olduğunu düşünen, bunu düşünmesi için de kendince gerekli deneyimleri olan androidler; android olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğruyorlar. Tıpkı bir insanın, robot olduğunu öğrendiğinde vereceği bir tepki gibi. Peki ya insan gibi yaşayan ve insan olduğunu düşünen herkes android ise? Android olmadığını, hatta bu sabah üretilmediğini nasıl bilebilirsin ki?

  Kitabı okurken hiçbir karaktere empati duymamak da bir okuyucu olarak beni çok şaşırttı. Aslında romanlarda en sevdiğim şey, onlarla kendimi özdeşleştirmek ve onların yaşadıklarını çeşitli duygularımla deneyimlemek ancak bu kitapta, ne insanları ne de robotları kendime yakın bulabildim. Philip K. Dick, okuyuculara duygudan arınmış, tamamen dışarıdan izleyebilecekleri bir deneyim sağlamış. Her bölümde yeni sorular sorup kendimce yanıtlar vermeye çalıştığım bir roman oldu benim için. Bilimkurgu romanları okumaya son zamanlarda başlamış bir acemi olarak, belki de haddim olmayarak, bu romanı benim kadar seveceğinizi düşünerek şiddetle tavsiye ediyorum. İyi okumalar!

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...