Covid yüzünden ertelenen çekimler, kapalı sinema salonları, online olarak yürütülmeye çalışılan festivaller, düşük gelirler, Prime-Hbo-Netflix arasında gerçekleşen üçlü savaş, üçüne mecbur bırakılan yönetmenler… Covid’in çok ciddi anlamda zarar verdiği sektörlerin başında gelen sinema, bildiğimiz anlamıyla bir daha geri dönecek mi hâlâ soru işareti. Birkaç stream şirketinin fast food kültürünü aşılamaya çalıştığı bir alana mı dönüşecek? Yoksa hâlâ çarpışmaya devam eden birkaç romantiğin sözü mü geçecek bu geri dönüşte? Tembellik, sanat gibi bir yüceltme veya Oblomov gibi bir aşağılamadan çok, genel geçer bir yaşam stiline dönüştü. Her şeye en kolay yoldan ulaşmanın yollarını herkes arıyordu ama sinemanın pazarlayan tarafında bulunanlar şu dönem kadar bu yolların sayısını arttırmaya mecbur edilmemişti. Sinema sadece maddi değer veya düzgün içerik değil, insanların saygısını da kaybetmeye başladı bu süreçte. Artı ve eksilerini yan yana yazdığınızda; eksi hanesinin bolluğunun başları döndürecek miktarda olduğu bir yılı geride bıraktık. Sinema adına da bu tablo çok farklı değil ama artı hanesine yazılacak 2020’nin en iyi beş filmini bulmaya çalışalım.

1- Mank (David Fincher)

Gone Girl sonrası film çekmeye altı yıldır ara veren ve Mindhunter ile Love, Death & Robots gibi yapımlarla uğraşan Fincher, sinema yordamıyla obsesyon nasıl anlatılır sorusuna verdiği cevaplara bir yenisini ekledi. Fincher sinemasının ana temasının obsesyon olduğu, Fight Club ve Seven gibi çıkış filmlerinden beri biliniyordu. Bu temayı zirveye çıkardığı yer ise Zodiac olmuştu. Fincher dönüp dolaşıp kamerasını sinemaya dair obsesyonu gereğinden fazla yüksek olan Orson Welles’e ve Citizen Kane filminin senaristi Herman Mankiewicz’e yöneltti. Babasının ölmeden önce yazdığı senaryoyu beyaz perdeye uyarlayan Fincher, babasının kendisi üzerindeki etkilerini de filmde hissettirmeden duramıyor. 2020 için beklentimin en yüksek olduğu film, beklentimi karşılayan tek film olarak da yılı kapatıyor. 9/10

Minari (Lee Isaac Chung)

Yönetmen Lee Isaac Chung’ın kendi hayat hikayesinden hareketle senaryosunu yazıp çektiği, yarı otobiyografik olan Minari, alt sınıfa sıkışıp kalan bir ailenin öyküsünü anlatmayı kendine dert ediniyor. Hayali çiftlik kurmak olan, ömrü civcivlerin erkek mi yoksa kadın mı sorusuna cevap vererek geçmiş, parasını bu yolla kazanan bir adam. Minari hikâyenin akmadığı yerde diyalogların dinamizmi ve çok başarılı oyunculukların desteğiyle yılın en iyi filmlerinden biri olarak anılmaya değer. The Walking Dead sonrası kendine bu kadar güzel bir kariyer planı seçtiği için Steven Yeun’u ayrıca konuşmak ve övmek gerek bir ara. 8.5/10

Palm Springs (Max Barbakow)

Yılın en keyifli filmi. Ucuz ders verme merakından arındırılmış ve bu dönemin hareketliliğine uyarlanılmış Groundhog Day. Tehlikeli sular olarak değerlendirilebilecek sularda yüzmeyi seçiyor Barbakow. Bu tarz filmleri eline yüzüne bulaştırmak gerçekten düzgün bir şey sunmaktan çok daha olasıdır her zaman. Listedeki izlenmesi gereken film sayısını düşürmek için açılan Palm Springs, listedeki en iyi beş filmden biri olarak listenin sonunu getirdi benim için. 8/10

Never, Rarely, Sometimes, Always (Eliza Hittman)

İstenmeyen bir hamilelik hikayesini anlatmayı seçen Hittman; hikayesini aile dramlarından, ucuzluklardan uzak tutup üç günlük bir kürtaj macerasını anlatmaya karar veriyor. Amerika’nın iki eyaleti arasındaki büyük farkı ve kürtajın neden hak olması gerektiğini yapabileceği en basit anlatımla anlatma yolunu seçiyor. Autumn’un üç günlük macerasını olabilecek tüm çıplaklığı ile seyircisinin karşısına sunuyor. Never, Rarely, Sometimes, Always; olması gerektiği kadar politik, olması gerektiği kadar cesur ve olması gerekenden daha akıcı sürpriz bir şekilde. 8/10

Miss Americana (Lana Wilson)

Geçtiğimiz yılın en cesur projesi. Taylor Swift hayranı olarak izleyen herkesi zaten memnun eden bir yapım fakat müziğiyle hiç ilgilenmeyen birçok insanı bile cesareti ile kendine hayran bıraktıracak derecede iyi. Lana Wilson, Taylor Swift’in hemen hemen her durumunu kameraya yansıtmayı seçerken, Taylor Swift ise Wilson’a verebileceği tüm alanı ve güveni veriyor. Beyaz şaraba buz katan bir Taylor Swift bile var kamerada. 8/10

Bonus: Taylor Swift: Folklore

Her şarkıyı belli bir olayı veya kişiyi anlatmayı seçerek yazan Taylor Swift, Folklore albümünde yer alan 17 şarkıyı hem çalıp söylüyor hem de yazılma hikâyelerini anlatıyor

Beğenip beğenmediğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok...

O yüzden bu yazıya geri bildirim verebilir misiniz?

Ortalama oy: 5 / 5. Oy sayısı: 1

İlk defa oylanacağım...

Beğendiğinize sevindik...

Peki sizinle sosyal medyada da buluşmak istesek...

Tüh...

Beğenmeme nedeniniz öğrenebilir miyiz?

Dökün içinizi gitsin...