Zihin her şeyin zorunlu olduğunu anladıkça
duygulanış üzerindeki hakimiyetini arttırır,
yani duygulanışlara daha az maruz kalır.

Spinoza

Aiskhülos’un Agamemnon, Adak Sunucular ve Eumenidler adlı kronolojik bir sırayla yazılmış ve konu olarak da birbirlerini takip eden üç tragedyası Oresteia adı altında birleştirilmiştir. Yazıya geçmeden önce ileride faydalı ve daha da önemlisi gerekli olması bakımından bu tragedyanın olay örgüsünden kısaca bahsedilmesi yazının takibi açısından kolaylık sağlayacaktır.

Meşhur Troya seferinde muzaffer olunmasının sonrasının anlatıldığı tragedyada Argos kralı Agamemnon sefere çıkmak üzere denize açıldığında aniden rüzgar kesilmiş ve gemiler ilerleyemez olmuştur, bunun nedeninse geçmişteki bir av sırasında vahşi doğa tanrıçası olan Artemis’in ormanında bir ceylanın avlanması ve bunun Artemes’i kızdırmış olduğu düşüncesidir.  Kahinler tarafından tekrar rüzgarın esmesinin tek bir yolu olduğu söylenmiştir, Agamemnon’a ki, o yol da avlanan ceylanın yerine kendi kızını kurban etmesidir. Bunun üzerine Agamemnon kızı İfigeneya’yı kurban eder ve tekrar rüzgarın esmesiyle birlikte Troya’ya ulaşarak orayı fetheder. Seferin tamamlanması ve Agamemnon’un dönmesiyle başlayan üçlemenin (trilegoia) ilk kitabında Klütaimestra yani Agamemnon’un karısı, Agamemnon’u şölen için odasında hazırlanırken öldürür. Zira kraliçe olarak ülkesinin kazandığı zafere sevinemeyecek durumdadır, onu esas ilgilendiren bir anne olarak kızının öldürülmüş, daha doğrusu kurban edilmiş olmasıdır.

İkinci kitapta yani Adak Sunucular’da Agamemnon ve Klütaimestra’nın sürgün edilmiş oğlu olan Orestes, babasının intikamını almak adına annesini ve ona babasını öldürmede yardım etmiş olan Aigistos’u öldürür. Aigistos ise Agememnon’un amcasının oğludur ve o da Agamemnon’un babası tarafından kendi babasına bir yemek sırasında kardeşlerinin öldürülüp pişirilereke etlerinin yedirtilmesinin intikamını almak adına Klütaimestra ile birlik olarak Agamemnon’a kumpas kurmuş ve ardından da Klütaimestra ile evlenerek Argos şehrinin kralı olmuştur.

Adı Eumenidler olan üçüncü kitaptaysa kadınlardan yana adalet tarnıçaları olan Erinye’ler ( veya Erinnüler) Orestes’in işlediği “suç”un cezasını kesmek amacıyla peşine düşerler ve bilgelik tanrıçası Atena’nın şehri olan Atina’da, Atena ve yurttaşların karara varacağı bir mahkeme kurularak Orestes yargılanır.

Antik Yunan tragedyalarının en temel temalarından biri öznenin kaderle mücadelesi, ona etki etmeye ve onu değiştirmeye çalışması ama genellikle buna muktedir olamayışıyla ilgilidir. Zira Aiskhülos’un bu tragedyasında da her eylem, her suç, her sonuç kendini bir öncekine bağlar: Agamemnon’un babasının suçu Agamemnon’a miras kalır, Klütaimestra’nın işlemiş olduğu cinayet Agamemnon’un sebebiyet verdiği bir kederin sonucudur, Orestes’in annesini öldürmesi de Apollon tarafından kendisine bildirilen kehanetin yani annesini öldürerek babasının intikamını alması gerektiğinin bir sonucudur. Bütün bunların kehanetler ve tanrısal arka planlar üzerinden ilerlediği söylenebilir – her ne kadar Yunan tragedyasının dinsel temaları kullanışının ardında başka sebepler yattığını söylemek mümkün olsa da- .

Kaderin baskın çıktığı ve öznenin özgürlüğü kavramına yer vermeyen tragedyaların benzerlik gösterdiği sistemlerden biri Spinoza’nın sistemidir: Spinoza özgürlüğün bir yanılsamadan ibaret olduğunu söylemiştir, çünkü bir şeyin nedenin kendisi olduğunun sanılması ,Spinoza’ya göre, ancak o şeyin gerçek nedeninin kavranamamasından meydana gelebilir. Ancak bu fikir bizi sonsuz bir gerileme fikrine, yani her sonucun bir nedeni varsa her nedenin kendisinin de bir sonuç olduğu ve bunun sonsuza kadar geri götürülüp sorunun herhangi bir çözüme kavuşturulamadığı fikrine götürmez mi? Spinoza için cevap hayırdır. Çünkü her şey tek varlık olan Doğanın ( ya da Tanrı’nın Spinoza’ya göre aynı anlamdadırlar) varoluş tarzları(modus), halleridirler. Spinoza’nın felsefesinde bir yaratım fikrine yer yoktur; her şey ezeli-ebedi bir Doğa’nın, tek Varlık’ın sonsuzca varolan parçalarıdırlar. Peki ne demektir bu sonsuzca varoluş? Spinoza bunu bir mektubunda kan üzerinden anlatır. Kan iki cismin(corpus)[1] ilişkilerinin birleşiminin bir sonucudur: “Lenf” ve “linüs”. Lenf’i ve linüs’ü ayrı ayrı oluşturan kendi içinde sonsuzca küçük parçalar vardır ancak bu sonsuzca parçaların birleşmesiyle yine sonsuzca parçadan meydana gelen kan oluşmaktadır. Bir sonsuzluğun nasıl olup da başka bir sonsuzdan büyük olduğu meselesine Spinoza’nın getirdiği açıklamanın oldukça karmaşık olması ve şu an burada yazının genel amacına hizmet etmemesi nedeniyle girilmeyecektir. Fakat mümkün olan en basit haliyle söylemek gerekirse modus’ların yani varoluş tarzlarının hepsi sınırlı bir alandaki sonsuzluklardır ve her birinin sınırı birbirinden farklıdır, “sınırsız” tek sonsuz ise sınırlı alandaki sonsuzlukların hepsini kapsayan Doğa’dır. Öyleyse Spinoza’nın sisteminde karşımıza birçok farklı biçimde  sonsuzluk fikri çıkmaktadır: Makro sonsuz olan Doğa ile mikro sonsuzluklar arasında kalan diğer sonsuzlukların ilişkisi nasıl meydana gelir peki? Bu ilişkiyi Spinoza, karşılaşmalar(occursus) olarak nitelendirir. Buraya kadarki süreçten anlaşılacağı üzere Spinoza her cismi bir ilişkiler, sonsuzca ilişkiler olarak tanımlamıştı. İki sonsuzca varolan cismin karşılaşmasının sonucu ne olabilir peki? İlk olarak kan örneğinde de Spinoza’nın bize göstermiş olduğu gibi iki cismin ilişkisi bir üçüncü cisme, yani ilk iki sonsuzca varoluşun birleşip yeni bir cismi meydana getirmesine neden olabilir ki, bunun için cisimlerin ilişkilerinin birbirlerine uymaları, birbirlerini olumlamaları gerekir. İkinci durumdaysa süreç farklı işler; bir cisimin ilişkisi bir diğerinin ilişkisini bozar, onu dağıtır. Bir örnek vermek gerekirse Sokrates’in baldıran zehrini içtiğinde zehir onun bedenin ilişkisini bozmuştur, yani Sokrates’i öldürmüştür. Spinoza çok daha çarpıcı bir örnek vermektedir: Spinoza’ya göre; Tanrı, Adem’e cenneteki elmayı yasaklamıştır ama bu yasak ahlaki bir yasak değildir, aksine Tanrı ona bir bilgi vermektedir. Tanrı, Adem’in bedeninin ilişkisini bozayacağını bildiği için elmayı ona yasaklamıştır, fakat bunu anlamayan Adem bu yasağı ahlaki bir yasak olarak anlayarak elmayı yer ve kendi bedenini zehirler, onu dağıtır.

Özgürlük, Spinoza için, Adem’in elmayı yemesi gibi; neden-sonuç ilişkileri arasında nedenin kavranamamasıdır. Zira nedenler kavrandığı takdirde her şeyin zorunlu olarak meydana geldiğini, ilişkilerin zorunlu olarak dağıldığı veya birleştiği görülecektir. Spinoza’da fikirler üçe ayrılır: Birinci tür fikirler bilmenin en alt seviyesine tekabül eden duygulanışlanırdır (affectio). Bu düzeyde özne sadece sonucun bilgisine sahiptir. Duygunalış bir tür maruz kalma durumudur ve öznenin duygularını (affectus) sarıp sarmalar. Örneğin ben güneş ışığına maruz kalıyorum, bu kendi başına iyi ya da kötü bir şey değildir; eğer üşümüşsem güneş ışığının benim üzerimde bıraktığı etki, duygulanış bende olumlu bir duygu meydana gelmesine sebebiyet verir. Fakat çölde sıcaktan bunalmış bir ortamdaysam güneşin benimle kurduğu ilişki, ona maruz kalışım olumsuz bir duyguya neden olur. Her iki durumda da güneş ışığının bedenim üzerinde oluşturduğu etkinin nasıl meydana geldiğinin bilgisine sahip olmayabilirim ama bu yine de bende bu duygulanışların olmadığı anlamına gelmez; işte bu en alt tip bilmedir. Onun bir üstü ise kavramların bilgisidir; artık sonuçlarla birlikte nedenlerin de bilgisine sahip olunması halinde gerçekleşir. Üçüncü ve en üst düzey bilgi ise özlerin bilgisidir ancak ona da bu yazıda değinilmeyecektir.

Şimdi duygulanışların sarıp sarmaladığı duygulara gelinecek olursa, Spinoza için – Nietzsche için de böyledir- bir duygu bir kudret derecesidir(gradus) ; eyleme kudretimin artması anlamına gelen sevinç ve eyleme kudretimin azalması anlamına gelen kederdir, bu dereceler. Nasıl ki üç ana renk olan kırmızı, sarı ve mavinin belli oranlarda ilişkiye girmesiyle diğer renkler oluşuyorsa, Spinoza’ya göre de, iki ana duygu olan neşe ve kederin kurduğu ilişkilerden diğer duygular ortaya çıkar. Ancak Spinoza duyguları bu kadar yüzeysel açıklamaz: Bir kişinin nefret ettiği birini keder içerisinde gördüğü zaman onun bir tür sevinçle duygulandığının farkındadır ve bu tür sevinçlere veya duygulara dolaylı duygular der. Fakat böyle bir durum her ne kadar eyleme kudretini arttıyor yani bireyi sevindiriyor görünse de hâlâ içerisinde keder bulundurmaktadır, bu nedenle de dolaylı duygular aynı zamanda “lanetli duygular”dır, Spinoza’ya göre.

Sanıyorum ki, Spinoza’nın felsefesinin şu ana kadar anlatılan kısmı tragedyalarla belli bir boyutta ilişki kurmak açısından yeterli olacaktır. Öyleyse şu ana kadar gördük ki, Spinoza bedeni sonsuzca bir toplam, bir kudret derecesi olarak tanımlamıştı. Bu bedenin diğer bedenlerle (veya cisimlerle) yaşadığı karşılaşmalar sonucu ortaya çıkan etkileşimler veya duygulanışlar da onun kudret derecesine, eyleme gücüne etki ediyordu. Peki böyle bir durumda felsefe tarihinin büyük bir sorununu teşkil eden iyi-kötü sorunu nasıl açımlanacaktır Spinoza’da? İşte tam da burada Spinoza ve tragedya meselesine giriyoruz; Spinoza kötülük sorunuyla ilgili yazdığı bir mektubunda Orestes ve İmparator Neron’dan bahseder. Bu iki karakter de annelerini öldürmüştür, fakat Spinoza’ya göre iki cinayet eylemi arasında önemli bir fark vardır: Neron iktidar hırsıyla, kendisini kullanmaya çalışan annesini öldürür yani Spinozacı terminolojiyle söylenecek olursa Neron’un bedeni annesinin bedeniyle girdiği ilişkide onun bedenini dağıtmış, çözmüştür. Ve ardından kendi beninin ilişkisi de bozulmaya başlamış psikolojik sorunlar yaşamaya başlamıştır. Ama Orestes’in eylemi Neron’unki gibi ilişkilerin çözülmesine neden olan bir eylem değildir, en azından Orestes’in kendi ilişkisinin çözülmesine neden olmamıştır. Çünkü Orestes; annesini öldürürken, annesinin öldürdüğü babasının imajıyla bütünleşmektedir, o imajı olumlamaktadır. Bu eylem onun eyleme gücünün artışına, sevinçlenmesine neden olmuştur, Neron’un aksine. Spinoza tam da bu noktada bütün ahlak felsefesi geleneğiyle ters bir konuma düşer – bence yükselir- . Ahlak felsefesi temel olarak iki kavramdan hareket eder: Öz ve değerler. Ahlakçı filozoflara ve doğal hak kuramcılarına göre, insanın bir özü vardır, ki bu öz akıldır, bu öze uygun olarak değerler şekillendirilmelidir. Bu nedenle de “ortak iyi”ye yönelik “ödev”ler gerçekleşirildiği takdirde insan diğer hayvanlar gibi içgüdüsel bir hayvan olmaktan kurtularak ahlaki ve özgür bir varlık olacaktır. Ama Spinoza ne insanı genel bir akılsal özle tanımlar, ne de onun özgür ve ahlaki bir varoluş olduğunu söyler. Spinoza, Hobbes ve Nietzsche gibi filozoflar için insan güçle tanımlanır, sadece insanın değil her şeyin doğal hakkı onun yapabileceği her şeydir. Bir şey neyi yapıp, neyi yapamayacağıyla tanımlanır. Onları, doğal hak kuramcılarından ayıran da budur; artık ortak yüksek bir iyilik yoktur, insan için. Tek tek bedenler için iyi olan şeyler vardır. Spinoza Ethica’nın III. Bölümünün açıklamasında şöyle ifade eder bu durumu: “ Biz bir şey için çabalıyorsak, onu istiyorsak, ona iştah kabartıyorsak, yani onu arzuluyorsak, bunu o şeyin iyi olduğuna hükmettiğimiz için yapmıyoruz; tersine bir şeye çaba harcadığımız, onu istediğimiz, ona iştah kabarttığımız, yani onu arzuladığımız için o şeyin iyi olduğuna hükmediyoruz.”[2] Tek bir İyi’nin daha doğrusu tek bir İyilik kavramının altını oyarak Spinoza, ahlakın da altını oymuş, onun temelini sarsmıştır. Bir ahlak filozofunun gözünde Orestes’in ve Neron’un eylemi aynı şey olabilir, aynı olmasa bile “kötü” olması bakımından ortaktır. Çünkü ahlak, bireyi yargılar ve yargılarken üst bir mecradan kuvvet almak, onun adına konuşmak zorundadır, her şeyi büyük Bir’in potasında eritmelidir aksi takdirde yargılayamaz; oysa varoluş çokluktur, tarzlardır, farklılıklardır. Nietzsche; Hristiyanlığı varlığı yadsıdığı için eleştirmez zira, Hristiyanlığa göre, varlık vardır ve o da Tanrı’dır; oluşu yadsıdığı için eleştirir. Spinoza için de varlık vardır ama o, artık Hristiyanlıktaki gibi doğaya aşkın bir Tanrı değildir, aksine doğaya içkin hatta doğanın bizzat kendisi olan bir tanrıdır; bütün varoluş tarzlarının toplamı olarak Çok’u içersinde barındıran, onu olumlayan bir Bir’dir.

Orestes annesini öldürdükten sonra kadınlardan yana olan tanrıça Erinye’ler işlenen cinayetin intikamını almak veya adaleti sağlamak amacıyla Orestes’in peşine düşerler. Orestes, Apollon’a ait Delphi tapınağına sığınır; çünkü Apollon, Orestes’e bir kehanetle babasının intikamını alması gerektiğini söylemiştir ve Orestes kadar işlenen eylemde payı vardır. Apollon tapınağına gelen Erinyeler’i uyutur ve Orestes’e bilgelik tanrıçası Atena’ya gitmesini, onun kendisini aklayabileceğini söyler. Orestes, Atena’nın şehri olan Atina’ya vardığında Erinye’ler de oraya varmıştır ve Atena’nın da gelmesiyle birlikte Atina halkından oluşan bir mahkeme kurulur Orestes’i yargılamak için. Çünkü Erinye’ler bilgelik tanrıçası olan Atena’nın vereceği karara güvendiklerini söylerler. Orestes artık kendisini suçlu olarak görmemektedir, çünkü işlediği cinayetin bir zorunluluk olduğunun farkına varmıştır, kendisine bunu yapması gerektiğini söyleyenin Apollon olduğunu ve hiçbir pişmanlık duymadığını söyler, mahkeme heyetine. Ardından Apollon da tanık olarak gelir, Orestes’in söylediği her şeyi doğrular ve kendisine kehanet, bilicilik gücünü verenin Zeus olduğunu söyler: Artık Orestes’in iradesinin üstündeki Apollon’un da üstünde bir irade vardır ve bu nedenle de Apollon: “ Buyrun kararı babam Zeus’a bırakın, çünkü yeminmiş, yargıçmış, hukukmuş, bunların hiçbiri Zeus’tan daha güçlü değil ki”[3] der. Orestes’in başlangıçta kendini suçlu olarak görmesinin sebebi özgür olduğunu sanma yanılgısından kaynaklanır; Spinoza’nın da söylemiş olduğu gibi salt sonuçların bilgisini aşıp onların ardındaki nedenlerin bilgisine sahip olduğu an, Orestes, bilincindeki özgürlük sanrısından kurtulur, suçu yerini masumiyete bırakır. Aiskhülos’un bir başka tragedyası olan Zincire Vurulmuş Prometheus’ta Güç isimli bir karakter “Her varlık çoktan bir kaderle yükümlenmiş, tarnıların başıdır yalnız yükümlü olmayan: Zeus’tan başkası özgür değildir.”[4] derken deaynı şeye yani güce dikkat çeker. Hobbes’ın politika felsefesinde de özgür olan tek özne hükümdardır, bir sorumluluk taşımaz; çünkü herkesin doğal hakkı olan gücünün yettiğini eyleme özgürlüğünü onların can güvenliğini sağlamak amacıyla kendinde toplar, artık tek kuvvet kullanma hakkı ondadır. Ahlakın postulası özgürlüktür; eğer özgürlük kavramının kendisi bir bilinçteki yanılgıysa suç, yargılama, sorumlukluk ve vicdan azabı gibi kavramlar da en az özgürlük kadar birer yanılsama olacaklardır.

Mahkeme kararını verir Atena’nın oyu sayesiyle Orestes aklanmıştır, bu çok ilginçtir zira kendisi de bir kadın olan ve de bilgeliği temsil eden Atena, kadından yana tanrıçalar olan ve öldürülen bir kadının “hak”kını ararken kendisine güvenen Erinye’ler aleyhinde oy vermiştir. Aslında Atena’nın oyu Orestes’e olduğundan çok Zeus’a, yani gücedir. Bir 17.yy filozofu olan Bacon’ın dediği gibi bilginin kendisi bir güç değildir; bilgi güce hizmet eden bir araçtır burada, tıpkı kurulan Atina mahkemesinin ve hukukunun da olduğu gibi.

Orestes’in suçsuz bulunmasının ardından Atena, öfkeli olan Erinye’leri sakinleştirmek için onlara Atina’da bir yer vermeyi ve Atina’daki her evin bundan sonra gelişebilmek için kendilerine adak adamak zorunda olacaklarını söyler. İronik bir şekilde bu teklif veya rüşvet Erinye’ler tarafından bir sevinçle kabul edilir yani artık hakkın amansız savunucuları güce yani, Zeus’a boyun eğmişlerdir. Bu oyun eğişi farklı ama öncekini tamamlayan bir perspektiften kadınların ataerkil düzene boyun eğmesi olarak okumak mümkündür: Çünkü Erinye’ler esas olarak Zeus’un hüküm sürdüğü dönemden önceki dönemin kıymet gören tanrıçalarıdırlar ki, bu dönem Hesiedos tarafından Altın Çağ olarak adlandırılmıştır çünkü bu dönem genel özellikleri itibariyle anaerkil bir dönemdir. Fakat Zeus hüküm sürmeye başladıktan sonra, Erinye’ler, aşağılanmışlar ve değersizleştirilmişlerdir, tanrılar katına çıkmaları yasaklanmıştır. Eski dönemin son temsilcilerinin de Zeus’a boyun eğmesiyle Erinye’ler iyi niyetliler anlamına gelen Eumenidler’e dönüşmüşlerdir ve böylece mutlak ataerkil dönem başlamıştır. Spinozacı bir tabirle ifade edecek olursak; doğal hakkı belirleyen şey yine gücün kendisi olmuştur.

KAYNAKÇA

  • Aiskhülos (2016). Oresteia.İstanbul: Mitos Boyut
  • Aiskhülos (1968). Zincire Vurulmuş Prometheus.  Ankara: Bilgi Yayınevi
  • Spinoza, Baruch De (2019). Ethica. İstanbul: Alfa

[1]Latincede beden anlamına da gelmektedir ki, Spinoza için Descartes’taki gibi bir ruh- beden ayrımı bulunmamasından dolayı beden tamamen maddi bir varlıktır, bu nedenle de Spinoza beden ve cisim arasında önemli bir ayrım yapmamaktadır.

[2]Baruch De Spinoza, Ethica, İstanbul: Alfa, 2019, s.214-215

[3]Aiskhülos, Oresteia, İstanbul: Mitos Boyut, 2016, s.140

[4]Aiskhülos, Zincire Vurulmuş Prometheus, Ankara: Bilgi Yayınevi 1968, s.35