Bir yılın daha sonuna gelirken bu yılın en iyi filmlerini Yusuf Yetiş sizler için derledi! 2020'ye girmeden geride bıraktığımız yılın en iyi filmlerini görmek ve güncel film önerileri almak için işte 2019'un En İyi Fimleri!

Portrait of a Lady on Fire

Tomboy filmiyle çıkışını yapan yönetmen Celine Sciamma’nın dördüncü uzun metrajı olan Portrait of a Lady on Fire, filmekiminde ülkemizdeki ilk gösterimini yaptıktan sonra, bu ayın ilk haftasıyla birlikte vizyona da girmişti. Başrollerinde Noemi Merlant (Marianne) ve Adele Haenel’in (Heloise) yer aldığı film, Fransa’nın Bretonya bölgesindeki bir adada, genç bir ressam, evlenmek üzere nişanlanan genç bir kızın portresini çizmek için ailenin yanına taşınır. Taşınma anından başlangıcını yapan hikâye, sinema tarihinin en dokunaklı, en hassas aşklarından birinin oluşumuna davet eder bizi. Film boyunca yer alan tabloların tamamını çizen, Fransız ressam Helene Delmaire’in adını da anmak lazım film hakkında konuşurken.

Kişisel Not: 10/10

Uncut Gems

Good Time ile büyük bir çıkış yakalayan Safdie Kardeşlerin (Josh&Benny) son büyük sinema harikası olan Uncut Gems, yılın en dolu dizgin yapımı belki de. Yan karakterler dahil tüm karakterlerin inanılmaz bir detayla oluşturulmuş olması, filmin; hikâyenin kaos tarafını sürekli büyütüp asıl şiddetli yumruğunu son ana saklaması, alışmadığımız bir rolde gördüğümüz Adam Sandler’ın Oscar’a layık performansı, her şeyiyle olağanüstü bir film Uncut Gems. Boston Celtics ve Philadelphia 76ers’ın NBA, Doğu konferansı ilk turundaki yedi maça uzayan serisinin üzerinden hikayesini kuran film, dönemin Celtics yıldızı Kevin Garnett’i de hikayesine ortak ediyor. Hayatın en önemli dönüm noktalarından birinde çok önemli bir bahis var ortada, kazanan her şeyi alacak mı?

Kişisel Not: 9/10

Dolor y Gloria

Sinema tarihinde renk kullanımı üzerinden destanlaşan bir çok yönetmen arasında en çok öne çıkan isimler; Wes Anderson, Nicholas Winding Refn, Kubrick, Kar-Wai Wong ve tabii ki Pedro Almodovar. Almodovar’ın renk kullanımı zaten dillere destan fakat Dolor y Gloria için kendi dairesinden esinlenerek Banderas’ın evini tasarlamış olması, filme hayran olmak için alınabilecek ilk çıkış noktası. Hayatının zirve dönemini geride bırakan, artık sağlık sorunlarıyla boğuşan bir yönetmen olan Salvador (Antonio Banderas) kendi çocukluk dönemini anlatan son bir film çekmek için kuvvet arayışındadır. Bu süreçte yolu eroinle, eski bir aşıkla, kendi annesine dair kapanmamış yaralarla kesişen yönetmen,  Almodovar’ın hikâye anlatımındaki becerisiyle de birleştirilince yılın en samimi, en keyifli filmlerinden birinin ana parçasına dönüşüyor. Ayrıca, artık iyice  yıllanmış şaraba dönen Antonio Banderas’a da ayrı bir parantez açmak lazım bir ara.

Kişisel Not 9,5/10

The Irishman

Yapımı için uzun yıllar uğraşan fakat uygun bütçeyi veren yapımcı bulamayınca sonunda yolu Netflix ile kesişen yönetmen Scorsese, kendi sinemasına yakışan en güzel vedaya imza atıyor. Son filmi değil elbette, fakat şu ana kadar sinemasını üzerinde kurduğu ana yapılara bir veda açıkça. Scorsese’in sinemasını üzerine kurduğu yapı olan şehir anlatımından başlarsak eğer, şehirde suça karışmamış tek bir insanın bile artık kalmadığını görürüz. Market sahibinden, fabrika sahibine, belediye başkanına kadar herkes. The Irishman’de ise bu sefer süreç bir aşama daha yukarı sapmış durumda, sendika başkanı Jimmy Hoffa bile bu sürecin içinde. İşçilerin emeklilik fonuyla kumar oynayıp, yatırımlar yapmakta. Kendi sinemasının değerlerini bunlar üzerinden yansıtan Scorsese, baş karakteri üzerinden ise bir veda mesajı yayınlamakta. O döneme şahit olan herkesin ölüm tarihini ve bunun nasıl gerçekleştiğini film boyu sunan Scorsese, filmin finaline ise baş karakterini saklıyor. Geriye kalan yegâne kişi konumuna düşürüp, o dönemden geriye kimse kalmamasına rağmen sessizlik içinde (bir nevi omerta) ölümüne yolcu ediyor.

Kişisel Not: 9/10

Parasite

Bu yılın üzerine belki de en çok konuşulan filmi aslında Parasite, o yüzden hakkında çok bir şey söylemeye gerek yok aslında. Eklenecek çok bir şey de yok üstelik anlatılanlara. Sınıf anlatımının en güzel anlatımlarından biri olduğunu söylemek yeterli. Bana göre filmin en büyüleyici tarafı ise, komedi dozunu arttırarak ilerleyip, bir anda gerilime dönmesi. Yönetmen Bong Joon-Ho Hollywood için çıkışını Snowpiercer ve Okja ile sağlamış olsa da, izlemeyenler için The Host, Memories of Murder ile belli bir kısmına katkı sağladığı  Tokyo! filmlerini önerme fırsatını es geçmek istemedim.

Kişisel Not: 9/10

Bonus: I am Easy to Find ve Anima.

Bu yıl gözden kaçmasını istemediğim iki yapıma da bu başlık altında yer vermek istedim. Müzikal kısa film olarak değerlendirebilecek, aslında The National ve Thom Yorke son albümleri için tanıtım çalışmaları olan iki filmde bu yıl kıyıda köşede kalmasına göz yumulmaması gereken ve The National veya Thom Yorke’u sevenler için şahane dakikalar vaad eden iki yapım.

Kişisel Not:
I am Easy to Find 10/10
Anima 8,5/10