Albert Camus… 47 yaşında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen, ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında yaşamını yitiren Fransız yazar ve filozof. Veba, yayımlanan ve ilki Yabancı olan romanlarından ikincisidir.

Veba… İsminden de anlaşılacağı gibi bir veba salgınını ele alıyor, Oran kentinde geçiyor. Ancak bu kitaba yalnızca “bir salgın, felaket karşısında toplumun tepkisi” dersek fazlasıyla haksızlık etmiş oluruz. Veba, hayata karşı takınılması gereken tutumu anlatır ve hayatı betimler. Romanda yan karakterler oldukça ayrıntılı anlatılmış ve temellendirilmiştir. Bu açıdan romana rahatça sağlam bir roman diyebiliriz sanırım. Zaten kült diye nitelendirilen yapıtların ortak noktası, yalnızca ana karakterin değil yan karakterlerin de sağlam temellendirilmiş olması, alt yapısında bir düşünce barındırması ve romanın çok yönlülük özelliği diyemez miyiz?

Kitabı açıklayabilmek için öncelikle Albert Camus’nün Sisifos Söyleni ile sınırlarını belirlediği Absürdizm ile ilgili birkaç cümle etmek gerekir sanırım. Absürdizm, dünyanın ve yaşamın absürt (saçma, akla aykırı) olduğunu ve bundan dolayı insanların yaşamlarındaki anlam arayışının gereksiz olacağını söyler. Bu düşünceye göre bu anlam arayışı, sonucunda her zaman faydasız olmaya mahkumdur. Yani sonucunda öleceğimizi bildiğimiz halde bu hayata değer vermek saçmadır. Ancak Albert Camus, Sisifos Söyleni’nde de vurgulandığı gibi, bu absürt yaşam karşısında intiharın çözüm olmayacağını, bu eylemin var olan absürtlüğü ortadan kaldırmak yerine yaşam ile absürtlük arasındaki ilişkiyi keseceğini düşünür. Bundan dolayı bu absürt yaşam karşısında asıl başkaldırı, intiharla değil hayatta kalıp onunla savaşmakla mümkün olabilir.

Bu bilgilerin yardımıyla kitabı değerlendirirsek…

Veba, sıradan ve renksiz diye nitelendirilen Oran kentinde vuku bulur. Kent, ticaretle geçinir. “Kuşkuları olmayan, yani modern bir kent” olarak tanımlar Albert Camus, yani insanların basit şeylerden zevk aldığı, kentin çirkinliğinden ötürü sıkılan insanların yapacak bir şeyler aradığı ve bu arayışın sonunda da basit eylemleri bulduğunu anlatır, akşam kafede oturmak ya da deniz banyosu yapmak gibi… Yani ilk bakışta gayet sıradan ve renksiz bir kent çizilir.

Daha sonra veba salgını baş gösterir. Başlarda önem verilmez ve isim konmaz. Sonrasında ise tahmin edebileceğiniz gibi ölümler artar ve artık bir isim koymak gerekir: Veba salgını.

(Not: spoiler vermemeye çabalayacağımdan, vermem gereken yerde de uyaracağımdan emin olabilirsiniz.)

Olaylar da bu noktadan sonra başlar. Biz ise olayları değil, olayların ve durumların altındaki metni incelemeye çalışacağız elimizden geldiğince.

Bu noktada Absürdizm‘in üç temel sonucundan bahsetmenin gerekliliğini duyuyorum. Bunlar: Başkaldırı, tutku, özgürlük. Bu bilgi çerçevesinden devam edelim.

Başkaldırı, şunu ifade eder: insan kendinin bile farkında değildir. Günlük yaşam renkli, canlıdır, insanın omzuna mekanik bir rol yükler. Her gün düzenli olarak işe gidip gelmek zorundasındır. Ya da tatilini bile belli yerlerde mekanik bir dinlenme ya da gezme eylemi içinde geçirirsin. Kendinin farkında değilsindir, bu dünyaya gelmiş ve sana düşen görevleri yerine getirirsin. Başkaldırı ise bu yaşam rutininin kırıldığı noktada başlar. Kendinin ve bu mekaniğin farkına varmışsındır, bu bir isyandır. Bu noktadan değerlendirmeye başlarsak, aslında Oran gibi sıradan, mekanikleşmiş, bahsettiğimiz kendinin farkında olmayan insan tipinin bolca göründüğü bir kentte veba, başkaldırının fitilini ilk ateşleyen şey olur. İnsanları sorgulamaya, yaşamın mekaniğini kırmaya ve kendilerinin farkına varmalarına iter. Ancak bu noktada iki tip insandan söz etmek yerinde olacaktır. (eser miktarda spoiler içerir: ->>) İlki, bahsettiğimiz başkaldırıyı yaşamış ve vebayla mücadele etmeye çalışan insanlar. Bu amaçla kurulan hizmet birimlerine katılırlar. İkincisi ise bu hizmetlere katılmayan, salgını kabullenmiş ve tek istekleri salgına yakalanmadan eski hayatlarına devam etmek olan bahsettiğimiz bilinç düzeyine ulaşamamış, başkaldırıyı yaşamamış olan insanlar. Yaşamak, temel olan şeydir ve ölüme mahkumiyet, bu bilince sahip olan biri için kabul edilemez. Ve mahkum olmamak için de yapılması gereken her şey yapılmalıdır. (<<-) Aslında yaşam, içinde veba salgını olan bir hayata indirgenmiştir; hayatın sonunda ölüm vardır, veba da ölüm getirir. Vebaya boyun eğip ölümü beklemek, yaşamak için mücadele etmemek olması gereken değildir. Hayatta da çaresiz bir şekilde ölümü beklemek, yaşamak için çabalamamak ya da ölüme kısa yoldan gitmek olması gereken değildir. Ve bu yaşama çabası da ancak insan kendinin farkına vardığında, bu bilinç düzeyine eriştiğinde olabilir. Başkaldırdığında…

Tutku ise aslında hemen yukarıda bahsettiğimiz şeye tekabül eder, yaşama tutkusuna. Kendinin farkına vararak başkaldırmış insan, bundan sonra bu farkındalıkla yaşama tutkusu gütmeye başlar. Aslında hayat saçmadır, ama sonucunda ölüm vardır ve ölüm bu saçmalığı bitirmez, saçmalıkla hayat arasındaki ilişkiyi keser. İşte sonucunda ölüm olduğu için, asıl amaç bu saçma yaşamın içinde deneyimleri arttırmak, yaşadığını ve tutkularını hissetmek olmalıdır. Yani yaşama tutkusuna sahip olmaktır. Yok olacağın bir yaşamda yapılabilecek en iyi şey budur ve yaşamın saçma olması bu gerçeği değiştirmez, aksine durum böyle olduğu için yaşam saçmadır. (->>) Romanda da yaşama tutkusu olan insanlar anlatılır ön planda. Vebayla mücadele ederler. Diğer insanlar ise bu bilinçten yoksundur. (<<-)

Özgürlük ise aslında bahsettiklerimizin tümüdür. İnsan, toplumun ona yüklediği o mekanik görevlerden kurtulur, günlük yaşamın renkli görüntüsünde kendini kaybetmez ve kendinin farkına varır, o an tüm bu dış yanıltıcı etkenlerden yalıtılmış bir şekilde kendinin farkında olan kişi, özgürdür. (->>) Kitabın sonunda Rieux, hafiflemiş bir ruh haline sahiptir, bu özgürlüğü yansıtır. Çünkü gereken şeyleri yapmıştır, en başta başkaldırmıştır. Ancak bu hafifliğin hep tehdit altında olduğunu düşünür. Çünkü hayatın kendisi başlı başına saçmadır ve bu farkındalığa sahip olmak tek seferlik bir iş değildir. Bu farkındalık, ömür boyu uğraş gerektirir, aynı Sisifos’taki düşen ve düşmeye devam edeceği aşikar olan kayanın yılmadan yukarı taşınması gerektiği gibi… Bir başka bakış açısı da, toplumun yüklediği mekanik roller öylesine kuvvetli ve günlük yaşam öylesine renklidir ki kendini kaybederek bu bilinçten yoksun duruma düşmek an meselesidir ve bunun olmaması için sürekli bir çabaya ihtiyaç vardır. (<<-)

Kitapta bunlardan bağımsız olarak dikkatimi çeken birkaç şey daha var ve bu söylediklerim, yüksek oranda spoiler içerecektir…

  • Cottard, romanın başından beri kusursuz cümleyi kurmaya çabalamaktadır. Önceleri uzun ve sıfatlarla dolu olan “Güzel bir mayıs sabahı, incecik bir amazon görkemli bir al kısrağın üzerine binmiş, çiçeklerin arasında Boulogne Ormanının yollarından geçiyordu” cümlesini yazmıştır. Ve bu kusursuz cümleyi kurabilmek için epey çabaladığını belirtmektedir. Ancak  kitabın sonunda şu ifadeyi kullanır: “Ne kadar sıfat varsa hepsini atım.” Bu kusursuz cümle arayışının ve nihayetinde varılan sonucun bir anlamı olduğu kesin. Benim yorumum, cümleyi anlamlı ya da güzel yapan şeyin, cümlede geçenlerin sıfatları değil, o şeylerin ta kendisidir. Yani demek istediğim, sıfatlara takılıp güzelliği ve anlamı bu sıfatlarda aramak doğru değildir. Bu da yaşamla benzetme kurmaya iter bizi: yaşamdaki şeylerin nasıl olduğuna, günlük yaşamın renkliliğine bağlanmak, güzelliği buralarda aramak doğru değildir. Doğru olan şey, cümlede söylenenin ta kendisidir. Yani doğru olan şey, hayatın kendisidir, bu özün farkında olmaktır.
  • Romanda, Rieux’ün yaşlı bir astım hastası vardır ve yaşlı adam, günlerini bir tencereden diğer tencereye teker teker bezelye taşıyarak geçirir. Bunu ise insan hayatının ilk yarısının yükseliş, diğer yarısının ise iniş dönemi olduğunu ve bu dönemde günlerin bir işe yaramadığını, herhangi bir anda elinden alınabileceğini bu yüzden en iyisinin pek bir işe girişmemek olduğunu anlatarak temellendirir. Bu ilginç karakterde de Camus’nün anlatmak istediği bir şeylerin olduğu açıktır. Benim yorumum ise, toplumun yüklediği mekanik rolleri düşünmeden yerine getirmekle tüm günü evde bir tencere dolusu bezelyeyi teker teker diğer tencereye aktarmak arasında bir fark olmadığıdır. Camus’nün düşüncesine göre deneyim önemlidir. Ancak bilinç daha önemlidir ve bu adam, deneyimlemekten vazgeçmiştir. Ancak her şeye rağmen yaşama isteği vardır içinde. Bunu da, karşısına çıkan herkese çok yaşlı ölmek istediği belirttiği için anlarız. Yani yaşamak önemlidir, ancak başkaldırı yoksa bu yaşam tarzıyla çok daha renkli bir yaşam tarzı arasında fark yoktur.

Kitaptan altını çizdiğim birkaç alıntı ile devam edelim. Fark edersiniz ki bu alıntılar da, bu düşünce çerçevesinde yorumlanabilir.

Aslında zaten uyuyorlardı ve tüm bu zaman uzun sürmüş bir uykudan başka bir şey değildi. Kent ayakta uyuyanlarla dolmuştu, görünüşte kapanmış olan yaraların açıldığı gecelerde, seyrek de olsa gerçek anlamda yazgıların yazgılarından kaçıyorlardı.

Veba, değer yargılarını ortadan kaldırmıştı.

Zaten tüm kehanetlerin ortak yanı olarak beliren şey, sonuçta bunların rahatlatıcı olmasıydı.

Ve gerçekte, yer yüzünde bir çocuğun acısından, o acının beraberinde getirdiği nefretten ve bunu açıklamak için aranacak nedenlerden daha önemli hiçbir şey yoktur.

Bir rahip bir doktora danışırsa, çelişkili olur.

Ya ekmek ya özgürlük!

Ve hep ölümü düşünemeyeceklerine göre, hiçbir şey düşünmez olmuşlardı.

Veba, bir felsefi düzlemde değerlendirilmediğinde, sadece veba salgını olan kentin öyküsü olarak okunduğunda bile  çok değerli toplumsal tespitleri içeriyor. Bir şehre veba bulaşırsa neler olur, sanırım bu sorunun cevabı ayrıntılarıyla verilmiş romanda. Bu yönüyle de saygıdeğer bir roman.

Bir diğer fark ettiğim şeyi de söylemeden geçemeyeceğim. Veba’yı okurken bazı cümleleri anlayabilmek için birkaç defa okuduğumu fark ettim ve bana göre bunun nedeni virgüllerin kısır kullanılmış olması. Ancak Yabancı‘yı okuduğumda ise Veba’nın aksine virgüllerin bolca kullanıldığını gördüm. Bu, yazarın kullandığı dille mi alakalı yoksa farklı çevirmenlerin farklı tarzları mı bilemiyorum ve açıkçası merak ediyorum. Bu arada Can Yayınları’ndan çıkan Veba‘nın çevirmeni Nedret Tanyolaç Öztokat ve çeviriyi çok başarılı bulduğumu söylemeliyim.

Veba incelemesinde söyleyeceklerim sanırım bu kadar. Son bir şey ekleme ihtiyacı duyuyorum. Tüm bu inceleme benim görüşlerimden oluşur ve ben de felsefe konusunda uzman değilim. Edebiyatla ilgilenen, kitapları derinlemesine okumasını seven ve bu amaçla araştırmalara girişen biriyim. Bu sebeple, bu incelemenin tamamen öznel olduğunu belirtmek isterim. Amacım bir bakış açısı sunmaktı. Bu yorucu incelemeyi okuduğunuz için ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum…

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 0 / 5. Oy sayısı: 0

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...