60lar… Godard ve Truffaut önderliğinde gelişen ve dünya sinemasına yepyeni bir heyecan katan, Fransız Yeni Dalga akımı. Spagetti Western türünün en iyi temsilcisi, babası konumundaki Sergie Leone. Sinema tarihinin belki de en yetenekli yönetmeni konumundaki Kubrick. Altın çağını yeni-yeni arkasında bırakan Hollywood. Dario Argento ile yükselişini doruklara taşıyan İtalyan Giallo sineması. Rüştünü artık iyice ispatlamış bir Bergman. Bizden Metin Erksan, Lütfi Akad ve daha niceleri. Korkmayın… Marvel yok henüz, sinemanın daha cesur olduğu dönemlerdeyiz, bana göre en iyi döneminde. Bu kadar dolu bir dönemin en iyi 10 filmini seçmeye çalışmak, seçmelerden çok eleme süreci şeklinde gerçekleşiyor haliyle.

Dr. Strangelove (1964)

Başrolünde Peter Sellers’in yer aldığı ve Kubrick sinemasının temel taşlarından olan film, dönemin siyasi kargaşasını kucaklamayı seçiyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası, dünyanın yükselişteki iki devi; Rusya ve Amerika arasındaki Soğuk Savaş’ı ve iki tarafın birbirlerine dair en büyük korkuları olan nükleer bombayı ateşleyen Kubrick, bir odayı politikacılarla doluşturup filmini çekmeye karar veriyor.

La Collectionneuse (1967)

Sinemasının tamamını şahane bir estetik anlayışı üzerine kuran Eric Rohmer, hayatı boyunca koleksiyonlarına katacak yeni kadınlar arayan iki arkadaşın yolunu, sıcak bir yaz günü, bir yazlık evde “collector of men” olarak anılan güzeller güzeli Haydée ile kesiştirir. Başrollerde Patrick Bauchov, Haydée Politoff ve Daniel Pommeraulle. 

Sasom i en Spegel (1961)

Ülkemizde daha çok Persona ve The Seventh Seal filmleriyle bilinen Ingmar Bergman’ın sinemasının, değeri bilinse de yeteri kadar bilinmeyen yapımlarından. Persona ve The Seventh Seal ile Bergman sinemasını dar bir kalıba sıkıştırmak istemeyenler için 50’lerde çektiği birbirinden güzel filmlerine (Summer with Monika, Smiles of a Summer Night…) şahane bir ekleme. Mental olarak sağlığı bozulan bir kadın, ona destek vermek istese de gün geçtikçe onla beraber eriyip giden ve bu durumdan bıkan bir koca ve tüm bunların üstüne eklenen bir ensest vakası. Sinemanın daha cesur dönemleri evet, ama kendi dönemi için bile cesur sayılacak bir film. 


il buono, il brutto, il cattivo (1966)

Spagetti Western türünün dünyayı kasıp kavurduğu bir dönem ve tüm dönem tek bir isimle anılır halde; Leone. Ne kötüsü kötü, ne iyisi iyi, ne de çirkini çirkin olan film, Amerikan İç Savaşı sırasında tek derdi altın olan üç adamın hikayesine odaklanıyor. Clint Eastwood efsanesi dillere iyice yerleşiyor bu filmle desek yeridir. Ek bilgi olarak, tüm dünyanın Meksika Açmazının ne olduğunu bu filmin final sahnesiyle öğrendiğini de belirtip, tadında bırakalım.

Cléo from 5 to 7 (1962)

Listedeki, yönetmeni kadın olan tek filme gelelim şimdi de, geçen yıl kaybettiğimiz, sinemanın bir yerinde kendisine gözü çarpan herkese dürüstlükten başka kötülük, güzellikten başka dert vermemiş Agnes Varda’nın şahanesine. Günümüzde bile kadın olarak ayakta durmanın zor olduğu sinema sektörüne 60lardan bir selamla. Hastalık hastası olarak değerlendirebileceğimiz ve kanser olduğu endişesini taşıyan şarkıcı Cleo’yu merkezine alıyor film. Cameo olarak adlandırılan konuk oyuncu kısmında filme Anna Karina ve Godard’ın eşlik ettiğini de unutmamak gerek.

Jules et Jim (1962)

Yeni Dalga akımının kurucularından olan Truffaut’nun efsanesine bir göz atalım şimdi de. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki dönemde geçen film, sinema tarihinin en çok bilinen aşk üçgenlerinden birine imza atıyor. Anna Karina ile birlikte o dönem Fransız sinemasının belki de en çok bilinen aktristi Jeanne Moreau’nun başrolünü üstlendiği film, bir kutsal metin kadar saygı duyulacak, sevilecek ve tapılacak düzeyde güzel bana göre.

The Graduate (1967)

Yönetmenliğini Mike Nichols’ün, başrolünü Dustin Hoffman’ın üstlendiği film, garip bir aşk üçgenini merkezine alıyor. Üniversiteden yeni mezun olan, işsiz bir genci oynayan Hoffman, bir kadın ve onun genç kızı arasında gidip gelen bir karaktere bürünüyor. Altın çağını geride bırakan ve avrupa sineması tarafından bana göre geride bırakılan Hollywood’a, o dönem verilen hayat öpücüklerinden biri konumunda film. 

per un pugno di dollari (1964)

Leone’nin Dolar üçlemesinin ilk ayağını oluşturan film, Clint Eastwood’u görkemli sahnelere yerleştiren film aynı zamanda. Sinema tarihinin en karizmatik aktörlerinden biri olarak anılmasını sağlayan serinin başındayız. Akira Kurosawa’nın Yojimbo (1961) filminden uyarlanan ve daha sonrasında Kurosawa’nın açtığı telif davası ile de ününe kavuşan film, iki aile arasındaki kanlı savaşı ve bu iki aileye sürekli yanlış bilgiler vererek, kendi tarafını tutan bir adamı konuk ediyor hikayesine. Trt’nin pazar sabahlarında yayınladığı Western filmlerini izleyerek büyüyen bizim nesil için en kıymetli hazinelerden.

Tirez sur la pianiste (1960)

Müzik, filizlenen bir aşk hikayesi, aile ve gangsterler. Piyanisti canlandıran ve filmin başrolü olan Charles Aznovour’un karakteri, iki abisinin gangsterlerden kaçmasına yardım ederken, gönlünü birine kaptırır. Aşk filizlenir ama kovalamaca da başlar. Truffaut’nun hangi filmini bu listeye eklesem, bir diğerine ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Leone ile beraber bu listede ikişer filmleri var ama on film yerine yirmi filme çıkacak olsa bu liste, Truffaut’nun katkıları dört-beşi bulurdu belki de.

Bande a Part (1964)

Yukarıda birkaç yerde adı geçince kaçınılmaz son gerçekleşiyor diyebiliriz. Bir dönem takıntılı bir şekilde tüm filmlerini izlemeye çalıştığım Godard’ın; Bande a Part filminde, sinema tarihinin belki de en güzel kadını olan Anna Karina’nın başrollüğündeyiz. Hollywood’un “film noir” dönemindeki aktörleri taklit ederek eğlenen iki arkadaşın yolu Odile ile kesişir. Bu tanışmanın ardından alevlenen ve dolu dizgin bir finale doğru ilerleyen film, merkezine bir soygun vakasını alıyor. Bertolucci’nin Dreamers (2004) filmini izleyenler için ek bilgi, Dreamers filmindeki üç arkadaşın Louvre müzesinden yaptıkları kaçış sahnesi, doğrudan bu filmden alınmıştır.