“Abdullah Efendi’nin Rüyaları”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1943 yılında yayınladığı aynı adlı öykü kitabının ilk öyküsüdür. Açıkça dekadans öyküsü olan bu eserin başkişisi Abdullah Efendi, beden bütünlüğü bozulmuş ve iki farklı varlık olabilme becerisi edinmiş biridir. Eserin gerçek dışılığı ve beden bütünlüğünü çürütmesi, Abdullah Efendi’nin aklın yani logosun alanından tamamen ayrılıp sezgi ve duygunun yani pathosun alanına geçişini ifade etmektedir. İşgalci ebeveyn olarak adlandırılan aşırı müdahaleci tutum sahibi ebeveynlerin çocuklarında daha sık rastlanan çoklu kimlik bozukluğu,  Abdullah Efendi’nin “ikizleşen hüviyeti” ile akıllara gelmektedir. Bu noktada Abdullah Efendi’yi işgal eden ve üzerinde tahakküm kuran ‘ebeveyn’ elbette ‘kültür’dür. Franz Kafka’nın “Dönüşüm”ünü düşündüren bu ani başkalaşım, eserler arasındaki pek çok benzerlikten yalnızca biridir.

“Etten ve kemikten alelade bir kadın yerine, başka bir yıldızın mucizeli çocuğu tarafından sevilmiş olmanın istisnai saadeti” içindeki protagonist, göklerden gelen kadın tarafından öpülmüş ve o günden sonra artık her şey bambaşka olmuştur.  “Kâinat karşısında aynı adam” olmayan Abdullah Efendi, yıldız kadının ziyaretinden sonra “yıldız parıltılarının ezdiği, yamyassı ettiği, güneş ışığını komik bir şey gibi telakki eden, kehkeşanların sütüyle beslenmiş bir ilah yavrusu kadar mesut”tur. Gecenin ruhuna teslim olmuş, ana tanrıçanın erkeklerinden biri haline gelmiştir ve evren karşısındaki varoluş biçimini değiştirmenin hafifliğinden sıkça bahsetmektedir. Üstün ve yüce bir kadının, Freudyen bakışla muhtemelen annesinin, sevgisiyle kutsanan bu adam artık hiçbir kadının sevgisiyle barışmayacaktır.

Abdullah Efendi ve Gregor Samsa’nın öyküleri, kültür ve doğa dikotomisinin içkin olduğu öykülerdir. Her sabah zamanında işe giden Samsa’nın işe geç kaldığı sabah kapıya dayanan patronu ve Samsa’nın kendisi arasında yaratılan ikili karşıtlık Tanpınar’ın eserinde tek kişide vücut bulur. Samsa ve babasının, Samsa ve hiyerarşinin yaşadıkları karşıtlıklar da aynı şekilde Abdullah ve ikinci Abdullah arasında yaratılır. Bu noktada Tanpınar’ın metni daha komprime bir metindir.

“Alt katta geçen bütün şeyleri merakla takip eden bir üst kat kiracısı gibi köşesinde gizli mütecessis, gayrimemnun ve zalim ikinci bir şahsın mevcudiyeti” olarak ifade edilen ikizleşen hüviyetleri ID ve Super Ego olarak okumak elbette yanlış olmaz. Super Egodan, kültürden, üst kattan, medeniyet ve kültürden yorulan insanın çözülüşünün öyküsüdür bu. Büyülü bir şekilde zaten hiç sevmediği ‘kendi’nden uzaklaşan Abdullah Efendi, insanlığın bir türlü sevemediği ‘kendi’sini ve ondan kaçma isteğini yansıtır. Önce bilimi, bilgiyi ve kültürü üreten sonra ondan duyduğu pişmanlığı aşamayan insanı anlatır. Bu noktada yine kültürün beraberinde getirdiği huzursuzluğa ve Freud’a işaret eder.

Kendi içinde mitosa dönüşen aydınlanmaya verilen kurbanlardan biri de Abdullah Efendi’dir. Bedenini bir meyhanede bırakarak geneleve gitmesi ve almak için geri döndüğünde kendisini yanarak ölmüş halde bulması kesinlikle tesadüf değildir. Aklın metaforu olan ateş öldürür Abdullah Efendi’yi. İnsanlığın “aydınlığı” öldürür. Artık biliyor ve görüyor oluşu öldürür. Tıpkı Abdullah Efendi gibi, Gregor Samsa da aydınlanma kurbanıdır. Babasının fırlattığı elmanın sırtında açtığı yara ile ölür Gregor. Semavi dinlerin ortak metaforu elma; elbette Âdem ve Havva’nın ilk günahıdır, cennetten kovuluşun sebebidir. Âdem ve Havva artık gördükleri, bildikleri ve aydınlandıkları için cennette değildirler. Cennetten kovdurtan ilk bilgiden sonra insanın ikinci aydınlanması ateşle gerçekleşmiştir. Abdullah Efendi’nin yanmasının da bu açıdan tesadüfî olmadığını belirtmiştik.

Yanan bedeni götüren aracın ardından bir “hayvan” gibi koşan Abdullah, Abdullah’tan geriye kalan her şeydir. Gregor’un bir böceğe dönüşmüş olması gibi, genelevdeki genç kadının sağ göğsünün takma oluşu gibi, Abdullah Efendi’nin kendi cesedinin peşinden koşması da grotesktir. Bu bağlamda dönem yazarlarından oldukça farklılaşır Tanpınar. Mine Söğüt’ün “Deli Kadın Hikâyeleri” ve “Beş Sevim Apartmanı” adlı eserlerinde tam anlamıyla kendini gösteren grotesk beden ve fragmantasyonun temeli Tanpınar’da atılmıştır.

Olimpik Apollonik evrenin çatlaklarından içeriye sızan, bu evrenin kıymığı olan Dionysos; hem Gregor Samsa’yı hem de Abdullah Efendi’yi ele geçirmiş olan doğaya dönüştür. Her iki karakter için de Orestes’ten Oedipus’a yönelmek suretiyle çizilen çöküş doğrusu, onların ana rahmine regrede oluşuna tanıklık edene dek devam eder. Nihayet bir odada ölen Samsa ve bir odada geçmişine, şimdisine ve hatta geleceğine tanıklık eden Abdullah Efendi birer trajik kahraman olarak ele alınabilir. Ana rahmini temsil eden bir odada yaşanan, hayatın hem sonu hem de başlangıcını ifade eden bu sahneler, Eros ve Thanatos ilkelerinin ne denli girift olduğunu ortaya koymakla beraber yaşamöncesi güdüsüne de gönderimde bulunur. Eser, ismiyle zihnimizde Freud pencerelerini aralayarak başlar ve Freudyen bir sona sahiptir.