Jean Paul Sartre – Sinekler

“ Hayır canım, şikayet etmiyorum. Şikayet edemem zaten, rüzgarın etkisiyle örümcek ağlarından kopan ve toprağın birkaç üstünde salınıp duran incecik bir ipliğin özgürlüğünü bıraktın bana. Bir ipilikten daha ağır değilim ve havada yaşıyorum…” Sartre’in “Sinekler” isimli oyunundaki Orestes karekterinin öğretmenine söylediği bu cümle üzerinden Sinekler’i değerlendirmeye başlandığı takdirde Sarte ve diğer birçok varoluşçunun esas meselesi olan özgürlük vurgusuyla tekrar karşı karşıya kalmak durumunda oluyoruz. Ama bundan önce Sartre’ın dönemine gelene kadarki o uzun süreçte tiyatro oyunlarının özellikle  Yunan tragedyalarından modern döneme kadar geçirdiği değişimlerin hangi yönde geliştiğine kısaca değinmek faydalı olacaktır.

Antik Yunan tragedyalarının esas konusu bireyin Tanrı ve kaderle olan kavgası veya savaşıdır. Bunun en tipik ve bilinen örneklerinden biri olan  Kral Oidupus’ta her ne kadar mücadele edilirse edilsin Oidipus kehanetini gerçekleştirmekten yani kral olan babasını öldürerek annesiyle evlenip cinsel ilişkide bulunmaktan kurtulamaz. Yani Yunan tragedyasında birey determinist dünyanın bir parçası, ona boyun eğmesi gereken bir olgusudur.

Antik Yunan’ın döngüsel tarih anlayışının da bir sonucu olan kader meselesi, doğrusal tarih anlayışına geçilmesiyle birlikte, yani Augustinus ve sonrası dönem Avrupa’sında, insanın mücadele ettiği, savaştığı şeyin yine insan olarak belirlenmeye başlanmasıyla ,ki bunun da en tipik örneklerinden biri Shakespeare’in Machbet’idir, kader sorunu en can alıcı mesele olmaktan çıkmıştır.

Modern döneme yani Sartre’in bu oyunu yazdığı döneme gelindiğindey ise bireyin kendisiyle olan mücadelesi dikkat çekmektedir. Bu bağlamda Sartre konusunu Yunan mitolojisinden aldığı Sinekler’de bireyin özgürlüğünü işlemiştir. Kitap boyunca kader ve Tanrı (Zeus) ile baş karekter Orestes arasındaki çatışmayı gözler önüne serer, Sartre. Yine Kral Oidipus’takine benzer bir olaya sahip oyunda Egisthes’in kral olan Agememnon’u öldürmesi ve onun karısıyla evlenerek kızını (Elektra) kendilerine hizmetçi yapmaları ve oğlunu (Orestes) ölüme terk etmeleri söz konusudur. Ancak Orestes ölmez ve ardından yolu bir şekilde şu anda Egisthes’in eskiden babasının olan krallığa düşer. Elektra uzun süredir kardeşinin gelip Egisthes’i öldürmesini ve kendisini de kurtarmasını beklemektedir. Fakat Orestes’in böyle bir niyeti yoktur ancak Elektra ile konuştuktan sonra kararsızlığa düşer ve ne yapacağını bilemeden Zeus’a yakarır: “Hiç olmazsa ilerisini görebilsem. Ah Zeus! Zeus!… Bezdim artık, iyiyi kötüden ayıramıyorum, yolumun önceden çizilmesini istiyorum. Zeus doğduğu şehirden kovulan bir kral oğlunun, sürgün hayatına ses çıkarmadan boyun eğmesi ve yaşlı bir köpek gibi başını eğerek çekip gitmesi kabil midir?…” Görüldüğü üzere Orestes özgürlükten ve onun getireceği sorumluluktan kurtulmaya çalışarak, kaosun dans ettiği ormanda umutsuzca bir kader arzusu peşinde koşmaktadır. Yukarıda yapmış olduğum ilk alıntının aksine Orestes artık incecik bir iplik gibi rüzgarda kaygısızca süzülen özgür bir adam değil uçurumdan aşağı düşen ve tutunacak bir yer arayan özgür bir adamdır. Bunun bilincine varmasıyla Egisthes’i ve karısını, Zeus’un veya kaderin tüm engelleme girişimlerine rağmen öldürür.Ve yine Zeus’a karşı gelerek kendisinin ondan beklediği pişmalığı göstermez, yaptığı eylemin bütün sorumluluğunu, acısını üstlenir. Kitabın isminin kendilerinden geldiği “sinekler” yani kitaptaki ve Grek mitolojisindeki adıyla “Erinye”ler evrendeki doğa ve ahlak yasalarının dışına çıkanları cezalandıran bekçilerdir ve işlediği günah nedeniyle Orestes’in de peşindedirler. Ama Orestes onları umursamaz. Çünkü o gerçekleştirdiği eylemle kendini var etmiş, küllerinden yeniden doğmuştur. Kaygıları iyi ve kötünün ötesinde sürecektir bundan böyle. Kader veya Zeus, artık Orestes’e yenilmişken can çekişmesini şu şekilde sonlandıracaktır: “ Evet Orestes, bütün bunlar önceden tahmin edilmişti. Bir adam gelip benim çağımın sona erdiğini haber verecekti. Demek bu adam senmişsin! Dün genç kızlarınkini andıran şu yüzüne bakan kimse inanmazdı buna.”

Sartre’ın Sinekler’de bildiğirdiği bu ölümü sanki ondan yaklaşık yüzyıl öncesinden beri biliyor gibiyiz değil mi? Yani Tanrı’nın öldüğünü…