Öncelikle üzerinde durulacak şeyler ve bu yazının gidişatı hakkında kısa bir giriş yapılması sanıyorum faydalı olacaktır. 750 sayfalık bir biyografinin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini yani burada söz konusu olan esas temanın Atatürk’ün kendisi mi, yoksa Mango’nun Atatürk’ünün mü olduğunu düşündüğümde aklıma Platon’un sanatla ilgili olarak söylediği “ taklidin taklidi” tanımlaması geldi. Çünkü bir kişi üzerine yapılan değerlendirmenin değerlendirilmesi böyle bir sorunsalı da beraberinde taşıyabilmektedir. Ancak burada amaç bir kitap değerlendirmesi olduğundan dolayı mümkün olduğunca kitabın bakış açısı ve ona yapılacak olan eleştirilerden bahsedilecektir. Ve şunu da belirtmek gerekir ki Mango’un tarihe soğuk kanlı ve tarafsız -mümkün olduğu kadar-  bakışı bu problemlerin çözümü konusunda oldukça fayda sağlamaktadır. Yazının birinci bölümünde Atatürk’ün yetiştiği çevre ve dönem üzerinde durulacak ve Çanakkale Savaşı’na kadarki dönem kronolojik olarak anlatılacaktır. İkinci bölümdeyse bu yazıdaki esas amaç kitabın bir özetini çıkarmak olmadığından ve de fazla uzatmamak maksadıyla kronolojik sıralamadan çıkılıp değerlendirme kısmına geçilecektir.

BİRİNCİ BÖLÜM

“    19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başını yalnızca sömürgecilik dönemi olarak tanımlamak yanlış olur. İmparatorluklar tarih boyunca var olmuştur ve gerek kurucuları gerekse yöneticileri doğal olarak güçlerinin, yaşam biçimlerinin, değer yargılarının ve dinlerinin, kısacası uygarlıklarının, yalnızca kendilerine değil, hükmettikleri toplumlara da yararlı olacağına inanmışlardı. Bu inanış çoğu zaman doğruydu.

19. yüzyıldaki yenilik ise aynı uygarlıktan esinlenen birçok imparatorluğun bir rekabet içinde birlikte varoluşuydu. Bu uygarlık Hıristiyanlık dünyasında gelişmişti ama Aydınlanma Çağı ile Fransız Devrimi’nden sonra bağlı kalınan ilke, din değil rasyonalizm idi.” (1)  Tam da Mago’nun bahsetmiş olduğu dönemde doğmuş olan ve Fransız aydınlamasının ve onun ilerlemeci anlayışından esinlenen İttihat ve Terakki’nin de bir üyesi olan Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin milliyetçilik rüzgarında dağıldığını ve derhal bu gidişata müdahale edilmesi gerektiğini ilk gören aydınlardan biriydi. Devletin elden gittiği herkesçe anlaşılan bir olgu haline geldiğinde “vatan elden gidiyor” veya “devlet elden gidiyor” naraları atılıyordu. Devlet nasıl kurtarılabilir sorusuna Osmanlı reformcuları Avrupa yöntemleriyle çözüm arayışına girdiğindeyse tutucu Müslümanlar dinlerinin tehlikede olduğunu sanıp “din elden gidiyor” diye bağrışıyorlardı. Mango’nun da yukarıda ifade etmiş olduğu dönüşümü yani dinin yerini artık rasyonalizmin aldığını, askerlik ve belki birkaç kurumunun dışında büyük çoğunluğunun hala Ortaçağdan kalma kurumlardan, ekonomiden ve toplumsal yapıdan oluşan Osmanlı Devleti, Avrupa’daki gelişmeleri takip edemiyordu. Mango’nun kendi ifadesiyle: “ Yöneten zihniyet günlük hayatta pragmatikti ama göndermeleri daima Ortaçağa dönüktü. Günümüzde Türk düşünürlerin söylemekten hoşlandığı gibi, Türkiye Rönesansı yaşamadı (2). Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki temel farklardan birisi ise şuydu: temelinde din dışı bir hareket olan ve Fransız devrimiyle ortaya çıkan milliyetçilik Hıristiyanlıkla birleşmişti. Ancak Müslümanlarca milliyeçilik dine karşı bir hareket olarak görülüyordu. Osmanlı ulemasının statüsünü korumak amacıyla kullandığı din, halifelik makamının hala işlevsel olduğu gibi gerçek dışı bir argümana kendisini yaslamıştı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda bunun ne kadar yanlış bir düşünce olduğu çeşitli biçimlerde kendisini gösterecekti.

Tutucular ile ilericiler arasındaki zıtlık ve çatışma Mustafa Kemal’i de yakından etkilemişti. Babası onun modern yöntemlere göre eğitim veren Şemsi Efendi Mektebi’ne gitmesini isterken, annesi ise dini ve geleneksel usullere göre eğitim veren mahelle mektebine gitmesini istiyordu. Atatürk’ün kendisi ise daha sonraları olayı şu şekilde aktaracaktı: “ Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey mektebe gitmek meselesine dairdir. Bundan dolayı annemle babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem ilahilerle mektebe başlamamı ve mahelle mektebine gitmemi istiyordu. Rüsumatta memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi’nin Mektebi’ne devam etmemi ve yeni usul üzere okumama taraftardı. Nihayet babam işi mahirane bir surette halletti. Evvela alışılmış törenler ile mahalle mektebine başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım, Şemsi Efendi’nin Mektebi’ne kaydedildim.” (3) Bu karşıtlık Osmanlı’da ve Atatürk’ün hayatında uzun süre yer edecekti. Fakat Osmanlı yönetimi özellikle İttihat ve Terakki’nin de etkisiyle zaman zaman yeni adımlar atmaya girişse de gelenekçi kesim her zaman kendini belli ediyordu. Ancak İttihat ve Terakki’nin 1908’de II. Abdülhamid yönetimini devirerek yerine V. Mehmet’i getirmeleriyle birlikte yeni bir döneme girilmişti. “ İttihat ve Terakki’nin tasarıları çok basitti. Osmanlı Devleti merkezden, hiçbir ayrılık tanımayan ve yabancıların karışmasını önleyen tek biçimli bir dizi yasayı uygulayan parlamenter bir hükümetle yönetilecekti. Din ya da dil farkı gözetmeksizin sultanın bütün uyrukları yasalar karşısında eşit olacağından özgürlük, adalet ve kardeşlik egemen olacaktı. Adam kayırma, yiyicilik ve sus payı gibi geri kalmış doğu alışkanlıkları kökünden sökülüp atılacaktı. Böylelikle tasarruf edilecek parayla silahlı kuvvetler ve sivil yönetim kadrosu güçlendirilecekti. Tüm subayların ve devlet memurlarının uygun eğitimli olmaları istenecekti.”  Ancak çeşitli sebeplerden ötürü bu fikirler İttihat ve Terakki tarafından tam olarak hiçbir zaman uygulanamadı. Bu sebeplerden biri İttihat ve Terakki yöneticileri her ne kadar Aydınlanma ideolojileriyle eğitim görmüş olsalar da genç ve tecrübesizlerdi ve bir diğer sebepse onların da bu kültür içinde yetişmiş olmalarıydı. Yeri geldğinden onlar da kendi arkadaş ve akrabalarına öncelik tanıyorlardı. Üçüncü bir sebepse İttihat ve Terakki’nin ordu içerisinde çokça siyasal bölünmeye yol açmış olmasıydı. Subaylar gereğinden fazla siyasetle iç içe olmuş ve birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışır hale gelmişlerdi. Mustafa Kemal’in de İttihat ve Terakki’den ilk olarak yaşadığı fikri ayrılıklardan bir buydu. O, ordunun siyasete girmemesi gerektiğini savunmuş ve ileride kendi kurduğu devlette arkadaşlarından ya asker ya da siyasetçi olmaları konusunda tercihte bulunmalarını isteyecekti.

1911 yılına gelindiğinde Selanik çoktan kaybedilmiş, Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki son toprakları olan Bingazi ve Trablus ise İtalyanlar tarafından ele geçirilmek üzere işgal edilmeye başlanmıştı. Böylece Türkiye’nin 1911 yılında başlayıp arada sadece on dört ay verecek olan ve 1923’e kadar sürecek olan büyük ve uzun savaşı başlamış oldu. “1911 ile 1923 arasında geçen on iki yılda Mustafa Kemal adı bilinmeyen bir kolağasından, zaferler kazanmış bir mareşal ve yeni Türk ulus devletinin tüm dünyaca kabul edilen lideri olma yolunda yüreyecekti.” Devletin savunmak için direkt hamle yapamaması üzerine bazı subaylar gönüllü olarak Kuzey Afrika topraklarına geçtiler. Bu subaylar arasında binbaşı Enver ve yüzbaşı Mustafa Kemal de vardı. Aralarında uzun zamandır bir çekişme olan Enver ve Mustafa Kemal’in gözleri birbirlerinin üzerindeydi ancak o tarihte Enver hem rütbece hem hanedanın müstakbel üyesi olarak hem de İttihat ve Terakki içerisindeki konumu gereğince hiyerarşide Mustafa Kemal’in üstünde yer almaktaydı. Deniz yoluyla hareket eden ve kimliklerini gizleyerek kendilerini gazeteci gibi gösteren Mustafa Kemal ve arkadaşları sınırıa ulaştılar. Oradaki yerli halkı örgütleme konusunda büyük başarılar gösteren Osmanlı subayları İtalyanların sahilden iç kısımlara girmelerine hiçbir zaman müsade etmediler. Ancak 1912’de patlak veren Balkan Savaş’ı nedeniyle bu çabalar devam ettirilemedi ve oradaki subaylar geri dönmek zorunda kaldılar. Yükselişte olan milliyetçilik dalgasından Balkanlar da etkilenmişti ve bunun uğruna girdikleri savaşta Osmanlı’ya çok büyük ve trajik bir yenilgi yaşatmışlardı. “Mustafa Kemal 1912 Kasımında İstanbul’a ulaştığında Osmanlıların Avrupa kıtasındaki topraklarından geriye başkent ile hemen batısı, Çanakkale yarımadası, kuşatılmış üç kale kenti, İşkodra, Yanya ve doğu Trakya’nın en büyük şehri olan Edirne kalmıştı. İttihat ve Terakki’nin 1908’de uğruna iktidarı ele geçirdiği Makedonya hızla ve alınamaz bir biçimde yitirilmişti.”  Ancak Birinci Balkan Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı savaşan ülkelerin toprak paylaşımı nedeniyle yaşadıkları sıkıntıdan yararlanan Osmanlı bazı yerleri geri alabilecekti. İttihat ve Terakki yöneticileri ordunun kötü durumunu görünce Almanya’dan yardım istemeye karar verdiler. Zaten halihazırda Osmanlı donanmasının başında İngiliz Amiral Arthur Limpus , jandarmanın başındaysa bir Fransız komutan vardı. Şimdiyse mareşal rütbesi ve geniş yetkileriyle bir Alman subay olan Liman von Sanders Osmanlı ordusunun genel müfettişi haline gelmişti. Bu durumdan en çok rahatsız olanlardan biri ise Mustafa Kemal’di. Türk ordusunun kendi kendini daha iyi yöneteceğine inanıyordu. Mustafa Kemal çocukluğundan beri bağımsız karekterli ve bulunduğu yerlerde sözünü dinlettirmekten hoşlanan biriydi. Her zaman yeni açılan alanlara kendini getirtmeye çalışıyor ve fırsatları değerlendirmekten geri durmuyordu. Paşalığa terfi ettirileceği sırada Genel Kurmay Başkanı Envar Paşa’ya Mustafa Kemal’in terfisi sorulduğunda verdiği cevabın şöyle olduğu söylenmektedir: “ Eğer onu paşa yaparsanız padişah, padişah yaparsanız Allah olmak ister.” elbette ki bu cümlenin aralarındaki çekişmenin duygusal bir dışa vurumu olduğu anlaşılmaktadır. Ancak gerçekçi bir yanı olduğu da göz ardı edilemez. Enver Paşa ise albay rütbesine yükseltildikten on dokuz gün sonra general yapılarak genel kurmay başkanlığına terfi ettirildi. Henüz çok genç ve tecrübesiz olmakla beraber, maceracı kişiliğiyle tanınıyordu. Bu terfiyi öğrenen Mustafa Kemal yakın arkadaşı Tevfik Rüştü’ye şu tmektubu yazdı: “ Enver enerjiktir ve bir şeyler yapmak isteyecektir ama hesapsızdır. Erkanı Harbiye-i Umumiye Riyasetine İsmail Hakkı’yı getirmeyi düşünmektedir. O da bir şey yapamaz. Ben o makama gelirsem iyi işler görebiliriz.”  Ardından 1913’te Sofya’ya askeri ateşe olarak giden Mustafa Kemal Bulgaristan’daki yaşamı ve toplumsal yapıyı incelemiş ilerideki altı okundan biri olan halkçılığı buradaki Rus “narodnik”lerden esinlenerek oluşturmuştu. Mustafa Kemal Bulgaristan’da iken Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Enver ve Talat Paşa’nın önderlik ettiği küçük bir grup Osmanlı’yı Almanların yanında savaşa sokmuştu. O günün şartlarında İtilaf Devletleri’in yanında savaşa girilemeyeceği açıkça görülmektedir ki zaten İttihatçılar başta bunu denemişler fakat başarılı olamayınca Almanların yanında savaşa girmişlerdir. Zaten İtilaf Devletleri’nin amaçlarından biri de Osmanlı’yı paylaşmak olduğundan Mustafa Kemal ile Enver ve Talat Paşa arasındaki görüş ayrılığı ne zaman savaşa girilmesi gerektiğiyle ilgilidir. Mustafa Kemal savaşa daha geç girilebileceğini düşünmüş ve desteklemiştir. Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki ile olan ilişkisi karmaşıktı. Kendisi daha sonra başbakanı olan İnönü’ye şöyle diyecekti:“ İttihat ve Terakki ihtilalinin başında bulunanlar ve sonra hükümete geçenler bizim yakın arkadaşlarımızdı. Biz ilk safhada bunlarla beraberdik. İhtilal olduktan sonra karşılarına çıktık, ordu bu işe karışmasın , daha doğrusu biz ordu olarak siyasete karışmayalım dedik ve bu fikir etrafında kendileri ile mücadele ettik. Anlaşamayarak ayrıldık.Siyasetten biz çekildik ve muharebelerde vazife aldık. Memleket idaresi ile doğrudan doğruya alakadar değildik. Birçok merhalelerden ve tecrübeden geçtik, bir kariyer yaptık ve bugünkü hale geldik. Şimdi düşünelim bir kere, bizim seviyemizde olan ve bizimle beraber ihtilali yapan arkadaşlarımız o zaman memleketin başına geçtiler. Yeni bir kariyere girdiler. Biz o günkü adamlar mıyız ki? Farklı adamlarız değil mi? Onlar bizim gördüğümüz bu tecrübeleri geçirmeden, bizim o günkü halimizde, memleketi birinci derecede sorumlu olarak idare edip bütün tehlikelere karşı koymaya çalıştılar. Nasıl yapacaklardı? Esasında bir ölçüde tecrübeleri değil, kabiliyetleri de yoktu. İşte onların yapacakları bu kadar olurdu.”  Buradan anlaşılabileceği üzere her ne yaşanmış olursa olsun Mustafa Kemal İttihat ve Terakki yöneticilerini eleştirmiş olsa da onlara karşı bir düşmanlık duymamakla beraber sempatisini söylemekten çekinmemekteydi.1915’e gelindiğinde Mustafa Kemal istediğini başararak 19. Tümenin komutasını almak üzere Sofya’dan ayrıldı ve  yıldızını parlatacak olan Çanakkale cephesine gitti.

İKİNCİ BÖLÜM
19. ve 20. yüzyılda Osmanlı’da muhtemelen sağlam bir gelenek ve eğitime sahip olan tek kurum orduydu ve Mustafa Kemal de bundan payını almıştı. İyi derecede Fransızca bilen, kültürlü ve entellektüel biri olarak kendini yetiştirebilmişti. Ancak Osmanlı halkının geri kalanı hiç de öyle gözükmemekteydi. Dönemim diğer aydınları gibi o da Fransız Devrimi’nden etkilenmişti ve anlaşılabileceği üzere aklında cumhuriyet fikrinin yeşermesi de çok geç olmayacaktı. Çanakkale ve Suriye ve Filistin cephelerinde savaştıktan sonra artık İstanbul’da bir şey yapamayacağını anlamasıyla yoğun çabaları sonucu Mustafa Kemal, kendisini  Anadolu’ya göndertmeyi başarır. 1919’da Samsun’a çıkmasından sonraki süreç artık geri dönülemez olan bir devrim sürecidir ve nitekim cumhuriyetin kurulmasıyla taçlanmış ve Atatürk’ün ölümüne kadar hatta belki sonrasında bir süre daha devam etmiştir.

Atatürk Ankara’da yaptığı bir konuşmasında “ sağlam bir örgüt kurmak için tabandan tavana doğru gitmek gerektiğini ama başlangıçta yukarıdan aşağıya doğru inmekten başka çare olmadığını çünkü bireyler kendi başlarına düşünmeyi öğreninceye kadar kitlelerin dışarıdan etkilenebileceğini” söylemişti. Tam da bu programda ilerleyen devrimin esas amacı Fransız Devrimi’nin yaratmış olduğu özgür yurttaşı Türkiye’de de yaratma çabasıydı. “Türkiye cumhuriyeti şeyhler dervişler müritler ülkesi olamaz.” cümlesi de bu programı yansıtmaktadır. Çünkü bir şeyhin müridi, bir toprak ağasının yanaşması veya padişahın kulu olan insan özgür değildir. Bu kurumlar Ortaçağ kurumlarıdır ki Mustafa Kemal’in de yapmaya çalıştığı şey bu kalıntılardan kurtularak modern bir ülke kurmaktır. Bu bağlam da izlemiş olduğu ilkeler yani altı ok modern Türkiye’ye giden yolun rotasıdır. Eksikliği duyulan tabanın var edilme mücadelesidir. Bugün açısından bakıldığında hala tam olarak bahsettiğimiz manada bir tabanın, özgür yurttaşın varlığından söz etmek her ne kadar güç olsa da bunun sorumlusu Atatürk veya onun ideolojik yanlışları değil onun dışarısında bulunan etkenlerdir. Takdir edilecektir ki 600 yıllık bir imparatorluğun, özellikle İslam gibi dünyevi hayat üzerinde oldukça fazla etkide bulunmak istiyen bir dinle sentezlenmiş bir imparatorluğun, bu kadar kısa sürede tamamen demokratikleşmesi ve özgürleşmesi mümkün değildir. Burada Atatürk’ün dehası bu sürecin başlatıcısı olması ve de tarihsel koşulların iyi bir yönlendiricisi olmasındadır.

Atatürk’e yapılan birkaç eleştiriden de bahsedecek olursak örneğin “diktatör” olması veya İstiklal Mahkemeleri gibi baskıcı icraatlerde bulunmuş olması bugünün gözüyle bakılmaktan vazgeçilmediği sürece anlamsızdır. Çünkü yukarıda da bahsedilen bütün bu koşullar bazı mecburiyetleri de beraberinde getirmekte ve kendisini dayatmaktadır. Bu anlamda İstiklal Mahkemesi veya başkomutanlık yasası gibi uygulamalar kriz dönemlerinde pratik ve hızlı çözümler elde etmeye yönelik gerçekçi adımlardır. Ve unutulmaması gereken bir diğer gerçekse 20. yüzyılın başının bütün dünyada “demokratik” Avrupa da bile diktatörlükler dönemi olmasıdır ki buna rağmen Türkiye’de çok partili hayat denemeleri yapılmış bireysel ve toplumsal haklar giderek artarken ekonomik ilerleme devam etmiştir. Entellektüel alanda ise üniversite reformları yapılmış o döneme kadar var olmayan kurumlar ve gelenekleri yerleştirilmeye çalışılmış yurtdışından çok sayıda akademisyen getirilirken çok sayıda da öğrenci gönderilmiştir. Bunlarının hepsi ve daha fazlası tarihin karanlık bir anında büyük bir liderin ışığıyla gerçekleştirilmiştir.  

(1): Andrew Mango, Atatürk: Modern Türkiye’nin Kurucusu, İstanbul, Remzi Kitabevi,2007,  s.19

(2): Andrew Mango, s.24

(3): Andrew Mango, s.53