Vaftiz babamız Vito Corleone ile tanıştığımız yıllardayız. Yıllar geçtikçe ünlenecek, günümüzde efsane olarak anılacak, genç bir yönetmen var karşımızda; Martin Scorsese. Kubrick hala doludizgin. Büyük tartışmalar eşliğinde oyunculuk dünyasına adım atan bir genç; Al Pacino. Oscar’ı alarak, sinemaya başladığı andan itibaren bir efsane olan; Robert de Niro. Erken kaybetmesek adı belki de bu ikisiyle yan-yana anılacak olan John Cazale. Yükselişine devam eden İtalyan Giallo’su ve Fransız Film Noir akımları. Günümüzün yaşayan efsanelerinin sinemaya adım attığı yıllarda, yetmişlerdeyiz… 


The Godfather: 2 (1974)

Listeye ilk iki filmi birden almak daha uygun olurdu fakat adını anmak istediğim birçok filmden bir başka birini listeye ekleme fırsatını kaçırmak istemediğim için sadece ikinci filmi listeye dâhil ediyorum. İlk filmle benzer formatta, bir eğlence sahnesiyle başlayan filmde, öz kardeşi tarafından bile ihanete uğrayacak Michael’ı, babasının dillere destan politik gücüne sahip olmaya çalışırken görüyoruz. Babasının deyimiyle “sirk cambazından çok cambazın ipini tutan” tarafa geçmeye çalışan Michael, ailesini savaşın ve kaosun ortasından alıp zirvelere taşımak derdindedir. Bu süreçte babasının uyandırdığı saygınlığa karşılık kendisinin korku uyandıran bir karaktere dönüşümünü görürüz. Hikâyenin diğer tarafında ise bir vendetta sonucu babası öldürülen ve Corleone kasabasından Amerika’ya kaçırılan hırs dolu genç Vito’nun yükselişine şahit oluyoruz. Yönetmen koltuğunda tabii ki Francis Ford Coppola.

Taxi Driver (1976)

Tüm zamanların en büyük kült filmleri arasından yer alan Taxi Driver, yapımına ve yayın sürecine dair birçok efsanevi hikayeyle anılan bir film. Martin Scorsese’in post-production sürecinde filmine sahip çıkmak için eline silah aldığı bile söylentiler arasında. Amerikan rüyasının çöküşünü resmeden film, fırsatlar ülkesi Amerika’da, beyaz bir erkeğin bile dönen çarkların önemsiz bir parçasıymış gibi hissedebileceğini, bundan dolayı depresyonla ve ruhsal çöküntülerle boğuşabileceğini anlatıyor. Filmin başlangıç anlarında empati kurabildiğimiz Travis karakterinin, yavaş yavaş antagoniste dönüşümünü anlatan film, döneminin baskın olan toksik maskülen enerjisine de dokundurmayı ihmal etmiyor.

Dog Day Afternoon (1975)

Al Pacino’nun gelen başrol teklifini üç defa reddettiği, sonrasında da bir arkadaşının ısrarı sonucu kabul ettiği Dog Day Afternoon, sinema tarihinin belki de en anlamlı soygun hikayesini içinde barındırıyor. Biseksüel olan Sonny, sevgilisinin ameliyat parasını karşılayabilmek için banka soymaya karar verir. Olağanüstü bir kaybediş öyküsü olarak değerlendirebileceğimiz filmin başrolünde Al Pacino’ya, The Godfather’ın Fredo’su, John Cazale eşlik ediyor. Neo-noir crime türünün en güzel temsillerinden olan filmin yönetmeni, Sidney Lumet.

Apocalypse Now (1979)

Yetmişli yıllar için Francis Ford Coppala’nın hüküm sürdüğü yıllar demek çok da yanlış olmaz. Çektiği iki The Godfather filmi ile döneme inanılmaz bir katkı sunan yönetmen, kamerasını bu seferde Vietnam Savaşı’na çeviriyor. Joseph Conrad’ın Heart of Darkness kitabından uyarlama olan filmde, yönetmenin daha önce de birlikte çalıştığı, Marlon Brando ve Robert Duvall ile Martin Sheen başrolleri paylaşıyor. Kendini tanrı olarak gören bir adam ve onu öldürmek üzere görevli bir amerikan subayının hikayesini merkeze alan film, sadece yetmişlerin en iyilerinden değil, sinema tarihinin en iyi yirmi beş yapımından biri belki de.

Cría Cuervos (1976)

Peppermint Frappe (1967) ve Carmen (1983) gibi iki yapımla da ön plana çıkan İspanyol yönetmen Carlos Saura’nın belki de en önemli başyapıtıyla karşı-karşıyayız. Franco döneminin çöküşündeki İspanya’yı orta sınıf bir aile üzerinden, ölümlerle geçen bir dönemin, ailevi ölümlerle de boğuşan melankolik çocuğu Ana karakteri üzerinden resmediyor Saura. Cannes ve Berlin film festivallerinden ödüllerle dönen filmin kendisi dışındaki en güzel armağanı ise Jeanette tarafından seslendirilen Porque Te Vas şarkısı. 

Monty Python’s: Life of Brian (1979)

Sinema en keyifli komedi üçlemesi olarak gördüğüm Monty Python serisinin ilk iki filmini birden listeye almak daha uygun olurdu aslında. The Godfather ile aynı nedenden dolayı onun da ilk filmini listeden çıkarıyorum. Terry Jones yönettiği serinin, ikinci filminde; ortalama bir Yahudi’den hiçbir farkı olmayan Brian Cohen, birbiri ardına süregelen anlamsız olaylar sonucu Mesih olarak ün salmaya başlar. İncil’in anlattığı hikâye ile birçok ortak nokta barındıran fakat filmin tanıtımında da yer aldığı gibi “İncil’den çok daha fazla güldüren” film, çıkış yılı itibariyle yetmişli yıllara en çok yakışacak vedalardan. 

A Clockwork Orange (1971)

Hakkında birkaç şey söylemekten çok ismini anmanın yeterli olduğu Kubrick şahanelerinden A Clockwork Orange. Anthony Burgess’in aynı adlı yapıtından uyarlanan film, önlerine gelene tecavüz eden veya şiddet uygulayan Alexander DeLarge ve arkadaşlarının hikâyesine odaklanıyor. Malcolm McDowell’ın görüp görebileceğimiz en başarılı oyunculuklardan birine imza attığı film, cinselliğe, şiddete, insanoğlunun en karanlık uçurumlarına bir göz atıp, izleyicisinde korku ve iğrenme karışımı duygular yaratıyor. Kitabı mı daha iyi yoksa filmi mi sorusu hala tartışılan konulardan biri, yönetmen koltuğunda Kubrick varsa herhangi bir kitabın daha iyi olma ihtimali yok diyenlerdenim ben.

Aguirre, der Zorn Gottes (1972)

Delilik ile dehanın sınırları arasında dans etmek diye bir şey olsaydı, sinemadaki temsilcisi Werner Herzog olabilirdi. 1600’lü yıllarda “altın kent” El Dorado’yu bulmak ve zengin olmak hayaliyle Amazon ormanlarına giren bir grup İspanyol kâşifin hikâyesine odaklanan film, bu çetin yolculukta kendilerine öncülük eden ve gaddarlık ile hükmeden Aguirre karakterine odaklanıyor. Klaus Kinski tarafından hayat verilen karakter, keşif grubunu altın kente mi yoksa kendi yok oluşlarına mı sürükleyecek? 

A Woman Under the Influence (1974)

John Cassavates’in yıllardan süren kadının toplumdaki yerine dair tartışmalarda “benim de söyleyeceklerim var” mottosuyla hareket edip, kamerasına sarıldığı filmin başrollerinde Gena Rowlands ve Peter Falk var. Bir eş ve bir anne olmak dışında kişiliğinin herhangi bir parçası gelişmemiş olan Mabel, sadece ailesinin yanında nasıl hareket edeceğini biliyor doğal olarak. Kalan yerlerde ise deli damgası yemesine neden olacak hareketlerde bulunuyor. Yıllardır süren toplumsal sınıflandırmanın bir sonucunu anlatan ve etkilenme anlarındaki boğuşmayla çok ilgilenmeyen Cassavates, etkiden (influence) çok toplumun istediğini sandığı kadını resmediyor, yani başlığa o kadar da aldanmamak lazım. Kadın belirlenen kalıba girince bu sefer onu da istemeyen bir erkek(toplum) ile baş başa bırakıyor. İzleyicisini yer yer geren film, sırf Gena Rowlands ‘ın performansı için bile izlenmeye değer.

La Nuit américaine (1973)

Film yapmayı sevenler için bir film… 60’lar için olan listede iki filmi birden yer alan Truffaut’u yetmişli yıllarda da es geçmek olmazdı. Sahte belgesel formatında çekilen ve evli bir çiftin film çekme macerasına, bu süreçte set ekibiyle yaşadıkları kriz anlarına odaklanan film, Yeni Dalga’nın bir diğer büyük ismi olan Godard’ın “film çekmek de bir film eleştirisidir” söylemine en büyük destek ayaklarından biri oluyor desek yeridir.