Ezel Akay‘ın geçtiğimiz günlerde Netflix aracılığıyla izleyiciyle buluşan yeni filmi: 9 Kere Leyla. Önce henüz izlemeyenler için çok kısa düşüncelerimi söyleyeyim, sonra özellikle senaryo ve düşmancıl söylemler konularında devam edelim.

Film hakkında çok farklı görüşler var. Sıkıntıdan sonunu getiremeyenler, eğlenceli bir şekilde izleyenler, mesajları yerinde bulanlar, genel olarak olmuş diyenler ve tabii bir de olmamış diyenler… Bana kalırsa beklentinizi çok yükselterek açmayın filmi. Enerjinizin de biraz yüksek olduğu bir an olsun ki ortalarında uyutmasın. Biraz sabredebilirseniz bittiğinde fena bir film olmadığı konusunda hemfikir olacağımızı düşünüyorum.

9 Kere Leyla İncelemesine İzleyenlerle Devam…

Renk kullanımına bayıldım. Yönetmenin diğer filmleri gibi masalsı hikaye ve görüntüler bulunmakta. Filmin ana mekanı olan köşk de harika. Verilmek istenen mesaj da güzel. Yüzeysel olarak baktığımızda bunlar söylenebilir. Ancak biraz daha detaylı düşündüğümüzde pek olmamış dediğimiz ögeler göze çarpmaya başlıyor.

Tıkanıyor, Tıkanıyor…..ve Tıkandı.

Örneğin senaryo… Akıyor gibi başlıyor, daha az akıyormuş gibi oluyor, akmıyormuş gibi oluyor ve artık bir noktada tıkandığını, filmin yürümediğini resmen hissediyorsunuz. Hani izlediğimiz şey doğaçlama bir sahne oyunu olsaydı, muhtemelen “buradan devam edemeyecekler, acaba nasıl çevirecekler” diye gerim gerim gerilirdim. Üzerine konuşulmuş ve aylarca kafa yorulmuş bir film olduğu için sıkılma hakkını kendimde buldum. Leyla’nın ölmeyişi, Adem’in öldürmekten vazgeçmeyişi, aralara giren müzikaller ve bu döngünün sonsuzluğa doğru akan bir nehirmiş gibi hissettirmesi… Biraz mola verip enerji toplayarak filme devam ettim.

Mekan kullanımı her ne kadar hoş olsa da diğer unsurların sıkıcılığı mekana da bulaşıyor ve daralıyoruz. Kendi adıma konuşayım, daraldım. Uzaklara bakıp rahatlama gibi bir istek duydum içimde. Kendini tekrar eden senaryonun sürekli aynı mekanda geçmesi hoş hissettirmedi diyebilirim.

Düşmancıl Söylemler?

Filmi izledikten sonra uzun uzun düşündürdü beni bu konu. Aslında nihayetinde yazmaya iten de bu oldu. Bu açıdan bakıldığında başarılı bir film diyebiliriz zira böyle konuları gündeme getirmesi, üzerinde düşündürmesi ve tartışmalara yol açması elbette iyi bir şey. Bu açıdan, malum yerlerden alışık olduğumuz yorumlar gibi “zaman kaybı” değil. Yine de izledikten sonra pek anlatamadığım bir hoşnutsuzluk kaldı içimde. Umarım şimdi anlatabilirim.

Filmin vermek istediği mesaj tabii ki güzel. Bunu Lilith gibi başkaldırının ve feminizmin simgesi olmuş mitolojik bir karakter üzerinden işlemesi ve karşı tarafa da Adem karakterini koyması da akıllıca. Ancak basmakalıp ifadeleri kırmaya çalışılırken fark etmeden yeni basmakalıplar yaratıyor olabilir miyiz? Bu konuda dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum. Sanatsal / popüler eserlerde bu konuda mesaj vermek elbette işlevsel ve saygıdeğer. Ancak bunun yüzeysel ve dikkatsizce yapılmasının başka sorunlara yol açacağı kanaatindeyim.

Lilith’in filmin sonunda yaptığı konuşmadan bahsediyorum elbette. Düşünsene erkeğin biri çıkıyor ve cinayet işlemeyi keşfediyor cümlesi mesela. “Erkek öldürür” ifadesinin mitolojik (ya da tarihsel, dinsel vb.) bir olayla desteklenmesi söz konusu. Bunların bildiği tek şey öldürmek. Öldürecek kimse kalmasa kendilerini öldürürler ifadesiyle de daha net ve çarpıcı bir şekilde söyleniyor. Sonuçta doğuştan bir hastalık erkek olmak ifadesi ile “erkeklik hastalıktır” mesajı doğrudan veriliyor. Halbuki kadın aşkı buldu ifadesiyle de bizim de UEFA kupamız var düzeyinde gereksiz bir karşılaştırmaya girilmiş olunuyor. Gerek var mı? İlla böyle bir cümle söylenecekse karşılaştırma havası verilmeden yapılamaz mıydı? Yapılırdı.

Böyle bir mesaj vermek adına kullanılan diğer ifadelerde pek sorun göremedim. Böyle anlatıyorum diye hepsi yanlış gibi bir izlenim uyandırmak istemem. Zaten bu ifadelerin ardından bunun bir cinsiyet değil zihniyet meselesi olduğu da açıklanıyor. Ancak yine de yukarıda saydığım ifadelerde bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Yalnızca… Bu şekilde bir çözüme varabilir miyiz? Ortada şöyle bir tablo görüyor ve bu tablonun daha da belirginleşeceğini öngörüyorum: “Kadınlar güçsüzdür, evde kalmalıdır, daha az zekidir, analitik düşünme becerileri daha azdır, kadınlar dedikoducudur…” gibi ifadeler, duruşu güçlü kadınları sinirlendirip karşı çıkmaya zorlarken daha zayıf (veya konuya uzak) kadınlarda kabullenmeye, özgüven sarsılmasına yol açıyor. Aynı şekilde “Erkek öldürür, erkek şiddetine son, erkeğe dur de, erkeklik kanserdir, erkek taciz eder…” gibi ifadeler konuya ilgisi bulunan erkeklerde “kastedilen tüm erkeklik değildir, şiddet gösteren erkekler düşünülüyordur” ya da daha zayıf kişilerde “kötü bir cinsiyete sahibim, keşke kadın olsaydım, hiçbir şey yapmadım ama suçluluk hissediyorum” gibi tepkilere neden olurken konuyla alakası olmayan erkeklerde “Kadınlar da kaşınıyor, erkekler suçlu da kadınlar suçsuz mu, kadınlar da erkekleri aşağılıyor” gibi savunmacı ve meseleyi daha da zora sokan ifadelere yol açıyor. Bütün bir cinsiyeti suçlayan bir dil kullanılmaya devam ederse kutuplaşmalar artacak ve karşı taraf eşitlik isteyen değil de gücü tamamen ele geçirmek isteyen düşman olarak görülecek ve sorunların çözümü ertelenecek, belki de hiç gelmeyecektir. Bu konuda hiç suç işlememiş, toplumsal cinsiyet rollerinden uzak olan erkeklerin psikolojik olarak sarsılmasını saymıyorum bile.

O yüzden yapmayalım. Şu an nasıl “Kadın çiçektir, kadın hassastır, kadın dediğin şöyledir böyledir” gibi ifadelere karşı çıkıyorsak “erkek öldürür, erkek suçludur, erkek şiddeti, erkeklik kanseri” gibi ifadelere de karşı çıkalım. Eğer amacımız, şiddet sorunu olmayan daha eşit bir toplum düzeni ise dilimize dikkat etmeliyiz. Bir cinsiyeti tamamen suçlamak bu yolda işlevsel değil. Eğer eşitliği umursamadan güç ele geçirilmeye çalışılıyorsa, karşı tarafı bu şekilde ezmek tutarlı bir davranış olacaktır ancak bulunulan taraf ezildiğinde gösterilen tepkiler tutarsızlaşacaktır.

Erkeklik illa vurmak, kırmak, koruyucu davranmak, kaba davranmak değildir. Kadına yüklenilmiş toplumsal cinsiyet rollerine nasıl karşı çıkıyorsak, bu rollere de karşı çıkmalıyız ve erkekliğin bunlarla bağdaşmadığını anlatmalıyız. Şiddetsiz (fiziksel, sosyal, psikolojik…) bir erkeklik de mümkündür ve toplumumuzda halihazırda vardır. Sanırım artık “erkek öldürür” gibi ifadelerin bu yolda ne kadar yersiz olduğu daha net anlaşılıyordur zira kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden bir suçlama yapmak, kadın hareketinin özüne aykırı, tutarsız ve dürtüsel.

Eğer film, sadece var olanı yansıtmak üzerine kurulu olsaydı, bu söylediklerim filme karşı bir eleştiri olamayabilirdi zira karşıdan gelecek “Lilith gibi bir karakterin böyle konuşması normal değil mi?” gibi bir ifade beni kolayca susturabilirdi. Ancak filmde (yönetmenin eski filmlerinde de) mesaj kaygısı çok açık ve gizleme çabası dahi olmadan yer aldığı için bu son başlık, düşmancıl söylemler, filme yapılan bir eleştiri olarak sayılabilir. Doğru bir mesaj, yanlış ifadelerle verilmiş. Buna dikkat edilmediği takdirde sürecin zarar verici bir noktaya ulaşması, bence kaçınılmazdır.

Toparlayacak Olursak…

Renkleriyle, oyuncularıyla, masalsı hissiyle fena bir film olmamış. Ancak senaryosunun tıkanması ve sıkıcılaşması filmden biraz soğutuyor. Final dokunuşu da hoş, aşırı şaşırtmasa da filmi anlamlı hale getiriyor. Yine de uzun metraja değil de orta metraja daha uygun gibi hissettim, 45 dakikalık bir film olsa ve gereksiz onca yer atılsa keyifle izletirdi sanırım. Verdiği mesajlarsa toplumumuz için gerekli ve güzel, takdir edilesi. Ancak düşmancıl dilin tercih edilmesi ve cinsiyetler arası karşılaştırılmaya girilmesi, mesaja zarar verebilecek bir nokta olması açısından beni oldukça düşündürdü. Yine de bu konularda düşündürmesi sayesinde bile amacına ulaşabilecek bir eser diyebiliriz sanırım.

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 5 / 5. Oy sayısı: 3

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...